… Hecaton'un hoşuma giden bir sözünü söyleyeyim:
"Ne kadar ilerlediğimi mi soruyorsun?" demiş, "Kendime dost olmaya başladım.” …
Ahlak Mektupları - Seneca
https://t.co/49YStO0WNd
🎬 1936 yazında ne olmuştu?
📌 Kadınların hikâyeleri, erkek hikâyelerini besleyen yan anlatılar olmaktan ancak dayanışmayla kurtuluyor
✍️ Bengi Başaran'ın yazısı...
https://t.co/adBWgzgM99
“Devrimci siyaset artık “dede” diyebileceğimiz “abilerin” çevresine kümelenerek değil, artık kimsenin onlara ihtiyaç duymadığı bir örgütlülük yaratabilmesiyle ölçülür. Çünkü devrimci siyaset, insanlar adına konuştuğu ölçüde değil; onları kendi yaşamlarının öznesi hâline getirebildiği ölçüde başarılı olacaktır.”
Deniz Gülşen - Temsilden Özneye: Devrimci Siyasetin Görevi
Yazıyı okumak veya dinlemek için tıklayınız.
https://t.co/ykeRgy8cdQ
sosyalist saflarda örgütlenmek, güçlü bir odak yaratmak yerine buralarda hiçbir etkisinin olmadığı, olmayacağı, kaale alınmadığı chp'ye (şimdi yenisine) akıl vererek, alkışlayarak, beddua ederek vakit geçiren; hatta politikleştiğini düşünen memleketimin sol entelijansiyası...
sıkılarak izliyorum.
Spinozacı nörolog Damásio, yoğun etkileşime girdiğimiz zihinlerin nöral örüntülerini içselleştirdiğimizi ve kortikal haritamızın onlara benzeyecek şekilde yeniden tasarlandığını söyler. Bu durum, kişinin maruz kalacağı zihinleri seçerek aslında kendi ruhunun celladını ya da kurtarıcısını yaratmasıdır.
Italo Calvino, 1962 yılında, “amaçsızca seyahat etme” saplantısına tutulmuş olduğunu söylemiş.
Bunu okuyunca irkildim biraz…Çünkü bisikletle çıktığım yolculuk esnasında aynı şeyi düşündüm. Seyahat amaçsızca olmalı!
Bir tür nihilizm mi bu? Düşünmek gerekiyor.
Sonra , okuduğum şu satırları, Calvino ile benzer bir duygu yaşadığımı hissettirdi ve hoşuma gitti…
“Liguryalılar iki gruba ayılırlar: Kayaya yapışan midyeler gibi
bölgelerine bağlı kalıp asla yerinden oynatılamayanlar; ve dünyayı evi belleyip nerede olurlarsa olsunlar kendilerini evlerindeymiş gibi hissedenler. Ama bu ikinciler de, ki ben ikincilerdenim |...]), düzenli olarak evlerine dönerler,”
Homeros’dan bugüne böyle…
Bu döneminde Calvino “San Giovanni Yolu” öyküsünü yazmış. Şimdi anladım bu öykü neden en sevdiklerimden!
Calvino’un hayatının bir döneminde (aslında hayatının geri kalanı da böyle) yaşadığı ruh halini hissetmek….
“Sonunda anladım ki, ben onlardan daha bilgeymişim. Çünkü onlar hiçbir şey bilmedikleri halde bildiklerini sanıyorlar; bense hiçbir şey bilmiyorum ama bildiğimi de sanmıyorum. Demek ki ben, bilmediğimi bildiğim için onlardan biraz daha bilgeyim."
Socrates’in Savunması, Platon
Postmodern dünyanın en çok tartışılan temel sorunları:
Hakikat krizi: Ortak doğruların zayıflaması, bilgi kirliliği ve “hakikat sonrası” (post-truth) olgusunun yaygınlaşması.
Aşırı tüketim kültürü: Kimliğin üretimden çok tüketim üzerinden tanımlanması; israf ve sürdürülemez yaşam biçimleri.
