“..Koro şefimiz Özdem’in ‘5. Titos Ksirellis Çok Sesli Korolar Festivali’ için hazırladığı ve festivalde seslendirdiğimiz repertuar da bir felsefi bütünlüğe, birbirini besleyen ve bütünleyen bir akış ritmini sahipti.
https://t.co/3wJOYkvh7i
“..Gündelik yaşamımızda hemen her şeyi ekranlardan yapmaktayız. O kadar yaygınlaştı ki ekran olmadan (mobil telefon, bilgisayar, bankamatik vb) bir şeyi yapamaz hale geldik..”
https://t.co/AGXWUihytg
Bir bölge adliye mahkemesi yüksek mahkeme olan ysk’ya senin kararlarını tanımıyorum chp bir dernektir bu sebeple ben genel kurulu iptal ediyorum diyebiliyor.
Bunu da bir kenara bırakın ysk’ya talimat vererek bu kararımı uygulayın diyor.
TEKRAREN SÖYLEYEYİM: HİÇBİR MAHKEME YSK’YA TALİMAT VEREMEZ.
BU TEDBİR KARARININ UYGULANABİLİRLİĞİ YOK. YOK HÜKMÜNDEDİR. BU KARARI UYGULAMAYA KALKAN SUÇ
İŞLER.
Bugün en gerçek üstü duruşma başlıyor. İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ’ın casuslukla suçlandığı duruşma.
Hiçbirinin devletin gizli bilgisine ulaşma imkanı yok ama casusluk yapmışlar. Seçim kazanarak bunu yapmışlar. Casusluğun baş aktörü Hüseyin Gün’ün AKP’nin önde gelenleriyle birlikte İngiliz Parlamentosunda fotoğrafı var ama onlara laf yok. Neden?
ESRA EROL’u izliyorum.
Kafam şişti.
Gramsci’nin Kültürel Hegemonyası dedikleri bu ..
Açıklayayım..
Stres yok.. :)
Gramsci’nin gözünden “Esra Erol’daki sosyolojik konular” aslında yalnızca aile dramı değil; toplumun rıza, ahlak, otorite ve sınıf üzerinden kendini yeniden üretme sahnesidir.
Gramsci’ye göre iktidar sadece polis, mahkeme, yasa gibi “zor” araçlarıyla işlemez; asıl güçlü olan, insanların neyi “normal”, “ayıp”, “makbul”, “aileye uygun”, “kadına yakışır”, “erkeğe yakışır” kabul ettiğini belirleyen kültürel hegemonyadır. Hegemonya, egemen değerlerin toplumun ortak aklı gibi görünmesidir.
Esra Erol tarzı gündüz kuşağı programları bu yüzden bir “halk mahkemesi” gibi çalışır. Stüdyoda kayıp, aldatma, evlilik, aile içi çatışma, kaynana-gelin ilişkisi, çocuk, miras, terk edilme, dini nikâh, resmi nikâh, namus, sadakat gibi konular konuşulur.
Bunlar bireysel hikâyeler gibi görünür; ama aslında toplumun ahlaki sınırları yeniden çizilir: Kim haklı? Kim ayıp etti? Kim aileyi bozdu? Kim “makbul kadın”, kim “sorumlu erkek”, kim “fedakâr anne” sayılır?
Burada Gramsci’nin sivil toplum kavramı çok işe yarar.
Sivil toplum sadece dernekler veya kurumlar değildir; aile, medya, okul, din, gelenek, mahalle baskısı gibi alanlar da burada düşünülür. Gramsci açısından bu alanlarda insanlar zorla değil, çoğu zaman ikna edilerek düzene katılırlar. Esra Erol’daki sahne de tam bu noktada çalışır: Devletin mahkemesi değildir ama ahlaki mahkeme gibidir. Resmi hukuk arka planda durur; asıl yargı çoğu zaman “toplum ne der?” üzerinden yapılır.
Programdaki konuların çoğu, özellikle kadın bedeni, evlilik, annelik ve aile onuru etrafında döner. Gramsci açısından bu, hegemonik ahlakın yeniden üretimidir. Yani toplum kendi düzenini her gün yeniden anlatır: “Aile korunmalı”, “kadın/erkek belli roller içinde kalmalı”, “çocuk mağdur olmamalı”, “evlilik meşruiyet üretir”, “sadakat toplumsal düzenin temelidir.” Bunlar bazen koruyucu, bazen baskılayıcı olabilir.
