KENDİNE YAPABİLECEĞİN EN BÜYÜK KÖTÜLÜK BU
James Clear’ın söylediği çok derin ve çok rahatsız edici bir şey var:
Hayatta kendine yapabileceğin en büyük kötülüklerden biri, bir şeyi istemeye devam ederken o şeyi elde etmek için yapman gerekenleri yapmamaya devam etmektir.
Çünkü bu durum insanı sadece başarısız yapmaz. İçten içe çürütür. Bir yandan daha fit olmak istersin ama o hayatın gerektirdiği disiplini göstermezsin. Daha çok para kazanmak istersin ama o sonucu doğuracak sistemi kurmazsın. Daha huzurlu bir hayat istersin ama seni yoran insanlara, alışkanlıklara ve düzensizliğe aynı şekilde devam edersin. Yani arzun başka yöne bakar, hayatın başka yöne akar. İnsanı yoran da tam olarak bu iç çelişkidir.
Bir şeyi gerçekten istiyorsan, onun bedelini de istemen gerekir. Çünkü sonuçla süreç birbirinden ayrı değildir. İnsanların çoğu zirveyi istiyor ama tırmanışı istemiyor. Kası istiyor ama antrenmanı istemiyor. Saygıyı istiyor ama karakterin bedelini istemiyor. İşte bu yüzden yıllar geçiyor ama hayat değişmiyor. Çünkü istek var, ama o isteği taşıyacak davranış yok.
Bence insan bir noktadan sonra kendine karşı dürüst olmak zorunda. Ya o şeyi gerçekten istiyorsundur ve artık gereğini yapmaya başlarsın, ya da istemeyi bırakırsın. Çünkü istemeye devam edip gereğini yapmamak, umut gibi görünen ama aslında insanın enerjisini emen bir işkenceye dönüşüyor.
Kısacası, istediğin şey seni heyecanlandırıyor olabilir ama seni değiştirecek olan şey, onun uğruna tekrar tekrar yapmayı seçtiğin küçük davranışlardır. Gerisi sadece zihinsel oyalanmadır.
Öğretmen fazla maaş almasın, geçinemesin, evi arabası olmasın, gezmesin, kendini geliştirmesin ama çocuğuma iyi EĞİTİM versin anlayışı; en büyük ikiyüzlülük ve samimiyetsizliktir!
İddialar hesap sorulmayı hak edecek kadar ağır, hesabı soran makine ise güvenilmeyecek kadar kirli ve bir ülkede bu iki durumun aynı anda doğru olması, yolsuzluktan da büyük felaketin ta kendisi:
Gerçeğin öğrenilebileceği hiçbir adresin kalmamış olması.
Bugünün en ilginç görüntüsü bence buydu.
38 yaşındaki İzlanda Başbakanı Frostadottir aracından bi indi neye uğradığını şaşırdı!
Bakışlara dikkat ederseniz içinden şunları söylüyor: “Bunların enflasyonu yüzde kaç, işsizliği yüzde kaç, refah düzeyi ne ki böyle görkemli bir karşılama, ihtişamlı bir saray var?”
Böyle görkemli bir sarayı olmayan İzlanda, Dünya İnsani Gelişmişlik Endeksinde 1. sırada!
38 yaşındaki Başbakan’da bulunan sadelik ve zerafete bakın, bi de bizdeki gösteriş merakına! Çok üzücü!
Sıkılıyorsun çünkü yan görevleri yapmıyorsunuz.
Hayat, sadece çalışıp sonra hiçbir şey yapmadan kendini yatağa atmaktan ibaret değil.
İşte tamamlayabileceğin 50 yan görev:
Ara tatil kararı alınırken; o dönem yararlanılan—hazırlatılan bilimsel rapor ve makaleler ile o dönem ki karar alıcıların ve eğitimde politika yapıcılarının hazırlamış olduğu rapor ve gerekçelere bakılmalıdır. Pedagojik yapboz öğretmenlerin akıl ve ruh sağlığına zarar veriyor.
Ara tatillerin başlıca faydaları:
▪️Dinlenme ve psikolojik rahatlama
▪️Stres azalması
▪️Okul dışı öğrenme imkanları oluşması
▪️Aile ile vakit geçirme
▪️Eksik konuları tamamlama fırsatı
▪️Öğretmenler için mesleki gelişim ve planlama zamanı
▪️Salgın hastalıkların kırılması
...
Ara tatil kaldırılıp eski sisteme dönülürse Öğretmenler Eylülün başında 2 hafta ve Haziranın sonunda 2 hafta seminere alınır. Okullar Eylül ortasında açılır, Haziran ortasında kapanır. 1 Temmuz-1 Eylül arası yaz tatili değişmiyor.
