DÜNYAYI BULDUĞUNDAN DAHA İYİ BIRAKMAK, “HOŞÇA KAL” DEDİĞİNİZ KİŞİYİ, KAPISINI KAPATTIĞINIZ ODAYI, BULDUĞUNUZDAN DAHA “İYİ” BIRAKMAKLA BAŞLAR.
Geleceğin daha iyi olması bir doğa yasası değildir. Gelecek daha kötü de olabilir, Zweig bunu farketmenin ağırlığı nedeniyle intihar etmişti.
Ama Camus hep söyledi: Daha iyi ve güzel bir yaşantılar ağı seçilebilir. “Yaşamın önceden verilmiş bir anlamı yoksa, yaşamaya değer mi?” sorusuna Camus’nun yanıtı evettir. Çünkü anlamın kozmik olarak verilmemiş olması, yaşamın değersiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, insanın özgürlüğü burada başlar. Hazır bir anlam bulmak yerine, yaşayarak, seçerek, direnerek ve deneyimleyerek anlam üretiriz.
Dünya bize anlam borçlu değildir; ama biz birbirimize yaşama ve seçimlerimize karşı sorumluyuz.
Bağlantısallık ve Yaşamdaşlık açısından Camus’yu şöyle okuyabiliriz: Evren bize “neden yaşamalıyız?” sorusunun hazır cevabını vermeyebilir; fakat ilişkilerimiz, seçimlerimiz ve ortak mücadelelerimiz yaşamı anlamlı hale getirebilir. Yani anlam yukarıdan verilmez; bağlantılar içinde üretilir. Camus için yaşamın büyüklüğü, sonsuz bir anlam bulmakta değil, sonlu ve kırılgan bir dünyada yine de “evet” diyebilmektedir.
Düşüncelerinize dikkat edin, gerçekleşebilirler!
Her seçim bazı yolları açar, bazılarını kapatır.
Her bağlantı bazı olasılıkları güçlendirir, bazılarını zayıflatır.
Ve bağlantılı bir dünyada hiçbir seçim yalnız bize ait değildir.
Bu yüzden gelecek tek bir çizgi değil, sürekli yeniden örülen bir ihtimaller ağıdır.
#Penceremdenİstanbul
Ruhun sessizce olgunlaştığı üç büyük erdem vardır: bekleyebilmek, bırakabilmek ve kalabilmek.
Bekleyebilmek, henüz açmamış bir çiçeği zorla tomurcuğundan koparmamaktır. Her şeyin kendi mevsimi olduğunu bilmek, zamanı düşman değil, öğretmen yapabilmektir.
Bırakabilmek, artık ruhuna yük olanı yanında taşımamaktır. Çünkü bazı kapılar anahtarla değil, avuçlarını açtığında aralanır. İnsan, kaybettikleriyle değil; vazgeçemedikleriyle ağırlaşır.
Kalabilmek ise en zor sanattır. Acının ilk rüzgârında kaçmamak, belirsizliğin karanlığında kendini terk etmemek, fırtına geçene kadar kendi içindeki ateşi söndürmeden bekleyebilmektir.
Hayat bizi defalarca sınayacak. Bazen bekleterek, bazen eksilterek, bazen de sessizliğin ortasında tek başımıza bırakarak…
Ve belki de ruhun gerçek gücü, hiçbir zaman düşmemekte değil; düştüğü her yerden biraz daha derin, biraz daha bilge ve biraz daha hafif kalkabilmektedir.
Çünkü insanı ayakta tutan şey, kaslarının kuvveti değil; ruhunun eğilip kırılmadan yeniden doğrulabilme kudretidir.
YAPAY ZEKÂ, BEYİN VE YAŞAMIN AĞI (2/2)
Bir uygarlığı ileri taşıyan şey kaynakları değil;
kaynaklar arasındaki bağlantıları kurabilme yeteneğidir.
Bu nedenle Yaşamdaşlık Kültürü yalnızca etik bir öneri değildir.
Yaşamın çalışma biçiminin kültürel karşılığıdır.
