Ofansif mizah çoğu zaman sanıldığı gibi sınırsız bir düşünce özgürlüğü değil, seçilmiş hedefler üzerinden kurulan bir konfor alanıdır.
İnsan kendi kutsalını, kendi aidiyetini, kendi sembollerini paranteze alamadığı halde, başkasının kutsalını kolayca mizah nesnesine çevirebiliyorsa burada evrensel bir özgürlük ilkesi değil, seçici bir mesafe vardır.
Çünkü kutsal dediğimiz şey sadece dinî bir metin değildir. Kimi için anne, kimi için şehit, kimi için bayrak, kimi için Atatürk, kimi için ideoloji, kimi için kimliktir. İnsan değer verdiği şeye dokunulduğunda bunun sadece bir cümle olmadığını bilir.
Bu yüzden mesele eleştiri hakkı değildir. Eleştiri, bir fikri tartışır. Tahkir ise o fikre bağlı insanın değer dünyasını aşağıya çeker. Aradaki farkı görmeden her şeyi mizah diye savunmak, özgürlük savunusu değil, ahlaki sorumluluktan kaçıştır.
Modern özgürlük söylemi de burada çoğu zaman dürüst davranmıyor. Müslümanın kutsalına gelince ifade özgürlüğü diyen zihin, kendi kutsal kabul ettiği sembollere gelince saygı, hassasiyet, nefret dili, toplumsal değer gibi kavramlara sığınıyor.
O zaman adına özgürlük dediğimiz şey gerçekten ilke mi, yoksa sadece kimin incindiğine göre değişen bir imtiyaz mı.
İnanmamak başka şeydir, eleştirmek başka şeydir, bir inancın merkezindeki kutsalı sahnede hafife alıp güldürü malzemesi yapmak başka şeydir. Bunu ayırt etmek için dindar olmaya bile gerek yok, tutarlı olmak yeter.
@pixelrivia12@ermandermann@anikid@pl_eryol Tutuklama meselesi ayrı tartışılır, herkes aynı cezayı savunmak zorunda değil. Ama ceza tartışmasını öne sürüp sözün problemli tarafını yok saymak da doğru değil. Bir sözün hukuken ne karşılık bulacağı başka, ahlaken ve toplumsal olarak ne ifade ettiği başka.
Kimse adam Müslüman olmak zorunda demiyor, mesele bu değil. İnanmamak ayrı şey, Müslümanın kutsal kabul ettiği kitabı sahnede alay konusu yapmak ayrı şey.
Herkes inanmak zorunda değil diyerek kolay yere kaçıyorsunuz. Biz de herkes inansın demiyoruz. Ama Kur’an’ı sanki bir yazarın yazıp sonra yeni fikir ekleyemediği kitap gibi anlatınca bu artık düz eleştiri olmuyor.
Rahatsızsan izleme demek de cevap değil. O mantıkla herkes herkesin kutsalına istediğini söylesin, rahatsız olan bakmasın diyelim. Ama iş kendi değerlerinize gelince bu kadar rahat olmadığınızı biliyoruz.
İnanıp inanmamak ayrı mesele, bir inancın kutsalını sahnede alay konusu yapmak ayrı mesele. Kimse herkes Kur’an’a Allah kelamı olarak inanmak zorunda demiyor. Ama Müslümanın Allah kelamı kabul ettiği bir metni, sanki bir yazarın yazıp sonra yeni fikir ekleyemediği kitap gibi anlatınca bu artık sadece din tartışması olmuyor.
Din tartışması dediğin şey, Kur’an Allah kelamı mıdır, değil midir diye fikir beyan etmektir. Burada yapılan ise “son kitap dedik ya, aklına yeni fikir gelse ekleyemezsin” diyerek kutsal olanı mizah malzemesine çevirmek.
Yani sorun inanmaması değil, inanmama halini başkasının kutsalını küçümseyen bir sahne diline dönüştürmesi. Bunu suç olarak görürsün görmezsin ayrı tartışma, ama burada alay yok, sadece din tartışması var demek metnin bağlamını fazla steril okumak oluyor.
Mantıklı dayanak istiyorsan dayanak bu, cümlenin hedefi Kur’an’ın son kitap oluşu, verdiği ima da sanki bir yazarın sonradan metnine ekleme yapamaması gibi. Sen buna şaka deyince cümlenin mahiyeti değişmiyor. Müslüman için Kur’an insan ürünü bir metin değil, Allah kelamıdır. Bir kutsalı kendi inançsız bakışınla sıradan bir kitap gibi ele alıp, son kitap oluşunu da aklına yeni fikir gelse ekleyemezsin diye sahne malzemesi yapınca buna masum şaka denmez. Adam dalga geçmiyor diyorsun ama kendi cümlende bile insan ürünü olduğunu iddia ederek diyorsun, zaten itiraz edilen yer tam olarak burası. Kur’an’ı insan ürünü varsayımıyla konuşup bunu güldürü malzemesi yapıyorsan, ortada alay yok demek inandırıcı olmuyor.
