2008 sonunda Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile televizyon tartışması yaparak parladı.🙂
2009'da CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu. 🙂
Mayıs 2010'da, Deniz Baykal'ın kaset kumpası sonrası istifasının ardından, sadece 4 gün içinde kurultayda tek aday olarak CHP Genel Başkanı seçildi.🙂
2023'te iki büyükşehrin belediye başkanını Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak görevlendireceğini vaat etti.😀
2026'da ise butlan kararıyla CHP'nin başına geçip belediye başkanlarının görev alanlarını kısıtlayacağını söyledi.🙂
Özgeçmişini bir okusa ilk iş kendisine disiplin soruşturması açacak.
Kılıçdaroğlu, Salı günü yapacağı konuşmada belediye başkanlarının görevinin yerel yönetimler olduğu ve genel siyasetle fazla ilgilenmemeleri yönünde manifesto açıklayacak.
(Aytunç Erkin)
Yine kötü bir haber: TamgaTürk engellendiğinde KuzgunTV isimli bir marka yaratmıştık. KuzgunTV'nin de para kazanma özelliği Google tarafından sonlandırıldı. Nefes alacak hale gelene dek mevcut altyapıyı kullanma kararımız görüldüğü üzere imkansızmış.
Videolarda sohbet ediyoruz, kaynaşıyoruz. Kesmek niyetinde değilim. Ancak TamgaTürk'ü aylık bir dergiye dönüştürme kararımı kesinleştirdim. Bizi herhangi bir platformdan destekleyen herkese doğrudan ulaşıp onları doğal abonemiz yapacağız. Ayrıca satış noktalarında bizi bulabileceksiniz. Öyle olmuyorsa böyle, böyle olmuyorsa şöyle - Temiz Türklerin sesi olmaya devam edeceğiz.
Bayram öncesi arkadaşlara "artık düzene girdi, dertlerimizi çözdük" dedim ve yine kötü haber geldi. Bu da talihsiz serüvenler dizimizde kayıtlara geçsin.
YouTube destekçilerimiz artık aşağıdaki bağlantıyı kullanarak bizi destekleyebilirler. Sizden ricam lütfen bunu paylaşın, eski destekçilerimize mutlaka ulaşmamız gerekiyor.
https://t.co/z1posen5S8
Luce bizim için bir başkaldırıdır. Seneler sonra 100. yılımızda gelen şampiyonluğun ve Avrupada başarının mimarıydı operasyona uğramasak onun liderliğinde senelerce lige ambargo koyacaktık fakat kirli düzen izin vermedi gitmek zorunda kaldı. Bizde yapacaklarını daha sonra Shaktar' da yaptı çok başarılı oldu. Hoşçakal futbolun profesörü 🖤
Spoiler Alert #SoulMates
Bu dizi yakın bir gelecekte geçiyor. %100 bilimsel bir eşleşme testi var.
Test ruh eşini söylüyor.
Onaylı. Kesin.
Ve işte tam burada dilemma başlıyor.
1. Bölüm için konuşuyorum:
Dizide başroller evli,
Kimse perişan değil.
Evler düzgün.
İlişkiler fena değil.
Hayat… idare eder.
Ve tam da bu yüzden huzursuz edici.
Çünkü test şu soruyu sokuyor zihne:
"Ya daha iyisi varsa?" 😱
Romantik bir vaat değil bu.
Ahlaki bir pusu.
İnsan zihni şöyle çalışıyor:
"Eğer mutsuz olsaydım, değişmek haklı olurdu.
Ama mutluyken değişmek… suç gibi."
Ve bu duygu insanı içten içe kemiriyor.
Ya yanlış seçim yaptıysam?
Ya eksik yaşadıysam?
Ya potansiyelimi harcadıysam?
Bu sorularla yüzleşmek zor.
Onun yerine teknolojiye soruyoruz:
“Bir yerlerde ruh eşim var mı?”
“Beni biri tamamlıyor mu?”
Çünkü cevap hazır olursa,
sorumluluk da bizden çıkar.
Özgürlük sadece seçim yapmak değildir, seçimin sonuçlarını kabullenebilmektir.