Sonuç: Yaşamın Yapıtaşı Atom Değil, Bağlantısallıktır.
Bu makale yapay zekâ hakkında görünse de aslında çok daha büyük bir soruya işaret ediyor:
Karmaşıklık nasıl oluşur?
Anlam nasıl ortaya çıkar?
Zekâ nereden gelir?
Bu sorulara verilen yanıtı tek bir tez cümlesinde toplamak mümkündür:
Zekâdan kültüre, canlılıktan uygarlığa kadar tüm karmaşık sistemlerin temel kaynağı, parçaların kendisi değil, aralarındaki ilişkilerin oluşturduğu bağlantısal örgütlenmedir.
Ne beyinde düşünceyi tek bir nöronda bulabiliyoruz.
Ne de yapay zekâda zekâyı tek bir parametrede.
Çünkü anlam, işlev ve yaratıcılık ancak bağlantılar belirli bir düzen ve yoğunluğa ulaştığında ortaya çıkıyor.
Bağlantısallık Bilimi’nin diliyle söylersek:
Yaşamın yapıtaşı atom değildir; ilişkidir.
Enformasyon değerini bağlantılar içinde kazanır, ağlar ise yeni gerçeklik katmanları üretir.
Bu nedenle yapay zekâ çağının en derin dersi yalnızca makinelerin nasıl öğrendiği değildir.
Asıl ders, yaşamın her düzeyde aynı ilkeyle işlediğini fark etmektir:
Bağlantılar güçlendikçe anlam derinleşir, anlam derinleştikçe yeni olanaklar doğar.
Belki de geleceği belirleyecek olan, sahip olduğumuz parçaların sayısı değil; kurabildiğimiz ilişkilerin niteliğidir.
YAPAY ZEKÂ, BEYİN VE YAŞAMIN AĞI (1/2)
Bağlantısallık Bilimi Perspektifinden Yeni Bir Paradigma
Bilim tarihi zaman zaman bazı kavramları yeniden düşünmek zorunda kalır.
Atomun bölünemez olmadığı,
genlerin yalnızca DNA dizilerinden ibaret bulunmadığı,
evrenin durağan olmadığı nasıl anlaşıldıysa;
bugün de zekânın yalnızca tek tek bileşenlerin toplamı olmadığı giderek daha açık biçimde görülüyor.
Neuron dergisinde yayımlanan yeni bir makale (künye ekteki mesajda), yapay zekâ ile beyin bilimlerinin kesişim noktasında duran önemli bir soruya odaklanıyor:
Zekâ nerede ortaya çıkar?
Nöronlarda mı?
Yapay sinir ağlarındaki parametrelerde mi?
Yoksa bunların oluşturduğu daha üst düzey örgütlenmelerde mi?
Makalenin yanıtı oldukça net:
Zekâ, tek tek parçaların içinde değil, parçalar arasındaki ilişkilerden doğan yeni örgütlenme düzeylerinde ortaya çıkmaktadır. (ScienceDirect)
Bu sonuç, aslında Bağlantısallık Bilimi’nin uzun süredir dile getirdiği temel ilkeyle büyük ölçüde uyumludur:
Varlıkların anlamı parçalarında değil, bağlantılarındadır
Şemalar: Yaşamın Bilgi Örüntüleri
Makalenin merkezinde “şema” (schema) kavramı bulunuyor.
Şema; tekrar eden deneyimlerden ortaya çıkan,
geleceği anlamlandırmayı kolaylaştıran,
soyut bilgi örgüleridir.
İnsan beyni yaşadıklarından şemalar oluşturur.
Bir çocuk yüzlerce farklı köpek görür ve sonunda “köpek” kavramını öğrenir.
Bir cerrah binlerce ameliyat deneyiminden sonra yalnızca anatomiyi değil, ameliyatın örüntüsünü de görmeye başlar.
Bir müzisyen notaları değil, melodik yapıları algılar.
Şema tam olarak budur:
Bilginin bağlantılarından ortaya çıkan yeni bir organizasyon düzeyi.