Öğretmenlerin ve öğrencilerin 2 hafta seminere ihtiyacı yok! Biraz ara vermeye dinlenmeye ihtiyacı var! Ara tatillerin birçok faydası varken hangi mantıkla kaldırılıyor?
Çocuğunu başından atmaya çalışan Veliler yüzünden binlerce insan mutsuz ediliyor!
MEB bu kararı gözden geçirmeli! Öncelikle Öğretmenlerin fikri alınmalı!
Çocukkken ‘Kutu Kutu Pense’ diye bir oyun oynardık, hatırlıyor musunuz?
Oradaki ‘Kutu Kutu Pense’nin ne olduğunu düşündünüz mü hiç? Kutular dolusu pensenin çocuk oyununda ne işi var?
Yok tabi.
Oyun, Fransa’da ‘écoutez écoutez pensez’ ismiyle oynanıyor, ‘Dinle, dinle düşün’ diyor çocuklara. Yani iki kere dinle, düşün ve anla diyor.
Biz ise bunu doğrudan alıp, söylenişi benzetip ‘Kutu Kutu Pense’ yapmışız.
Anlamış mıyız, hayır.
İki kere dinleyip, bir kere düşünmüş müyüz, hayır.
Öğretmenler sayesinde herkes gönül rahatlığıyla işine gücüne gider. Çocuklarını, yavrularını okul denilen betonarme gri binalara gönderirken aslında herkes kendisinden kimseye asla zarar gelmeyecek olan kişiye yani öğretmenin yanına gönderir evladını.
Öğretmenin çocuğa, ülkeye ve topluma olan iyiliklerinin bedeli asla ödenemez. Herkes, tüm yaşamı boyunca öğretmene borçludur. Bu borcu Yunus Emre misali ömür boyu hocasına hizmet etse dahi ödeyemez.
Öğretmen ulusun anasıdır, babasıdır, mimarıdır. Bunlar hamâsi, boş laflar da değildir, yüzde yüz hakikattir. Yüzde yüz realitedir.
Şu anda herkesten çok öğretmenin morale, desteğe ihtiyacı vardır. Öğretmenler endişeli ve streslidir. Onlara her kesimden ve konumdan destek mesajları gelmelidir. Ama nerede? Hani nerede?
İyi ki öğretmenlerimiz var. Hepsine sonsuz minnettarız. Ve bu minnettarlığımız ömür boyu bir gram dahi eksilmeyecek.
neden karşında bu yılın en iyi dizisi filmi dahi beş dakika sonra elinde telefonunu buluyorsun, neden ders çalışırken kafan başka yerde, neden başladığın işi bitiremiyorsun
cevap: dopamin. öncelikle dopamin "mutluluk hormonu" falan değil. dopamin sana bir şeyi yapma isteğini veren ve o şeyi sürdürmeni sağlayan hormon yani "motivasyon" ve "odaklanma" hormonu. mutluluk dolaylı geliyor, o kahveyi içerken aldığın haz için seni mutfağa kadar götüren "dürtü" dopamin işte. mutluluk başka bir threadın konusu :)
ve senin odaklanma problemin de bu sistemin bozulmasından kaynaklanıyor
1) dopamin sistemi nasıl çalışıyor?
sen bir işe başladığında beynin arka planda bir değerlendirme yapıyor. "bu aktiviteden ne fayda alacağım? enerji harcamaya değer mi?" eğer beyin "evet değer, devam" derse odaklanıyorsun
ama sistem arızalandığında? on dakika bile o işin başında kalamıyorsun. beyin "bırak bunu, başka yerde daha iyi ödül var" sinyali gönderiyor sürekli
beyninde bir denge mekanizması var, her zevk veya acı hissettiğinde bu denge bozuluyor, beyin onu düzeltmeye çalışıyor. güzel bir yemek yedin, denge kaydı, beyin ayarladı artık normalsin
2) peki nasıl arızalanıyor bu sistem?
sorun şu: reels, shorts, tiktok... bunlar sıfır eforla maksimum uyarı veriyor hiçbir şey yapmadan, sadece parmağını kaydırarak beynine dopamin basıyorsun hem de her on saniyede bir yeni içerik
ataların bir ödül için kilometrelerce yürüyordu. dopamin sistemi o koşullar için tasarlandı şimdi sen yatakta uzanmış, parmağını oynatarak aynı dopamini alıyorsun
beyin ne yapıyor? "bu kişi sürekli bu kadar dopamin alıyor, demek ki bu onun normal seviyesi" diyor ve reseptörleri kapatmaya başlıyor ki dengen korunsun enerjini işe yarayacak şeylere harca sadece.