Bireyselleşme ve yalnızlaşma: Dijital bağlantı artarken yüz yüze ilişkilerin ve toplumsal dayanışmanın zayıflaması.
Anlam ve amaç arayışı: Maddi refah artsa bile birçok insanın yaşamın anlamı konusunda boşluk hissetmesi.
Gelir ve servet eşitsizliği: Küresel ölçekte ekonomik büyümeye rağmen fırsat ve gelir dağılımındaki dengesizliklerin derinleşmesi.
Dijital bağımlılık: Sosyal medya, algoritmalar ve sürekli çevrim içi olmanın dikkat, ruh sağlığı ve üretkenlik üzerindeki etkileri.
Kimlik ve kutuplaşma: Etnik, dini, kültürel ve siyasi kimlikler üzerinden artan toplumsal gerilimler.
Çevresel kriz: İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, su kıtlığı ve doğal kaynakların aşırı tüketimi.
Güven bunalımı: Kurumlara, medyaya, siyasete ve hatta bilime duyulan güvenin birçok toplumda azalması.
Yapay zekâ ve otomasyon: İstihdamın dönüşümü, etik sorunlar, mahremiyet ve dijital eşitsizlikler.
Ahlaki görecelilik tartışmaları: Evrensel etik ilkeler ile kültürel görecelilik arasındaki gerilim.
Toplumsal yabancılaşma: Hız, rekabet ve performans baskısı nedeniyle bireyin kendisine, emeğine ve topluma yabancılaşması.
Çin Komünist Partisi (ÇKP) bugün 105 yaşına girdi.
ÇKP'ye dair güncel veriler ne söylüyor? Partinin en kalabalık yaş grubu hangisi? Üyeler arasındaki cinsiyet, yaş ve meslek dağılımı ne anlama geliyor? ÇKP 'tehdit' altında mı?
Okumak için: https://t.co/EzRUKXjtQW
Oldies müzik dinlemeye karşıyım!
Bence “oldies” hayranlığı, tutuculuk (conservatism) işareti. Denilseydi, elektronik jazz session konserine gidelim. (nerede var bilmem) daha ilginç olurdu.
Aslında ben her şeye karşıyım😇
https://t.co/W0aIN4i4VC
Herkes Almanların ne yaptığını anlamaya çalışıyor. Yıllarca Alman tarihi ve düşüncesi çalışmış, Almanya'da yaşamış, Alman toplumun içine girmiş biri olarak, size anladığım kadarıyla Alman toplumunu kısaca anlatayım - ki atıp tutmadan önce meseleyi kavrayın.
Öncelikle, bizim bugün tereddütsüz Batı olarak tanımladığımız Almanların tarihleri boyunca Batı ile verdikleri derin bir mücadele var. Bu mücadeleyi biraz deşerseniz, tüm kabullerinizin yıkıldığı, "bizle" ve başka birçok ulus ile temel benzerlikleri olan, Global Tarih denilen alana girersiniz. Girelim. Şaşırın.
Bu mücadelenin kökeni, on sekizinci yüzyıl ortalarına, henüz birleşmemiş, küçük prensliklere bölünmüş, siyasi gücü olmayan ama kültürel olarak son derece ciddi bir Almanya'ya uzanıyor.
O dönem ilginç bir durum var. Alman entelektüel orta sınıfı, yani Bildungsbürgertum, üniversite görmüş, felsefeyle ve sanatla derinlemesine ilgilenen, AMA iktidardan tamamen dışlanmış bir kesim. Gücü elinde tutan saraylar ve aristokrasi Fransızca konuşuyor, Fransız adabını benimsiyor, kendi Almanca konuşan halklarına bir tür şefkatli küçümsemeyle bakıyordu. Prusya kralı Büyük Friedrich felsefi eserlerini Fransızca yazıyor, Alman edebiyatını ciddiye alınmaya değmez buluyordu. Küçük prenslikler bütçeleri elverdiğince Versay'ı taklit ediyordu. Nietzsche'nin Almanları aşağıladığı ünlü metinleri hatırlayın.
