Aslında beş sene önce tamamlamıştık bu belgeseli. Devrimle beraber kaldığımız yerden devam ettik. Şimdi zaferin yıldönümünde ve doğumgünümde yayınlanacak. Bundan daha anlamlı bir tevafuk olamazdı. Biz şahit olduk, şimdi sizde şahit olun. Rabbim şehitlerimize rahmet eylesin…
Sarıklı&Cübbeli Mehmet Genç Hoca
2006 yılındaydı sanırım, Mehmet Genç hocayı okulumuzun tarih kulübü olan BÜTAK’a (Boğaziçi Üniversitesi Tarih Araştırmaları Kulübü) davet etmiştim. Bu davetten sonra aramızda hocalığı kamil, talebeliği ham da olsa bir hoca-talebe ilişkisi gelişmiş ve hocayı zaman zaman Cağaloğlundaki Başbakanlık Arşivinde ziyaret eder olmuştum. Malumun ilamı: Arşiv, Mehmet hocanın ikinci eviydi.
Aynı zamanda Kocamustafapaşa’daki Sümbül Efendi Camii imamı İbrahim hocadan talim kıraat dersi alıyordum. 2007’nin Mayıs ortasında bir gün Mehmet hocayı Arşiv’de ziyaret ettim. Hocaya yurtdışında YL veya doktora yapma hususundaki mülahazalarını sormuş ve mealen şu cevabı almıştım: “gavurun rahle-i tedrisinden geçmek iyi olur, ufuk açar. Akademik olarak bizden daha ilerideler”. Tabii çok daha latif ve derinlikli cümlelerle söylemişti :)
Akabinde Sümbül Efendi Camii’ne derse gittim. Dersten sonra sohbet ederken İbrahim hocaya, bir vesileyle Mehmet hocanın bu sözünü aktardım. Mehmet hocanın nasıl birisi olduğunu, özelliklerini sordu. Sonra büyük bir iştiyakla, kendisinin bazen Cuma namazı öncesi alanında uzman bir ismi cemaate vaaz vermesi için davet ettiğini, bir hafta sonra da İstanbul’un fethinin yıl dönümü münasebetiyle bu konuyu anlatması için Mehmet hocayı davet etmek istediğini söyledi; Mehmet hocanın telefon numarasını istedi. Ben mütereddit davrandım. Mehmet hocanın camide vaaz vermeye nasıl yaklaşacağını kestiremiyordum. İbrahim hoca ısrar edince Mehmet hocanın telefon numarasını verdim ama lütfen telefonunu benden aldığınızı söylemeyin dedim. Hoca belki tersler, telefon numarasını benden aldığını öğrenirse bana da kızar diye endişeleniyordum. İbrahim hocadaki halavet, ısrar karşısında ancak bu ihtarı yapabilmiştim. Kendisine sormadan size numarasını veremem diyememiştim.
Aradan iki hafta geçti. Sınavlardan ötürü talim kıraat dersimi savsaklamıştım. İbrahim hocaya tekrar derse gittiğimde Haziran başıydı. İbrahim hoca, sevinçle Mehmet Genç’i davet ettiğini, Mehmet hocanın davete icabetle camiye gelip cemaate İstanbul’un fethi konulu bir vaaz verdiğini söyledi. Hatta kendisine sarık cübbe giymek ister misiniz diye sormuş, Mehmet hoca da kabul etmiş :)
İmam odasında bir dolu poşet vardı. Poşetleri göstererek, “bunlar cami cemaatinin, esnafın Mehmet hocaya hediyeleri, çok sevmişler hocayı” dedi ve Mehmet hocaya götürmemi rica etti. O kadar çoktu ki taşımak için taksi tutmuştum. Poşetleri alıp Mehmet hocaya, Arşiv’e götürdüm. Çok mahcup oldum dedi her zamanki kendine has gülümsemesiyle. “Hocam sizin telefonunuzu ben vermiştim ama biraz da korkmuştum” dedim. Benim için değişik bir tecrübe oldu, hoşuma gitti öyle bir ortamda ders anlatır gibi vaaz vermek dedi. Hiç yadırgamamıştı, vesile olduğum için de teşekkür etti içtenlikle.
Mehmet hocanın böyle bir teklifi zaten kabul etmeyeceği zannıyla belki de, o Cuma, Sümbül Efendi Camii’ne gitmeyi akıl edememiştim. Bilseydim gider ve kayıt alırdım. Mehmet hocayı sarık ve cübbeyle cemaate aheste aheste İstanbul’un fethini anlattığını görmek ve kayıt almak eminim çok kıymetli olurdu.