Makalenin dikkat çekici yanı, benzer süreçlerin büyük yapay zekâ modellerinde de ortaya çıktığını göstermesidir.
Yapay zekâ milyonlarca örnek üzerinden eğitildikçe yalnızca veri depolamaz.
Veriler arasındaki ilişkileri öğrenir.
Ve sonunda bu ilişkilerden yeni soyut yapılar oluşur. (ScienceDirect)
Bağlantısallık Bilimi Ne Söylüyor?
Bağlantısallık Bilimi açısından bakıldığında burada şaşırtıcı olan hiçbir şey yoktur.
Çünkü yaşamın temel özelliği budur.
Bir hücreyi oluşturan moleküller tek başlarına canlı değildir.
Canlılık, onların kurduğu ağdan ortaya çıkar.
Bir nöron düşünmez.
Düşünce, nöronların oluşturduğu bağlantısallıktan doğar.
Bir insan tek başına kültür yaratamaz.
Kültür, insanların oluşturduğu toplumsal ağlardan doğar.
Yaşamın her ölçeğinde aynı ilke görülür:
Yeni özellikler parçaların toplamından değil, ilişkilerinden ortaya çıkar.
Bilim buna emergence (belirme) diyor.
Bağlantısallık Bilimi ise bunu yaşamın temel örgütlenme ilkesi olarak görüyor
Beyinden Yapay Zekâya
Makale, yapay zekâ ile beyin arasında yeni bir ortak dil kurulabileceğini savunuyor.
Bu ortak dilin merkezinde “soyutlama düzeyleri” bulunuyor.
Bir beyni yalnızca iyon kanalları düzeyinde açıklamaya çalışmak nasıl yetersizse;
bir yapay zekâyı yalnızca milyarlarca parametrenin toplamı olarak görmek de yetersizdir. (ScienceDirect)
Çünkü anlam daha yukarıdaki organizasyon katmanlarında ortaya çıkar.
Bu durum nörobilim açısından da önemlidir.
Son yıllarda hipokampusun deneyimlerden soyut temsiller oluşturduğunu gösteren çalışmalar yayımlanıyor. İnsan beyni yalnızca olayları depolamıyor; olaylar arasındaki ilişkileri de kodlayarak bilişsel haritalar oluşturuyor. (Nature)
Başka bir ifadeyle;
beyin gerçekliği fotoğraf gibi kaydetmiyor.
Gerçekliğin bağlantı haritalarını oluşturuyor
Yaşamdaşlık Kültürü Açısından Anlamı
Burada Yaşamdaşlık açısından önemli bir sonuç ortaya çıkıyor.
Eğer zekâ bağlantılar içinde ortaya çıkıyorsa;
insanlığın geleceği de yalnızca bireysel başarılarla açıklanamaz.
Bilginin,
kültürün,
ekonominin,
bilimin,
hepsi ağlar içinde gelişir.
Bir üniversiteyi değerli yapan binaları değildir.
İnsanları arasındaki bilgi akışıdır.
Bir şehri yaşatan yolları değildir.
İnsanların kurduğu ilişkilerdir.
@bozyagmur075 Yağmur bu kurguda mantık hatası mı var yoksa erkek arkadaşının IQ'sunda mı eksiklik... madem ruju senden önce buldu ve o rujdan haberi var da neden imha etmeyip arkadaşıyla senaryo çalıştılar?... anlatırsan sevinirim...
Saye, Farsçada “gölge” demektir. Sayende ise “senin gölgende” anlamına gelir.
Sayende özgürüz,
sayende karanlıkta kalmıyoruz.
Sayende okuyoruz,
sayende söz hakkımız var.
Her şey senin sayende🇹🇷
Bu yazımı herkese yayın lütfen:
Bu Dünyadaki (hangi Irktan, hangi Dinden olursa olsun) her 100 insandan:
1) 40 tanesi KATİL olma potansiyelinde. Eğer hiçbir kameranın çekmediğini bilse bıçağı sokacak PİSLİK, kafayı kesecek PİSLİK, tetiği çekecek PİSLİK.