Karşı tarafı aklamak, itiraz eden tarafı da haksız göstermek için meseleyi nereye çekmeniz gerekiyorsa oraya çekiyorsunuz. Sahnedeki alaycı üslubu boşver, konuyu alakasız biçimde akademik meal tartışmasına bağla, sonra da bunu ciddi bir cevap gibi sun.
bizim itirazımız, herhangi bir tercüme başlığına değil, Kur’an’ın sahnede insan ürünü gibi ima edilip alay konusu yapılmasına. Meal üzerinden açılan tartışmaların ne niyetle ve hangi zeminde yapıldığı ayrıca konuşulur. Ama bu başlığı getirip “son kitap dedik, aklına yeni fikir gelse değiştiremiyorsun” diye kurulan alaycı cümleye kalkan yapmak, konuyu açıklamak değil, konuyu kaydırmaktır.
Bir komedyenin sahnede Kur’an’ı önceki kitaplarla aynı düzleme çekip, sonra son kitap oluşunu hafife alması başka şeydir. Bunu akademik bir başlığın arkasına saklamak başka şeydir. Aralarında en iyisi favorim demesi de cümleyi kurtarmıyor. Bir şeyi önce över gibi yapıp sonra kutsiyetini hafife alınca, o söz masum bir okuma yorumu olmuyor. Bu kadarını anlamak için üç cilt sempozyum okumaya gerek yok, bağlamı kaçırmamak yeter.
Bir de Alak suresi birinci ayeti öneriyorsun ya, keşke önce okumanın sadece harfleri görmek değil, sözün nereye bağlandığını anlamak olduğunu da hatırlasan.
Kısacası mesele meal sempozyumu değil. Mesele, Kur’an’ın sahnede alaylı bir dille insan ürünü gibi gösterilmesi. Normal bir şey göstermek için yapmayacağınız şey yok.
Birader sen anlamıyor musun. Hala adam ateist diyip duruyorsun. Ona tuhaf gelip gelmemesinin de bir önemi yok. Bir insan inanmıyor olabilir, ama bu ona başkasının kutsalını küçümseme hakkı vermez. adam zaten inanmıyor diyerek tahkiri normalleştiriyorsun. Eğer ölçü buysa, kim hangi değere inanmıyorsa onunla alay edebilir demiş oluyorsun. Bu da tutarlı bir anlayış değil. Bir de geniş düşünmek dediğin şey, her saygısızlığa entelektüel ambalaj yapmaksa, kusura bakma bu genişlik değil, omurgasız bir esneklik oluyor.
Abdullah hocanın maksadının Rasulullah Efendimizi kalpten atmak, ona muhabbeti küçültmek ya da Efendimizi Allah’a giden yoldan ayrı görmek olduğunu ben de düşünmüyorum. Bu yüzden Peygamber düşmanı gibi ithamları doğru bulmuyorum.
Ama abi burada mesele sadece kast meselesi değil, lafız ve üslup meselesi de var. Avamın önünde Peygamber Efendimiz hakkında yanlış çağrışım üreten bir lafız kullanılmış mı kullanılmamış mı? Bence kullanılmış.
Masiva kelimesi lügatte Allah’tan gayrı manasına gelebilir, buna itiraz yok. Ama tasavvufî ve irşadî kullanımda çoğunlukla kalbi Allah’tan alıkoyan şeyler için kullanılıyor. Bu yüzden Rasulullah Efendimiz ile bu kelimenin aynı bağlamda zikredilmesi ister istemez yanlış bir çağrışım doğuruyor.
Burada Abdullah hoca yanlış itikatta demek başka, Abdullah hoca maksadını doğru ifade edemedi, lafız ve üslup hatası yaptı demek başka. Benim kanaatim ikincisi.
Siz kastı budur, mesele tevhiddir diyorsunuz, buna itirazım yok. Ama keşke bunun yanına şunu da ekleseniz: Evet maksadı bu değildi ama Peygamber Efendimiz hakkında böyle bir lafız avam önünde kullanılmamalıydı, yanlış çağrışıma açıktı. Bunu deseniz iş bu kadar uzamayacak gibi geliyor. Çünkü insanlar sadece Abdullah hocanın niyetine değil, kullanılan lafzın Makam-ı Nübüvvete uygun olup olmadığına da itiraz ediyor.