Mehmet Genç hoca kadar mütevazı ve latifi az bulunurdu. Allah gani gani rahmet eylesin. Makamı âlî olsun.
“Esnafı kendine getiren senin suallerindi
Sen arşınlıyorken bambaşkaydı kaldırım
Üstünkörü geçmedi seninle geçirdiğimiz hiçbir saat
Lopsa loptu tartaklanan, okşanan rafadansa rafadandı”
Meşhur Çinli sanatçı Ai Weiwei'ın Alman medyası, devlet ve toplumunu otoriter olmakla suçlayan yazısı, liberal (sol) Alman gazetesi die Zeit gazetesi tarafından sansürlendi ve yayınlanmadı. Weiwei araç yokken bile kırmızı ışıkta duran bir toplumdan etik/ ahlaki bir duruş beklediğini ve yanıldığını yazmış. Bizde de çok rastladığımız yanlış anlamlardan birisi bu. Araç yokken bile kırmızı ışıkta bekleme kuralcılığının tek başına ahlaki/ etik olmanın en iyi örneği sayılması. Buradaki hassasiyet ahlaki duyarlılıktan ve tutarlılıktan ziyade devlete kurala kayıtsız şartsız bağlamsız itaatle ilişkili olabilir oysa. Bu kuralperestlik kural koyucu zulüm de işlese adaletsiz de davransa mutlak itaate dönüşebilir.
Nitekim Nazi dönemi bunu gösterdi.
Ve elbette Gazze Soykırımı. Kırmızı ışıkta araba yokken geçmeyenlerin, mutlak disiplinin ülkesi Almanya siyasi etikte sınıfta kaldı, İsrail'in çocukların açlıkla öldürüldüğü Gazze soykırımında İsrail'e en büyük desteği verenlerden oldu.
Ne tuhaftır ki araç yokken bile kırmızı ışıkta geçmemekten, çimlerin boyunu belli bir cm'in üzerini geçirmemekten devşirdiğiniz ahlaki üstünlük İsrail'in soykırım suçuna destek de olsanız zedelenmiyor, kaybedilmiyor.
Rahmetli Ramiz Nukiç'i duydunuz mu?
Kendisi Srebrenitsa soykırımında babasını ve kardeşlerini kaybetti. 2001 yılında onların kemiklerini bulmak için ormanda aramaya başladı.
Bahsedilen orman, Srebrenitsa kurbanlarının kurtulmak için geçmeye çalıştıkları güzergahtı.
Portekiz'de bir festivalde Güney Afrikalı bir yönetmenle ayaküstü sohbet ediyorduk. Babamın, adımı Güney Afrikalı ünlü bir imamdan etkilenerek koyduğunu söyledim. Adımı sordu: Abdullah Harun. Dondu kaldı. “O benim dedem” dedi. Dakikalarca sarıldık
@selyusuf 1998 yılı olmalı, Bereç'te, dersaneden bozma bir işhanındaki radyo stüdyosunda, sadece ve sadece bir kere okundu. Çok yorucu bir şiir. İlhami Çiçek'e fatiha okunmasına vesile olsun.
Mayınlı kumulların arasından geçip, çöllerde yatıp kalkarak, Büyük Sahra’da haftalarca yolculuk yaptık. 100 yıldan fazladır hiçbir Türk’ün ayak basmadığı topraklara vardık.
Çöküp duran Baltistan uçurumlarında, Karakurum Dağları’nın eteklerinde, tek teker boşlukta günlerce yol gittik.
Sibirya’nın sonunda, Tayga ormanlarının bittiği yerde, Kamçatka’da, hiç bitmeyen muhteşem ikindiler yaşadık.
Erciyes Dağı’nın zirvesinden bile yükseğe kurulu Bolivya şehirlerinde, tehlikelerle dolu meşhur ölüm yolunda, yeryüzünün tılsımlı aynası Salar de Uyuni’de kendimizi kaybettik.
O vakte değin gidilemeyen Kandahar’ın köylerinde, kasları eriten kemik kıran zorlu yolculuklarda, akıl almaz hikayeler dinledik.
Medyanın marifetiyle çirkin gösterilen Lahor’da, tarihin güzelliği ile büyülendik. Sidra, Mahinur ve Pervin’in hikayesine kalbimizi ve gözyaşlarımızı bıraktık.