2) Geriye kalanın 30 tanesi SAPIK olma potansiyelinde. Eğer hiçbir kameranın çekmediğini bilse her türlü sapıklığı yapacak PİSLİK. Çocuğa yeltenecek PİSLİK.
3) Geriye kalanın 20 tanesi HIRSIZ olma potansiyelinde. Eğer hiçbir kameranın çekmediğini bilse her türlü hırsızlığı yapacak PİSLİK. Hak yiyecek PİSLİK.
4) Geriye kalanın 7 tanesi DOLANDIRICI olma potansiyelinde. Çoğu, kameralar çekse de çekmese de Dolandırıcı PİSLİK.
5) Sona kalan 3 Kişi İYİ olma potansiyelinde. Ama bu 3 kişinin 2’si de kanunlardan KORKTUĞU için zorlaya zorlaya iyi.
6) En sona kalan 1 kişi TEMİZ ve İYİ kalpli… Her 100 kişiden sadece 1 tanesi İYİ…
O BİR kişilerden biri siz iseniz sizin gibileri bulun. Sımsıkı sarılın ve birbirinizi bu ŞEYTANLARDAN koruyun.
Ha bu arada her hangi bir kökenin, ırkın, mezhebin daha İYİ veya daha KÖTÜ olduğunu iddia edenler de muhtemelen kendi toplumunun KÖTÜLERİNDEN…
Her ırk, köken, inanç veya mezhep de bu 99 tane PİSLİK var.
Dünyanın bu kadar PİS ve ŞEYTANİ bir yer olduğunu 40 yaşımdan sonra anladım. Ailemin beni bu kadar SAF ve kapalı kutu içinde yetiştirmesine biraz kızgınım. Allahtan MATEMATİK kafam var kendimi koruyabildim.
Tüm İYİ insanlar: Kendinizi, sevdiklerinizi, çocuklarınızı ve diğer iyi insanları KORUYUN.
Saflarınıza çekilin ve ŞEYTAN Pisliklerden uzak durun 😔😔😔
Çok sık soruluyor: Hakikat ile gerçek arasında ne fark var. Yanıtı:
Gerçeklik (reality), olan bitenin çıplak toplamıdır: yaşanan olaylar, görünen olgular, ölçülebilen veriler, inkâr edilemeyen maddi durum. Bir binanın yıkılması, bir ekonominin daralması, bir bedenin yaralanması gerçektir. Gerçeklik, tanığa ihtiyaç duymaz; oradadır ve çoğu zaman suskundur. Ama suskunluğu masum değildir. Çünkü gerçeklik tek başına konuşmaz; ona anlam veren, onu yorumlayan ve onu bir bütün hâline getiren bir bilinç olmadıkça, sadece dağınık bir manzara olarak kalır. Bu yüzden gerçeklik, çoğu zaman güçlülerin istediği gibi çerçevelenir; saklanır, bölünür ya da sıradanlaştırılır.
Hakikat (truth) ise gerçeğin ahlakî ve zihinsel yüzleşmeye dönüşmüş hâlidir. Hakikat, sadece “ne oldu?” sorusuna değil, “neden oldu?”, “kim sorumlu?” ve “bununla ne yapacağız?” sorularına verilen cevaptır. Bu yüzden hakikat rahatsız eder; çünkü ilişkileri, niyetleri ve sorumlulukları açığa çıkarır. Hakikat, gerçeği adlandırır, bağlama yerleştirir ve sessiz olanı konuşturur. Gerçeklik inkâr edilebilir; ama hakikat bastırıldığında çürür, bastırıldıkça geri döner ve sonunda toplumun vicdanında patlar. Bu nedenle iktidarlar çoğu zaman gerçeği yönetir, ama hakikatten korkar.