reseptörlerin azaldığında da dopamin etki etmiyor bir diğer deyişle etki etmesi için gereken dopamin miktarı (taban çizgisi) yukarı çekiliyor
bir araştırma kronik yüksek dopamin maruziyetinin (internet bağımlılığı gibi) reseptörlerde yüzde kırka varan azalmaya yol açtığını gösterdi YANİ neredeyse yarısı kapanıyor o reseptörlerin
sonra telefonu bırakıp gerçek hayata dönüyorsun, kitap okumaya çalışıyorsun. o durumda beyin o yükseltilmiş seviyeyi arıyor, kitap okumak ise tiktokun verdiği o seviyeye ulaşamıyor. "bu aktivite önemsiz" diyor beyin. dopamin salgılanmıyor. sen de sıkılıyorsun, boşluk hissediyorsun, elini telefona atıyorsun
buna da anhedoni deniyor, normal şeylerden zevk alamama hali
3) peki telefon neden bu kadar tehlikeli?
telefon rastgele bir dikkat dağıtıcı değil. beyninin zayıf noktalarını hedef alan bir sistem
ilk olarak: kumarhane etkisi. psikolog skinner bağımlılığın en güçlü halinin "ödülün ne zaman geleceğini bilmemek" olduğunu keşfetti. sonraki mesaj ne zaman gelecek? sonraki video eğlenceli mi olacak? bu belirsizlik beyni kilitliyor
ikinci olarak: abartılmış uyaranlar. doğada arılar en parlak çiçeğe gider, balıklar en parlak yeme koşar. bu içgüdüsel. sosyal medya da aynısını yapıyor: aşırı doygun renkler, hızlı geçişler, sürekli yenilik.. gerçek hayat yanında soluk kalıyor
üçüncü olarak: anlık tatmin tercihi. beyin "şimdi"yi her zaman "sonra"dan değerli görür. on dakika kaydırmak, beyne üç hafta çalışıp sınavı geçmekten daha çekici geliyor. çünkü biri şimdi, diğeri belirsiz bir gelecekte
bu irade meselesi değil. evrimsel programlamaya karşı savaşıyorsun
4) peki çözüm ne?
işte tam da bu konuda iki video hazırlıyorum
1)bu pazar motivasyon: dopamin sistemini nasıl resetlersin, bir işe nasıl istekle başlarsın, uzun vadeli hedeflere nasıl bağlanırsın
2)önümüzdeki hafta odaklanma: dikkat neden dağılıyor ve bunu nasıl engellersin
ve şunu demem gerek odaklanma videosu için yüzlerce akademik kaynak taradım (yes yüzlerce.. yz sağ olsun 240+289 kaynağı günlerce taradım, bunlar en iyi dergilerde yayınlanmış sağlam makaleler yüksek atıflı bilimsel veriler bu arada)
ve 6 ana odaklanma problemi belirleyip içlerine onlarca odak problemini, her problem için ise bambaşka bilimsel çözümleri birbiri ardına derledim ki işe yarayacak uygulayabileceğin teknikler bunlar.
VE toplamda 40-45 yöntem var odağını düzeltmen için her alanda faydası kanıtlanmış uygulayabilmen için iyice açıklanmış iyileşmeler..
sabah yapacağın tek hareketinle %200+ dopamin salgını arttıracak şeylerden tut sağa doğru yatmanın beynini nasıl daha iyi temizlediğine kadar. en başında da yapamayacağına olan ön yargılarını kıracağız ve bu yine bilimsel temelli tabii:)
ve en iyisi bunları ADHD/DEHB'li olarak yani en çok odak problemini yaşayan kişilerden biri olarak anlatıcam sana bunları izlerken sıkılma odağın kaymasın telefonuna diye binbir takla atıcam editlerken :, o yüzden takip et kaçırma yayınlandığında...
bir de favını, yer işaretini at ki odağımı derslerimden çal böylece daha hızlı daha çok üretiyim bunları, daha fazlasını öğren. motivasyon, odaklanma ve nicesi... hepsi yolda
Disiplinsizliğin Normalleşmesi
Disiplin, eğitimin iskeletidir. Olmazsa olmazıdır. Ama ne zaman ki “disiplin” kelimesi baskı, ceza, otorite sapkınlığı gibi anlaşılmaya başlandı, işte o zaman sınıflar çözüldü.
Bugün birçok okulda öğrencinin sınıfa geç girmesi, derste konuşması, öğretmeni yok sayması neredeyse olağan hâle geldi.