Ama testi yaptırınca şunu diyorsun:
"Ben seçmedim. Ruh eşim bana verildi."
Bu rahatlatıcıdır.
Ama insan böyle büyümez.
Evli ve çocuklu başrol, önceleri
testi yaptırmaya cesaret edemiyor.
Ama evli bir arkadaşı testi ondan önce yaptırınca, ona şunu söylüyor:
Bencilsin!
Fakat bu bir ahlak tepkisi değil.
Psikolojik bir savunma.
"Ben cesaret edemiyorum.
Sen ediyorsun."
Aslında kızdığı kişi arkadaşı değil.
Kendi bastırdığı ihtimal.
Sen yapınca, benim bastırdığım şey görünür oldu.
Sonunda herkes doğasına yeniliyor.
Test yapılıyor.
Evlilikler bitiyor.
Ruh eşleriyle yeni hayatlar kuruluyor.
Ama vaat edilen mutluluk gelmiyor.
Ve dizi şunu dedirtiyor:
Hayat, doğru eşleşmeden ibaret değil.
Doğru birlikte yaşanmışlıktan ibaret.
Algoritma doğruyu bilir.
Ama anlamı bilmez.
Uyumu ölçer.
Benzerliği hesaplar.
Mutluluk olasılığı çıkarır.
Kimle daha az acı çekersin? der.
Ama insan,
"Hangi acı beni ben yaptı?" diye yaşar.
%100 bilimsel hesaplama bu yüzden eksiktir.
Çünkü insan
Lineer değildir.
Tutarlı değildir.
Aynı kişi olarak kalmaz.
Algoritma seni dondurur.
İlişki ise seni eğer, büker, değiştirir.
Ve bazen seni sen yapan şey tam da budur.
İnsan seçim yaparken sadece
kiminle mutlu olacağını değil,
kiminle dönüşeceğini seçer.
Ve bu yolculuk,
bir algoritmanın asla ölçemeyeceği kadar değerlidir.
Seküler milliyetçiler şöyle, seküler milliyetçiler böyle... Irkçı, din düşmanı, faşist, radikal... Şu sıralar böyle lafları sıralamak moda oldu.
En son sıralayanlar, kendine "solcu" diyenler. Bizi itham etmede en ileri gidenler de onlar. Neden böyle sinirliler, dengeleri bozulmuş halde yaylım ateş açmaya kalkıyorlar? (Tabii, kuş saçmasıyla.)
Çünkü zeminlerini kaybettiler. Çünkü cumhuriyetçilik yapmadılar. Vatandaşlık esasını savunmadılar. Etnisite, mezhep vb. vurgulu siyasi diskur hoşlarına gitti. Bu post-modern delilikte mevcut düzeni yıkacak bir koçbaşı gördüler, ona misyon yüklemeye kalktılar. Ağızlarından umum etnisitenin ve mezhebin, dinin adı düşmedi. Bunun "vatandaş"ı ortadan kaldıracak bir zehir olduğunu fark etmediler bile.
Şimdi "madem vatandaş olmak istemiyorsun, git kul ol" tavrı onları ürkütüyor. Bekledikleri bu değildi - sosyalist bir tepkiydi. Halbuki Türk milliyetçileri, şu talihsiz coğrafyanın ortasında yegane medeni yaşam pratiğinin neden Türkiye'de mümkün olduğunu biliyorlar. O yüzden cumhuriyet esaslarına, vatandaşlığa, yani TÜRKLÜĞE daha fazla sarıldılar. Şimdiye dek kendini milliyetçi olarak tanımlamayanlar bile, millet olmadan vatandaş olunmayacağını, her birimizin bir kötüye kul olacağını gördüler ve milliyetçi oldular.
Hayal kırıklığı insanı böyle konuşturur. Aldırmayınız. Biz, Türk olmanın halk-devlet ilişkisini vatandaş lehine bozduğunun farkındayız. Bizi etnik ağalıklarla marabalaştıracak zehri sağdan verdiklerinde de içmedik, soldan verdiklerinde de.
