Yönetenler toplumsal yaşamda infial yaratan bir sorunla karşılaştıklarında adeta sihirli bir değnek misali ceza silahına başvurmakta bir an dahi tereddüt etmezler.
Sahir Erman hocanın bu sözlerini anımsatan, birbiriyle çok benzer iki anlamsız soytarılık örneği.
Sosyal medyada yayılmasıyla birlikte farklı toplum kesimlerinden yükselen bir infial; ve hop gelsin tutuklamalar.
Bu örnekler bana üniversite öğrenciliğim döneminde Türkiye’de ve İtalya’da yakın aralıklarla yaşanan 2 ayrı eylemi de anımsattı. Bizimkinde bir grup solcu genç, Galata Kulesi’ni işgal edip, pankart asmışlardı. Vaay, sen misin şehrin göbeğinde anarşiklik yapan, gençler Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanmış ve DGM anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs (eski ceza kanunu md. 125)’ten okkalı (10+ yıl) hapis cezalarını yağdırmıştı gençlere.
Yine aynı zamanlarda bu defa İtalya’da zengin kuzeyin fakir güneyden ayrılmasını savunan ayrılıkçı partiye mensup (gülmeyin, bir ara bayağı popüler bir siyasi hareketti İtalya’da) bir grup bıçkın genç Pisa kulesini basmışlardı. Akılları sıra bağımsızlık taleplerine dikkat çekmeyi hedefliyorlardı ama Tabi İtalyan polisi bunları anında derdest edip paket yaparak yargının önüne çıkartmıştı. İtalyan mahkemesi ise (onlarda DGM yoktu) anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs iddiasına gülüp geçmiş ve koskoca İtalyan anayasal düzeni bu bir avuç zibidi bir kuleye çıktılar bozulacaksa, çekin kuyruğunu gitsin zaten, diyerek gençleri beraat ettirmişti.
Bir ceza hukukçusu olarak çeyrek yüzyıldır, hep bir gün bizim yargımızın da böyle özgürlükçü bir çizgiye ulaşabilmesi için mücadele veriyorum ama her geçen zaman diliminde ileriye gitmek şöyle dursun, temel hak ve özgürlüklerin korunması noktasında daha bağnaz ve daha merhametsiz biçimde gerilediğine şahit oluyorum.
Oysa kabullenmemiz gereken şey, hukuk sisteminin ve yargı düzeninin bir üst yapı kurumu olduğu ve aslında toplum neyse, neye evriliyorsa, legal mekanizmanın da kendini ona adapte ettiği gerçeği. Bu mekanizmayı değiştirmenin esas yolu başta eğitim sistemi olmak üzere toplumu dizayn eden formasyonları yeniden biçimlendirmek. Ancak bu uzun erimli yöntemi önce hayata geçirip sonra da muhafaza edebilecek bir zaman a ve imkana sahip olmayınca (ki, bunun sebepleri ayrı bir yazı konusu) o zaman, diğer yöntem ise Jakoben bir anlayışla, olması gerekeni olanın yerine ikame etmek için zorlayıcı kuralları hayata geçirmek. Cumhuriyetin kurucu önderliğini, devrimlerini ve ülkülerini bir kez daha çok iyi anlayıp, minnetle doluyoruz işte böyle zamanlarda.
Yeniden bu iki soytarılığa gelirsek, kerli ferli kocaman insanların dahi adeta “idam isterük” hezeyanına kapıldıklarını izledikçe, bir kez daha şaşırıyorum kendime. Çünkü kimse, toplumdaki herkesin birarada barış ve esenlik içerisinde yaşayabilmek için gerekli asgari sosyal ve ahlaki normları neden içselleştiremediğini, eğitim sistemi başta olmak üzere nerelerde hata yapıldığını sorgulamaya, hataları teşhis edip çözüm önerileri ortaya koymaya meraklı değil. Aksine herkes toplumsal histeriye ayak uydurarak kelle istemeye meraklı. Böyle olunca da, yönetenler için sihirli bir değnek misali ceza silahına başvurmak, yalnızca şehvetle yerine getirilecek bir görev değil ancak aynı zamanda toplumla bütünleşmenin ve takdir görmenin temel araçlarından birine dönüşüyor haliyle.
Özetle, bu çocukların bu soytarılığa imza atmasına sebep olan yanlışlar nelerdir, biz nerede hata yaptık da bunlar oluyor, diyebilecek olgunluğa ulaşamadan; her daim tutuklayarak, hapse tıkarak, cezalandırarak, sorunu çözmek yerine mış gibi yaparak, yolumuza devam ediyoruz. Hep yapageldiğimiz gibi…