Ama mesele sadece muhafazakâr değerlerin tekrarı değildir. Gündüz kuşağı aynı zamanda madunların görünür olduğu bir alandır. Gramsci’nin “subaltern/madun” dediği kesimler — yoksullar, eğitimsiz bırakılmışlar, aile içinde sesi duyulmayan kadınlar, terk edilmiş çocuklar, resmi kurumlara ulaşamayan insanlar — burada konuşma imkânı bulur. Normalde mahkemeye, avukata, psikoloğa, sosyal hizmete erişemeyen kişi televizyon stüdyosunda görünür hale gelir.
Bu yüzden program ikili çalışır!
Bir yandan sistemin ahlakını yeniden üretir, diğer yandan sistemin çözemediği yaraları teşhir eder.
Bireysel dram diye izlediğimiz şey, aslında toplumsal yapının kişisel hayatta patlamasıdır.
Örneğin bir kadın “beni terk etti” dediğinde, mesele sadece aşk değildir; ekonomik bağımlılık, çocuk bakımı, sosyal güvence, aile baskısı ve namus rejimi de konuşulmaktadır. Bir erkek “evden attılar” dediğinde, sadece evlilik değil; erkeklik krizi, işsizlik, otorite kaybı ve sınıfsal sıkışma da sahnededir.
Programın sunucusu da Gramsciyen anlamda bir tür organik entelektüel gibi işlev görebilir.
Organik entelektüel, sadece akademisyen değildir; toplumun duygularını, değerlerini, öfkesini ve beklentisini dile getiren kişidir. Sunucu burada hem arabulucu, hem ahlak yorumcusu, hem düzen sağlayıcı, hem de bazen devlet kurumlarına yönlendiren bir figür olur.
Fakat burada tehlikeli bir nokta var: Acı, televizyon estetiğine dönüştüğünde, madunların hikâyesi görünür olur ama aynı zamanda seyirlik hale gelir. Gramsci bu noktada medyayı sadece “yansıtan” değil, toplumsal rızayı üreten bir aygıt olarak okurdu.
Türkiye’de aile, yalnızca özel alan değildir; sınıfın, ahlakın, cinsiyet rollerinin, devletin ve medyanın kesiştiği politik bir sahnedir.
Daha edebi söylersek:
Esra Erol stüdyosu, Gramsci’nin hegemonya kavramının televizyon ışıkları altındaki halk versiyonudur!
Aile anlatılır, ama aslında toplum kendini yargılar.
Bu arada..
Aleyna İlhan’ı terk etti.
Biri de elektrik süpürgesi ile evi terketmiş..
Bir insanın dili sevgi dili oldu mu neler olur?
Hastam Julia.
Yunanlı.
Vizite geldiğinde bana olan saygısı bir yana, o sevgiyi gösterişi. Bizim taraflardan birini görmüş gibi oluyorum diye sarılışı. Yahu burada çalışırken alışık değilim. Vizit sonrasında elimi yüzümü öperek ayrılması..
Bir insan başka insanı bu kadar içten ve karşılıksız severken, sizin daha azda kalmanızdan eğrindiğiniz oldu mu?
Benim gün içinde hep olur.
Onlar hastalarım.
Profesyonel ilişkimi korumam için uzaklıklı yakınım.
Ama bazen o kadar mutlu oluyorum ki beni çocuk doktoru olan kızları gibi sevmesinden. Dün dayanamadım, gelin dedim sizinle foto çekilelim..
Fotoğrafa bakıyorum.
Sevgi BİR fotoğraftan dışarı meme yapar mı?
Sevgi görünür olur mu?
Bütün sorduğum sorulara yanıtım;
Evet!
Evet, yapar.
Sevgi büyütür, sevgi inceltir, sevgi kıymet bildirir, sevgi yeşertir.
Bütün sınırlara ve bütün kötülüklere rağmen..
Sevgi belli eder, belli olur.
O dili seçenden olalım.
❤️
@sinearasakten
Merdan Yanardağ, 56 yıllık meslek hayatımda tanıdığım en çalışkan ve en yurtsever genel yayın yönetmenlerinden biridir.
O, sabahlara kadar çalışarak Tele-1 Televizyonu'nu kurdu ve diğer kanallardan dışlanan çok sayıda meslektaşının ekmek yemesini sağladı.
Bunları yaparken de sırtını sadece seyircisine dayadı.
Entelektüel birkimiyle Tele-1'i referans kanalı yapmayı başardı.
Casusluk, ona asla yapışmayacak bir suçlamadır. Çünkü dediğim gibi Merdan, büyük bir yurtseverdir.
Onun cezaevinde geçirdiği her gün gerek mesleğimiz, gerekse kültür hayatımız için bir kayıptır.
Sevgili Merdan, bir an önce özgürlüğüne kavuşmalıdır.
@YanardagAlp