Ben bir Türk'üm ve bu ülke benim. Hakkımı istiyorum. Hakkımı almak için ağaya, şeyhe, dedeye, reise ihtiyacım yok. Bu kadar basit.
@jimithekewl "Faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir."
Her linçten sonra benzer cümleleri kurarken bunu yeniden fark ediyoruz. :)
https://t.co/UruY53fzXr
Stefan Zweig, Farewell to Europe
1936 Arjantin'inde gazeteciler, Stefan Zweig'ı Hitler karşıtı açıklamalar yapmaya zorluyor. Sessiz kaldığı için de onu korkaklıkla suçluyorlar.
Bugün bizim gündemimizle (bi tık) paralellik var:
sessiz kalan her sanatçı, akademisyen hatta stand upçı linçleniyor malum.
Filmde de, gazetecilerin Hitler karşıtı sözler beklemesine rağmen, kendisi de Almanya'dan kaçmış Zweig şöyle diyor:
"Hiçbir ülkenin aleyhinde konuşmayacağım. Avrupa'nın bir gün sınırların kalktığı barışçıl bir birlik olacağına inanıyorum. Ama bunu kendi ömrümde göremeyeceğim."
Yani sustu, ama nasıl sustuğu önemli. Bugünkü suskunlukların çoğu: "Kontratım yanar mı?" "Tutuklanır mıyım" "Markalar işbirliklerim yanar mı?" sorularına yaslanıyor.
Zweig ise yakalanma riski yokken Okyanusun öte tarafında bir ütopyaya yaslandı.
O suskunluk korkaklık değil, geleceğe yazılmış bir nottu. Herkes bağırmaz. Kimisi fısıldar. Ama duymak isteyen duyar. Zweig ne apolitikti ne de tarafsız. Sadece yüksek sesle değil, yüksek seviye ile konuştu.
Brecht, Mann, Remarque gibi çağdaşları sistemle savaşırken, Zweig insanı anlatmayı seçti. Mesela, Satranç kitabında kör göze politik eleştiri yapmıyor ama faşizmin insan zihnini nasıl işkenceye maruz bıraktığını sessizce ama delici bir şekilde anlatıyor. Bir çok kitabında savaş psikolijisini, felç olmuş vicdanları, faşist baskıların psikolojik izdüşümlerini anlatıyor. Onun faşizmle mücadelesi, insan ruhunun en savunmasız anlarını yazıya dökerek bir hafıza inşa etmekti. Entelektüel direnişi, gürültü değil derinlikti. Bugün herkes bir şey söylemek zorunda hissediyor. Söylemeyenleri de zorbalıyor. Hangisi doğru ben de bilmiyorum.
Ama asıl tehlike ne dersen?
'Düşünmeden konuşmak' herhalde.
İnsanlık tarihi yalnızca iz bırakanların değil, o izi taşıyanların da tarihidir.
İz bırakma fetişi biraz modern kibirdir.
Herkes heykel, kitap, şirket ya da ideoloji bırakmak zorunda değil.
Ama herkes bir izden geçer.
Ve o iz, taşındığı bedende, zihinde, davranışta yeniden şekillenir.
Bir öğretmenin tek bir cümlesi,
bir dostun tam zamanında susması,
birinin ilk kez "yalnız değilsin" demesi…
Bunların hiçbiri arşivlerde yer almaz.
Ama insanlık tam da bu görünmez temaslarla ilerler.
Yüz yıl sonra adın unutulabilir, evet.
Ama bugün birinin yükünü hafiflettiysen,
birinin düşünme biçimini genişlettiysen,
birinin hayata bir santim daha cesur bakmasına vesile olduysan
o iz zincirleme gider.
Adın silinir; etkisi silinmez.
Asıl zavallılık geçicilik değildir.
Asıl zavallılık, "nasıl hatırlanırım?" diye yaşayıp
"kime ne verdim?" sorusunu hiç sormamaktır.
O yüzden evet:
Bu dünya hem iz bırakanların
hem de o izi alıp başka bir yere taşıyanların tarihidir.
Ve çoğu zaman, asıl belirleyici olanlar
sessizce taşıyanlardır.
Bir vakit gözüme ilişen bir laf çok şey ifade etmişti bana.