"Hakikat sonrası" siyaset tam da burada başlar. Türkiye’de sorun, insanların neyin doğru olduğunu bilmemesi değil; doğrunun kamusal bir risk hâline gelmesidir. Hakikat konuşulduğunda bedel doğuruyorsa, sessizlik siyasetçe ödüllendirilen bir erdeme dönüşür. Hakikat özgür bir kamusal alana ihtiyaç duyar; o alan daraldığında hakikat geri çekilir, yerini “güvenli inanışlar” alır. Bu koşullarda insanlar artık “ne oldu?” diye sormaz, “buna inanmak bana neye mal olur?” diye düşünür. İşte bu eşik geçildiğinde siyaset, iktidarın yönetimi olmaktan çıkar; hakikatin tasfiyesi üzerine kurulu bir tahakküm tekniğine dönüşür. Türkiye’de algı yönetiminin asıl başarısı, insanları yalana inandırmak değil; hakikatin peşine düşmekten vazgeçirmektir.
DÜNYA ÖLÇÜSÜNDE BAŞARILI OLANLAR, ERKEN DÖNEMLERDEN İTİBAREN BAŞARI GÖSTERENLERDEN DEĞİL, FARKLI DİSİPLİNLERDE DEMLENEREK GELENLERDEN ÇIKIYOR👇
Erkenden başarı gösteren dikey zihinlerdense, yavaşça gelişen küresel zihinler uzun dönemde daha yüksek başarılar elde ediyorlar
Yazarlar; bilim, müzik, spor ve satranç gibi farklı alanlarda dünya çapında başarıya ulaşmış 34 binden fazla yetişkin üst düzey performans sahibine ait verileri inceleyerek, yeteneğin kökenine ve gelişim dinamiklerine dair ortak örüntüler ortaya koymaktadır.
Çalışmanın temel bulgularından biri, genç yaşta olağanüstü performans gösteren bireylerle yetişkinlikte dünya çapında zirveye ulaşan bireylerin büyük ölçüde aynı kişiler olmamasıdır. Örneğin, genç yaşta dünyanın en iyi satranç oyuncuları arasında yer alan bireylerin yaklaşık %90’ı, yetişkinlikte aynı düzeyde yer almamaktadır. Benzer biçimde, üstün akademik başarı gösteren lise öğrencileri ile ileride en üst düzey bilim insanları olan kişiler de büyük oranda farklıdır.
İkinci önemli bulgu, erken dönemde yüksek performans göstermenin, yetişkinlikte en üst düzey başarıyla genellikle ters ilişkili olmasıdır. Nobel ödüllü bilim insanları, dünya çapında müzisyenler, sporcular ve satranç ustalarının çoğu, çocukluk ve gençlik yıllarında akranlarının gerisinde performans sergilemiştir.
Üçüncü olarak, erken başarıyı öngören faktörlerle yetişkinlikte dünya çapında başarıyı öngören faktörlerin farklı olduğu gösterilmektedir. Genç yaşta öne çıkan performans; yoğun tek-alan odaklı çalışma, az disiplinlerarası deneyim ve hızlı erken ilerleme ile ilişkilidir. Buna karşılık, yetişkinlikte dünya çapında başarı; daha sınırlı tek-alan çalışması, geniş disiplinlerarası deneyim ve yavaş ama kademeli gelişim ile ilişkilidir.
Makale, bu bulgular ışığında yetenek gelişiminin evrensel ilkelere dayandığını savunmakta ve erken uzmanlaşmayı merkeze alan elit eğitim ve yetenek seçme sistemlerinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, bilimden sanata ve spora kadar birçok alanda insan potansiyelinin daha sağlıklı ve sürdürülebilir biçimde geliştirilmesine katkı sunabilir.
YAŞAMLA HEMHAL OLMANIN DOĞASI OLARAK “İYİLİK”
İtibar (ya da şöhret) başkalarının insanı nasıl gördüğüdür; haysiyet ise insanın kendisini nasıl görüp anlamlandırdığı..
“İyilik”, itibar ya da şöhretle değil doğrudan haysiyetle alakalı..
İyilik de aslında yapılanla değil yapanla ilişkili.. İyilik yapan kişi, yapılanın bunu hakedip etmemesiyle değil, bunu yapmanın ‘yaşamın akışı gereği’ olmasıyla ilgilidir.
Haysiyeti gereği..
Yani iyilik, yapanla yapılan arasındaki bir etkileşimden çok, yaşamla yapan arasındaki bir ilişkidir.