İşte tam burada muazzam bir tersine çevirme yaşanıyor. Lessing, Herder, genç Goethe, Sturm und Drang yazarları; bu dışlanmış Alman aydınları hiyerarşiyi alaşağı ediyorlar. Fransızca konuşan sarayların "Zivilisation" dediği şeyi, yani adabın inceliğini, nezaketin cilasını, saray hayatının pürüzsüz yüzeyini, yüzeysellik olarak tanımladılar. İçi boş bir gösteriş, görünüşlerin parlatılması. Buna karşı "Kultur"u koydular: ruhun sahici başarıları, düşüncenin iç hayatı, sanat, felsefe, müzik, ahlaki ciddiyet. BİLHASSA DA CİDDİYET. Yani derinliğin kültürünü, yüzeyin kültürüne karşı koydular. Çok benzer meseleler biz dahil dünyanın çok yerinde yaşandı ve yaşanıyor.
Bu ayrımın özünde bir sınıf kavgası var, dersek herhalde abartmış olmayız. Dışlanmış Alman burjuva aydınının, kendi Fransızca konuşan aristokrasisinden intikamı. Ve en üstün ilan ettiği değerler, tam da kendisinin sahip olabileceği, saray mensubunun ise sahip olamayacağı şeyler: öğrenme, içsellik, felsefi derinlik, yaratıcı deha. Zivilisiert olmak bir Fransız yemeğinde nasıl davranılacağını bilmekti; Kultur'a sahip olmak ise Kant okumuş, Bach dinlemiş, varoluşun en derin sorularıyla boğuşmuş olmaktı. Ve bu da CİDDİ bir uğraştı.
Asıl çarpıcı olan şu gibime geliyor: bu ayrım sadece bir kültürel kavga olarak kalmadı, Alman düşüncesinin bütün mimarisine sızdı. Yüzeyin altında daha gerçek bir derinliğin gizlendiği fikri; Kant'ın görüngü ile kendinde-şey ayrımından Hegel'in tarihin ardında işleyen Tin'ine, Marx'ın altyapısından Nietzsche'nin Dionysos'una, Freud'un bilinçdışına kadar uzanan o devasa gelenek, aslında Prusyalı aydınların prenslerinin Fransız sarayına duyduğu o ilk öfkenin felsefi olarak işlenmiş hali. İçsellik, metafizik, tüm bunların bir rastgelelik eseri olamayacağo fikri ve bunun uğraşı, Almanya'nın alametifarikası oldu. Detayına girmeyelim ama yaşamış en büyük batı kritiklerinde Heidegger'in bir Alman olması da tesadüf değil, bilakis bu tarihin bir parçasıdır.
Şimdi buradan meseleye dönersek. Bu tarihsel alaşağı-ediş Almanların kimliklerinin bir parçası haline gelmiş bir "kuralcılık" yarattı - zira ancak etikle harman olmuş bir kuralcılıkla (yani Kultur, yani metafizik) ile aidiyetliklerini stabilize edebildiler. Başka bir deyişle, geçmişte aristokrasi karşısında yaşadıkları yetersizlik ile mücadele edebilmek için bir iddialarının olması gerekiyordu; onlardan daha iyi, daha dürüst, daha ciddi. Hep bir "daha"lık, hep bir ciddiyet...
Bu tarihi anlayamazsan, yani hayatı boyunca hiçbir iddian olmadan, gelişigüzel yaşamışsan, CV'den başka bir derdin kalmamışsa, Almanlara bakınca görebildiğin ancak ucuz bir "show"dur, çünkü o adamların verdiğin o mücadeleyi hissedemezsin. O meselenin alt yapısını kavrayamazsın -- ki bunu kavrayamayacak olmanın trajedisinin de, emin olun, Almanca da binbir türlü analizi var.