Rasulullah Efendimiz Allah’ın zatı değildir, haşa ona uluhiyet isnat edilmez. Bu doğru. Ama aynı zamanda ona muhabbet, tazim ve ittiba Allah’a yönelişin dışında değil, bizzat içindedir. Bu yüzden kalpten çıkarılacak olan Rasulullah sevgisi değil, Rasulullah sevgisini bile nefsin, hizbin, şahısçılığın veya yanlış bağlılıkların malzemesi yapan bozuk yöneliştir.
Özetle Altay hocam Abdullah hocaya suizan ve ağır itham yapılmasını doğru bulmuyorum. Ama bu, kullanılan ifadenin problemli olmadığını göstermez. Niyet bakımından hüsnüzan, lafız ve üslup bakımından tashih gerekir. Bence mesele bu kadar.
Ayriyeten kullandığınız bazı ifadeler, üslup özellikle tasavvuf ehlinin tamamını zan altında bırakıyor gibime de geliyor hocam biraz.
Gerçekçi olalım; hakkında çok gürültü koparılan özgürlük konusunda olduğu gibi insan iradesi, kendi kendimizi aldattığımız anlamsız bir görüntüden ibaret kalabilir. Çünkü sahip olduğumuz özgürlük ve irade, çoğu zaman hayatın muhayyilemizi dolduran zenginliği ile gerçek dünya arasında tatmin edici bir bağlantı kurmaya yetmez. Üstelik bir konudaki ira denin, bir kere var olmakla, artık değişmeden kalacağından emin olamayız. Kavram olarak üstünde düşünüp zihnimizde iradi bir sonuca vararak rahatlamamız, iradenin arzularımız ca yönlendirilen bir yanılsamadan ibaret kalmayacağını, hatta düpedüz aldatmaca olmayacağını temin etmez. İrade ve irade edilenin tecellisi üstüne akıl yürütmelerimiz, kimi zaman insan hakkında düşünmemizle aynı kapıya çıkar ya da aynı sonucu verir. Kendimiz hakkında bu yolla düşünüyor da olabiliriz. İrade, bir insanın kendi varlığı ile düşüncesinin iç içe, hayatın ise insanın kendisine ait olduğunu hissettiren bilinçtir. Varoluş haline hissedişle ve bilinçle katılmadan önce iradenin oluştuğundan söz edemeyiz
@ucoklardan Bacım cevap verdikçe batıyorsun. Straw man diyorsun ama metni en kaba hâline indirip onunla kavga eden sensin. Şimdi de Aristoteles falan diye retoriğe sardın. Bu kadar. Sana ayrılan süre bu sefer bitti.
“Kalem kalem cevaplayacağım” deyip ardından tek bir cümleyi ele almadan meseleyi “tutum, propaganda, dil”e çekmen; tartışmayı içerikten kaçırıp kişilik raporuna çevirmek oluyor. Buna “ben haklıyım çünkü karşı taraf kötü niyetli” diyerek başlamak denir ve bu, argüman değil peşin hükümdür.
Sen “metin umrumda değil” dediğin anda aslında şunu söylüyorsun: “Ben metinde kurulan akıl yürütmeyle değil, konuşanın kimliğiyle uğraşıyorum.” Bu tam da ad hominem mantığıdır: tezle değil şahısla meşgul olmak. Üstelik bu, sonra dönüp “niyet okuyor” demeni de boşa düşürüyor; çünkü niyet okumanın en klasik biçimi “propagandacı, hedef gösteriyor, tahkir ediyor” gibi niyet etiketlerini metnin kendisine temas etmeden yapmaktır.
“Hamaset” ithamına gelince: “siyasal dil, propaganda, hedef alma, tahkir” gibi büyük kelimeleri arka arkaya dizmek tartışmayı derinleştirmiyor; sadece duyguyu büyütüyor. Bu kavramların her biri iddiadır ve her iddia, metinle temas eden bir gerekçe ister. Aksi hâlde ortaya çıkan şey “tahlil” değil; ağırlığı kelimelerden alan bir kanaat beyanıdır.
Daha önemlisi şu: Sen bir yandan “metin önemli değil” diyorsun, öte yandan metnin “niyet okuma” olduğunu söylüyorsun. Bu iki cümle aynı anda doğru olamaz. Niyet okuma diyebilmen için metinde hangi düşüncenin hangi şartlarla kurulduğunu takip etmen gerekir. Metni önemsemeyip ardından metnin mahiyetine hüküm vermek, eleştiri değil; baştan hüküm verip sonra gerekçe aramaktır.