#Penceremdenİstanbul
MIT mezunu mühendis Tomás Vega, felçli bireylerin yalnızca dilleriyle telefon, tablet ve bilgisayar kontrol etmesini sağlayan bir cihaz geliştirdi.
Ağız tavanına yerleştirilen bu cihaz, kablosuz bir trackpad gibi çalışıyor. Gerçek bir teknoloji devrimi.
🎈ENFORMASYON, YAŞAMIN, (MADDE DAHİL) HER VAROLUŞ KODLAMASININ YAPI TAŞIDIR
Her bilgi işleyen her sistem er-geç zeka üretir.
Yaşam içindeki her şey bir varoluş kodlamasıdır. Yaşam ağındaki enformasyon sistemlerinin karmaşıklık yelpazesindeki yerine göre, az ya da çok her varoluş kodlaması zeka üretir. İster inorganik madde, ister organik bir kimyasal, ister hücre, organ ya da sosyal sistemler, ister dünya dediğimiz gezegen…her enformasyon işleyen sistem zeka üretir.
Bu nedenle yaşamın yapı taşı atom değil enformasyondur.
Zeka, aslında ‘maddeden’ doğar. (Intelligence is an emergent property of matter.)
Ve bu durum (Schrödinger’in düşündüğünün tersine) fizik kanunlara uygundur, termodinamiğin ikinci yasası (Schrödingerin anladığı tarzda değil ama) Ilya Prigogin’e göre ve aşağıda👇yazıldığı tarzda, ‘emergent-kendini farklı bir formda dönüştürerek yeniden oluşturma’ ilkesine göre şekillenmekte.
Sistemlerin farklı enformasyon bağlantısallıkları kurarak farklı formlara dönüşmelerinin yüksek entropi oluşturmalarının termodinamiğin ikinci yasasına aykırılığı yoktur.
Yaşamak demek bilgi işleyebilmek demektir; ister atom olarak, ister DNA, ister cilt hücresi, ister eğrelti otu, ister sınıf, ister toplum…
Bilgi işleyen sistemler zihin üretiyorlar. Ancak bir kez üretilen ‘zeka’ artık onu üreten organizmaya değil yaşamın bütünlüğüne ait bir ‘varlık’ haline geliyor.
Yani (insan için) zihin, beynin bir fonksiyonu, ama bilinç esas olarak biyolojik bilgi sistemi olan beynin değil, yaratılan zihnin yaşamla etkileşimi, onu “anlamlandırması ya da onunla anlamlanması” sonucunda gerçekleşen esas olarak beyne değil “yaşama ait bir akışın” adı.
Bu enformasyon matematiği-nörobilim kökenli ilkeler bağlantısallık bilimini yaratmaktalar. Ve işte bu yeni bilimin #YAŞAMDAŞLIK olarak adlandırdığımız yeni bir uygarlık modellemesi yaratabilme ihtimali var.
Bu ihtimal merak, iyilik ve yaratıcılık üzerinden ve sahip olmak yerine yaşamı anlamlandırmak amacı ile şekillenecek.
Şimdi dönüp kendi yaşamınıza bir de bu gözle bakın, her şey çok farklı değil mi? (Değilse gelecekte bu zor metni lütfen bir kez daha okuyun.)
#Penceremdenİstanbul
BERRAK BİR GÖNÜL,
OYNAŞAN BİR ZİHİN
VE GÜN IŞIĞI..
Duyu organlarımız, görür işitir..