Veliler, “Çocuğum okulda mutlu olsun da gerisi önemli değil” diyor.
Yöneticiler, “Olay çıkmasın, veli aramasın” diye ses etmiyor.
Öğretmenler, “Bir şey desem yalnız kalırım” diye susuyor.
Sonuç: Disiplinsizlik, yeni normal.
Oysa çocuk için gerçek mutluluk, kurallı bir ortamda gelişebilmektir. Disiplin; kişiliği törpülemez, tam tersine şekillendirir. Öğrenci bilmelidir ki her istediği her an olmaz. Her söz her yerde söylenmez. Her davranışın bir karşılığı vardır.
Eğitim; sadece bilgi değil, sınır öğretmektir. Sınır olmadan özgürlük, değersizleşir.
Kuralsız sevgi, çocuğu büyütmez. Aksine hayatla karşılaştığında yıkar.
Bugün sınıflarda huzur arıyorsak, önce disiplini yeniden anlamlandırmalıyız. Disiplin korku değil; güven duygusudur. Öğrencinin öğretmene saygı duyduğu, kendine çeki düzen verdiği o sağlıklı ortam yeniden inşa edilmelidir.
Disiplinsiz eğitim, yönsüz bir gemi gibidir. Gideceği yer yoktur, çarpacağı şey çoktur.
Yakup Güneş
Dün Ahmet Mingüzi’nin yaşadığı gibi bir olayın neredeyse aynısını yaşadık. Eşimle her zaman gittiğimiz Maçka Demokrasi Parkı’nda akşamüstü oturup kahve içiyorduk. Yanımızdan geçen bir şahıs hiçbir neden yokken yere değil, doğrudan bulunduğumuz yöne tükürdü ve tükürük rüzgarla yüzüme geldi. Eşim çok sakin bir şekilde, “Kardeşim burada oturuyoruz, ayıp oluyor” diye uyardı. Tepki vermeyen ve arkadaşının yanına gidip içmeye devam eden şahıs bir süre sonra geri geldi ve “Öyle mi denir lan, sikerim sizi! diyerek bir anda eşime kafa attı. Eşimin burnundan kanlar fışkırdı. Güvenliğe bağırdım, insanlar yardıma koştu, ama saldırgan güvenlikten kurtulup kaçtı.
O esnada yanında oturan arkadaşını tuttuk. Meğer kuzeniymiş. Adı Yusuf. Önce saldırganı tanımadığını söyledi. Telefonu yok, bilgisi yok dedi. Ama sonradan biz sıkıştırınca saldırgan kuzeni olduğunu itiraf etti. Polis geldi, ifademizi verdik, eşim ambulansla hastaneye götürüldü ve darp raporu aldı. Ben de kuzenini kaçmasın diye tutmaya çalışırken tırnağım boynuna değdi. Bu yüzden o da benden şikayetçi olmuş.:) Neyse ki hala duyarlı ve iyi insanlar var yanımızda oturan çift bizim tanığımız oldu ve ifade verdi.
En can yakıcı kısım şu: kuzeni şahsın metanfetamin bağımlısı olduğunu, polisler, uyuşturucu kullanmaktan sabıkası bulunduğunu ve şu anda da aranmakta olduğunu aynı zamanda asker kaçağı olduğunu söyledi. Yani uyuşturucu kullanan, sabıkalı, saldırgan bir adam, kamusal alanda elini kolunu sallayarak geziyor ve insanlara saldırabiliyor. Biz orada neredeyse canımızdan oluyorduk. Bir anlık tepkiyle, tek darbeyle ölebilirdik. Bu olay münferit değil, bu ülkede her gün yaşanıyor. Sadece gündeme gelmiyor.
Biz hem kasten yaralama, tehdit ve hakaretten ceza davası hem de kamuya açık alanda saldırıya uğradığımız ve travma yaşadığımız için manevi tazminat davası açıyoruz. Bu şahıs yakalanana kadar da konunun takipçisi olacağız. Sadece kendi güvenliğimiz için değil, parkta oturan her insan için. Uyuşturucuya batmış, sabıkalı bir saldırgan serbestçe gezip insanlara saldırabiliyorsa, bu sadece kişisel bir olay değildir. Bu, kamu güvenliğine açık tehdittir.
Bu paylaşımı gören herkes, ister paylaşsın ister etiket atsın ama bir şeyi unutmasın: bu ülkede yaşamanın tek güvenliği, başımıza bir şey gelmediği süredir. O yüzden ses çıkarmak zorundayız. @EmniyetGM@adalet_bakanlik