Bundan 100 yıl sonra muhtemelen adın unutulacak, torunlarının çocukları, torunların senden hiç bahsetmeyecek, yaşadığın ev yıkılmış, bulunduğun şehir değişmiş olacak. Bindiğin araba belki kaç kere eritilip başka işlerde kullanılır hâle gelecek. Dünyaya kalıcı bir eser bırakmayı başaramamış herkes gibi, mazinin tozuna karışacaksın.
Ve sen bugün, kendini çok önemli zannederek, ne kadar zavallı olduğunun farkında mısın?
Ceylan’ı sahiplenen, seven, sayan Türkiye Cumhuriyeti,
Ceylan’ı meclisine sokan Türkiye Cumhuriyeti,
Ceylan’ı böyle konuşturan yine Türkiye Cumhuriyeti!
Ama
İnsanları atasından, dedesinden başlayarak sömüren, misafirine yüzlerce oğlak çeviren toprak ağalarına tek sözün yok Ceylan!
Toprak ağalığının hâlâ hüküm sürdüğü, emekçinin, kadının, çocuğun feodal ilişkilerle ezildiği düzenle hiç yüzleştin mi Ceylan?
Senin gibi okuyamayan insanların geleceğini yok eden kirli feodal sisteme tek laf ettin mi Ceylan!
Terörden beslenenlere, bu konu olmasa, normal bir ortamda kendine asla kıdemli bir yer bulamayacak kişilerin yüzüne liyakatsizliklerini hiç vurdun mu Ceylan?
Sözde halkını savunan, ama iş paraya gelince “en kapitalist” girişimci oluveren dostlarını hiç eleştirdin mi Ceylan?
Başkasının çocuklarını dağlara rahat rahat gönderirken, Bağdat Caddesi’ndeki lüks dükkanlarından topladığı kiralarla çocuklarını yurt dışında okutan sözde yoldaşlarına posta koydun mu Ceylan?
Kaçak elektrik kullanımını meşrulaştırmak yerine; sadece bir kesim için değil, herkes için gerçek bir eğitim aydınlanmasından hiç söz ettin mi Ceylan?
“Ezilme” diye söze başlayanların, fırsatı ele geçirince nasıl ezdiklerine gözlerini çevirdin mi Ceylan?
Senin gibi konuşamayan kadınların özgürlüğünü çalan, kadınlara zulmeden eril kültürle kavgan var mı Ceylan?
Çokeşlilikten gözü dönen beyleri cesaretlendiren geleneğe tek söz ettin mi Ceylan?
Ortalama on çocuk doğuran zavallı kadınların yaşayamadığı hayatlardan ötürü ataerkil yapıyla hesaplaştın mı Ceylan?
Çocukları kadın diye yatağına alıp aslında onlara “evlilik” adı altında tecavüz eden sapkınların, sapıkların karşısına dikildin mi Ceylan?
İmam nikahlı karısına doğurttuğu 10 çocuktan sonra, kendi kuzenini ikinci eş yapan, ondan da 10 çocuk doğurtan erkeklere ne diyorsun Ceylan?
Yoksulluğu romantize eden, cehaleti kader gibi sunan, insanları “bizden–sizden” diye ayırarak kendi iktidar alanını büyütenlere bir kez olsun gerçekten “Dur!” dedin mi Ceylan?
Kendinden gördüklerinin büyük, derin hatalarıyla bir kez olsun yüzleştin mi Ceylan?
Aşiret düzenine açıkça meydan okuyabildin mi örneğin Ceylan?
Cinayeti meşrulaştıran töreye karşı savaş ilan ettin mi Ceylan?
Ortalama 15 çocuklu evlere doğan, o nedenle hiç çocuk olamamış insanımızın gerçek sorunlarına hiç baktın mı Ceylan?
Bu sorunları üreten kültürü hiç eleştirdin mi Ceylan?
Atatürk’ün ve Cumhuriyetin kazanımları olmasa başa daha neler gelirdi, hiç düşündün mü Ceylan?
Türkiye Cumhuriyeti, bütün kötülüklere rağmen Orta Doğu batağına saplanmıyorsa, bunun nedenini kavramaya biraz olsun çalışamaz mısın Ceylan?