Beyin öğrenir
Zihin anlar
Bilinç anlamlandırır
Bilinç; zihnin, yaşamı anlamlandırma ve yaşam tarafından anlamlandırılma sürecidir
Bilinci oluşturan, zihin ve yaşam etkileşimi, ‘yaşantılar’ üzerinden akar
Yaşantılar, yaşamın zihinler ile “anlaşma” dilidir
Bakanların bir kısmı görür
Görenlerin bir kısmı öğrenir
Öğrenenlerin bir kısmı anlar
Anlayanların bir kısmı anlamlandırır
“Yaşayanlar” bu anlamlandıranlar arasından çıkar
Hayatta olmak, ömür sürmek başka şey, “yaşamak” başka şeydir
"Her şey içinde bulunduğu ağ ile vardır ve onunla oluşur (anlamlanır) ve onu oluşturur (anlamlandırır)"
#Penceremdenİstanbul
#BAĞLANTISALLIK BİLİMİ ve ORHAN PAMUK’UN SHKLOVSKİ ROMAN SANATI YORUMU
Orhan Pamuk’un Shklovski üzerinden yaptığı yorum: “Rus formalist yazar Shklovski'nin -romanları Türkçeye de çevrilmiştir- kuramı, beni en çok etkileyen düşüncelerden biridir. O, hikâyeyi, olay örgüsü dediğimiz şeyi anlatmak istediğimiz noktaları birbirine bağlayan bir çizgi olarak tanımlar. Eşyaları yan yana koyarsınız; isterseniz bir tarihi, isterseniz bir insanın hayatını anlatabilirsiniz. Onları birbirine bağlayan, büyülü tutkal ise hikâyedir.”
Shklovski, hikâyeyi yalnızca olayların sıralanması değil, onları birbirine bağlayan “büyülü tutkal” olarak görür. Bu yaklaşım, bağlantısallık biliminin temel iddiası olan “ilişkilerin şeylerden daha önemli olduğu” fikrini çağrıştırır. Tek tek noktaların, nesnelerin, olayların ya da insanların bir anlamı vardır; ancak onların birbirine bağlanma biçimi, yani aralarındaki ilişki ağı, asıl anlamı ve bütünlüğü doğurur.
Bağlantısallık bilimi, yaşamın yapıtaşını tekil öğelerde değil, bu öğeler arasındaki bilgi alışverişinde, akışta ve örüntüde bulur. Pamuk’un “eşyaları yan yana koyarsınız; onları birbirine bağlayan hikâyedir” ifadesi, bu bilimin en yalın anlatımıdır. Bir insanın hayatı ya da bir tarihin akışı, yalnızca olayların dizilişiyle değil, o olaylar arasındaki bağlarla açıklanabilir. Hikâye bu bağların örülme biçimidir; aynı şekilde bağlantısallık bilimi de doğadaki, beyindeki veya toplumdaki bağ örüntülerini anlamaya çalışır.
Üstelik hikâyenin “büyülü” tutkal olarak görülmesi, bağlantısallığın yalnızca mekanik bir ağ modeli değil, aynı zamanda yeni anlamlar, yeni duygular ve yeni kültürel üretimler yaratan dinamik bir süreç olduğunu da gösterir. Nasıl ki romanlarda aynı olaylar farklı kurgularla bambaşka dünyalar açabiliyorsa, bağlantısallık da yaşamın farklı düzeylerinde yeni olasılıklar yaratır.
Sonuçta, Shklovski’nin hikâye kuramı ile bağlantısallık bilimi arasında güçlü bir akrabalık vardır: ikisi de hayatı tekil noktaların toplamı olarak değil, onları bir araya getiren bağların dokusu olarak görür. Hikâye edebiyatta neyse, bağlantısallık da bilimde odur: yaşamın anlamını taşıyan “bağların dili”.
Bilim, yaşamın matematiksel hikayesini araştırır.
Unutulmamalı ki her bütün bir başka bütünün parçası, her parça da bir başka parçanın bütünüdür..
“Gerektiğinde desteklediği siyasi partiye âidiyetinden, bağlılığından vazgeçmeye hazır olmayan biri, ülkesine gerçek mânâda sadâkat duyamaz.”
William B. Allen
Mart ayı gümbür gümbür geliyor! 🚀🔥 2 tutulma, 2 retro, Güneş-Satürn kavuşumu ve Neptün'ün Koç burcuna geçişi… Kadersel değişimler, büyük yüzleşmeler ve yeni başlangıçlar kapıda! Hazır mısınız? ⚡🔮 #MartFırtınası#BüyükDönüşüm#TutulmaSezonu