Böylece Aile Olmak belgeselinin ikinci sezonu ortaya çıktı.
Aile Olmak II, şimdi yayında. Tabii platformunda izleyebilirsiniz.
Tam 10 yıl önceydi…
Teyzemin evinin balkonunda oturmuş bir bilgisayara bir de bahçeye bakıyordum. Projeme dair haftalardır tek kelime yazamamıştım ve hala yazamıyordum. Gözüm bir ara evin içine takıldı ve öylece kaldı. Az önce salonda kimse yoktu çünkü teyzem ortalığı ateşe vermemişti kahvaltı hazırlığı için. Bayram sabahıydı ve aile kalabalıktı. Elbette sofra kusursuz ve mükellef olmalıydı. Bu yüzden çılgın teyzem herkesi ayağa dikti. Böylece boş olan salon birden hareketlenmeye başladı.
Canım oğlum kuzenlerin omuzlarında neşeyle oynuyor, çılgın teyzem (ne kadar çılgın olduğuna yol arkadaşım sevgili @akibritci şahit) herkese salça olup takılırken bir yandan arı gibi vızır vızır kahvaltı sofrasını hazırlıyor, annem diğer kuzenlerle muhabbet ederken hazırlığa yardım ediyor, çılgın teyzeme inat kıyamet kopsa sakinliği bozulmayacak olan biricik kocası eniştem TV izliyor, bense ailenin kalabalık olduğu o sımsıcak ortamlara hep hasret kalmış birisi olarak, bütün bu manzarayı tebessüm ederek hayran hayran seyrediyordum.
Bu hayret ve hayranlık rüyasından teyzemin ‘’Emre hadi kahvaltı hazır!’’ çağrısıyla uyandığımda proje dosyası çoktan bitmişti. Hem de tek bir harf yazmadan…
Belgeselin 1. sezonu, 2019 yılında 11 bölüm olarak TRT Belgesel’de yayınlandı. Ben projeyi sonlandırmıştım lakin daha sonra devam etmem istendi. 2021’de, pandemi kısıtlamalarının zirvede olduğu dönemde 2. sezona başladık. 4 yılın ardından çok şükür tamamladık ve 6 bölüm olarak Tabii Dijital Platformunda yayına girdi.
Bu projeye tam 10 yılımı verdim.
Çok bedeller ödendi, çok emek harcandı, bir sürü insanın teri aktı. Onbinlerce km yol yapıp dünyanın çok farklı yerlerinden binlerce insanla tanıştım. Bazen anlaşılamadım bazende ben anlayamadım. Bazen ağladık, bazen kavga edip küstük bazen de çılgın şakalarla güldük, eğlendik. Her halükarda yol arkadaşlarıma olan duygum hiç değişmedi, onları hep çok sevdim.
Dönünce telafisini yapmaya çalışsam da, bazı seyahatlere beraber gitmiş olsak da canım oğluma çok hasret kaldım. Final bölümünü çekmek için Afganistan’dayken bilet bulamadığım için canım kızımın doğumuna yetişemedim.
Elbette tüm bu yaşanmışlıklar, duygular, hisler belgesele de sirayet etti. Bu sezonda, farklı coğrafyalarda hiç bilinmeyen veya bilinmesi istenmeyen şahit olduğumuz, dinlediğimiz hayatları anlatırken kendi hissettiklerimiz de içimizden dökülüp taştı.
Hasılı bütün bunlara değdi mi bilmiyorum..
Ama duam o ki inşallah değmiştir...
Buradan izleme linkiyle beraber fragmanı ve hissettiklerimi en çok ifade eden sahnelerden birini paylaşmak istedim...
Rabbim utandırmasın...
https://t.co/fudYkFPb4J
@tabiiresmi@trt
Ahmet Minguzzi Filistin için tek başına eylem yapabilecek kadar duyarlı ve merhametli bir çocuktu. Onu hayattan koparanlar mezarına bile saygı göstermedi!
Cumhurbaşkanı Erdoğan, devrik Esad rejiminin Hama katliamı sırasında sivilleri bombalamayı reddeden ve 43 yıl hapis yatan Suriyeli pilot Ahmed Al-Tatari'ye Diyanet Vakfı Uluslararası İyilik Ödülü'nü verdi.
İspanya’dan 3 ay önce yola çıkıp 500 yıl önceki Hac güzergahını takip ederek at üstünde Hac yolculuğuna çıkan İspanyol Müslümanlar, Saraybosna’ya ulaştı.