“Soyut hata” meselesinde de aynı yerden gidiyorsun. Ortaya konan çerçevenin üzerine çıkmadan, onu oluşturan kavramları işlemeden sadece “göster” diye dayatmak; tartışma talebi değil, tartışmayı kilitleme yöntemidir. Çünkü tartışma “ben böyle hissettim / bana böyle geldi” düzleminde kalınca her şey eşitlenir: kim daha çok alay eder, kim daha sert yazar… Sonra da buna “felsefe” denir. Oysa felsefe, kişinin kanaatini büyütmesi değil; kavramları netleştirip aynı şeyden konuşmayı mümkün kılmasıdır.
Son cümlendeki “Böyle birini savunmak sana nasıl hissettiriyor?” ise tartışmayı tamamen kişiselleştiriyor. Benim “hissim” bir tez değil; senin o tezle baş edemeyince konuyu muhatabın psikolojisine çevirdiğinin işareti. Burada savunulan kişi değil, yöntem: Metinle konuşmak. Çünkü metinle konuşmayıp kişiye konuştuğun an, tartışmayı fikirden çıkarıp tribüne taşırsın. Tribün de haklılık üretmez; sadece gürültü üretir.
Özetle: Ortada eleştirilecek bir şey varsa, o şey metnin içindeki akıl yürütmedir; “tutum” diye dolaşıma sokulan niyet etiketleri değil. Metin konuşulmadan “propaganda” demek de “hamaset” demek de, tam olarak eleştirdiğin şeye dönüşüyor: argüman yerine itham.
Tüm yazdıklarını okudum.
Senin yazdığın şey tartışma değil; tartışmayı taklit eden bir “poz.” Çünkü bir metni çürütmek, “otorite performansı” demekle olmuyor. Metne temas edeceksin: Ne dedi, sen hangi cümlesine itiraz ediyorsun, itirazın hangi gerekçeye dayanıyor? Bunların hiçbiri yok.
Ortada tek bir somut iddia yerine sürekli psikoloji okuması var: “kaçıyorsun, estetize ediyorsun, kitlen…” Bunlar argüman değil; konudan kaçmanın daha gürültülü hâli. Üstelik metnin içinde açık bir kayıt varken —“her tutarsızlık böyle değildir” denmişken— bunu görmezden gelip “her şeyi komplo sayıyorsun” diye çerçeve kuruyorsun. Bu eleştiri değil, metni eğip büküp kendi hedefini icat etmek.
Felsefe, “bana soyut hata göster” diye meydan okumakla başlamaz; önce okuduğunu doğru anlamakla başlar. Sen ise anlamadığın şeye cevap yetiştirip sonra da “benim için tehlike değilsin” diyerek tartışmayı psikolojik üstünlük oyununa çeviriyorsun. Tehlike/tehdit meselesi de zaten tartışmanın konusu değil; konuyu kişiselleştirerek ciddiyet devşirmeye çalışıyorsun.
Net söyleyeyim: Metne dair tek bir yanlış çıkarım gösteremeyip “üst düzlem komik” demek, bir şeyi çürütmez. O yüzden sana verilen sürenin sonuna gelindi.
İnsan kendini aşma eğilimindedir. Akıl, aklın sınırlarını sürekli zorlar. Zorlanan aklın ise yanılması normal olsa gerek. O halde aklın yanılması çalıştığını, hayatiyetin devam ettiğini ve zamanla yanılgısından vazgeçebileceğinin de kanıtıdır. İnsanın aklına karşı yenilmesi, aklına karşı zafer kazanacağının göstergesi… Tam tersi durumlar yani düşünmeyen ve sorgulamayan akıl, görevini yerine getirmediği için ontolojisine isyan ediyor demektir ki bu intihardan başka bir şey değildir. İnsan, ontolojisine yani fıtratına isyan edemez, ederse yenilir. Düşünmemek, insanın aklını tatile çıkarmasıdır. Halbuki akıl, yanılma ihtimali ile anlam kazanır.
Altay Cem Meriç'in mücadelesi, provokatif hesapların ötesinde; bu, İslam'a dolaylı saldıran her yapının kökünü kazıma çabası. Nefret diliyle ümmeti zehirliyorlar, fitneyle bölüyorlar. Bu nefrete karşı sessiz kalmak olmaz, farz-ı kifaye gibi duruş şart; her Müslüman net tavır almalı. Yanındayız hocam…@AltayCemMeric