Böl-parçala-yönetçilerin kendilerinden başkasını sevmeyeceğini, sizleri kullandığını, onlarla iş tutulursa, geleceğin ancak kan, gözyaşı ve terden örülebileceğini anlamak bu kadar zor mu Ceylan?
Bu saydığım konular yerine kaçak elektriği konuşalım, ulusal-üniter yapıyı konuşalım; değil mi? Bu kolay çünkü.
Böylece BOP için, Büyük İsrail Projesi için, bilinçli ya da bilinçsiz sömürgecilerin yollarına taş döşemeye devam edin siz.
Aziz Sancar:"Mardinli ırgat çocuğuydum. Dedem, ağa'nın adamları tarafından öldürülüp mallarına el konulmuş. Atatürk, köyün ağasıyla birlikte ağaya yardım ve yataklık eden 21 kişiyi kurşuna dizdirmiş. İbret olsun diye 1 hafta köy meydanında kalmışlar. Köye derhal okul kurulmuş. Ninem ise veremden ölmüş. Köyümüze bir de sağlık ocağı açılmış. Okulumuzdaki Türkay öğretmen sık sık kimseye kul köle olmamamızı öğütlerdi. İşte o okulda okuyan ırgatın oğlu Aziz Sancar, Kimya ödülü olan Aziz Sancar oldum. Ey Atatürk, 'sana minnettarım. Sen ebediyet ufkunda doğan bir güneşsin.."
Yaratıcı drama geçmişim, disiplinler arası çalışmanın değerini çok erken içselleştirmemi sağlamıştı.
O yüzden bu kapsamlı araştırma beni heyecanlandırdı.
Mesele "dünya çapında olmak" değil.
Ama çalışma şunu net gösteriyor:
erken parlayanlarla, hayatın ilerleyen dönemlerinde derinlik ve üretkenlik geliştirenler çoğu zaman aynı insanlar değil.
Eğitim sistemleri özellikle bizim coğrafyada erken parlamayı sever.
Hızlı çözen, hızlı ilerleyen, hızlı ezberleyen…
Oysa bağ kurmak, farklı alanlar arasında geçiş yapabilmek,
yani çok yönlü düşünebilmek zaman ister. Ve zaman isteyen şeyler genellikle ölçülmez.
Makalede "dikey" ve "küresel" zihin ayrımı var. Tek bir alanda en iyi olmak değil mesele;
bir alanda öğrendiğini başka bir alana taşıyabilmek...
Standart sınavda parlamayabilir bu zihin. Dağınık da denebilir bazen.
Oysa o dağınıklık, zamanla:
daha geniş bir bakışa
daha yaratıcı çözümlere
daha sahici bir üretkenliğe dönüşür.
Belki de asıl mesele,
başarıyı değil çok yönlülüğü merkeze almayı yeniden öğrenmek. 💕
DÜNYA ÖLÇÜSÜNDE BAŞARILI OLANLAR, ERKEN DÖNEMLERDEN İTİBAREN BAŞARI GÖSTERENLERDEN DEĞİL, FARKLI DİSİPLİNLERDE DEMLENEREK GELENLERDEN ÇIKIYOR👇
Erkenden başarı gösteren dikey zihinlerdense, yavaşça gelişen küresel zihinler uzun dönemde daha yüksek başarılar elde ediyorlar
Yazarlar; bilim, müzik, spor ve satranç gibi farklı alanlarda dünya çapında başarıya ulaşmış 34 binden fazla yetişkin üst düzey performans sahibine ait verileri inceleyerek, yeteneğin kökenine ve gelişim dinamiklerine dair ortak örüntüler ortaya koymaktadır.
Çalışmanın temel bulgularından biri, genç yaşta olağanüstü performans gösteren bireylerle yetişkinlikte dünya çapında zirveye ulaşan bireylerin büyük ölçüde aynı kişiler olmamasıdır. Örneğin, genç yaşta dünyanın en iyi satranç oyuncuları arasında yer alan bireylerin yaklaşık %90’ı, yetişkinlikte aynı düzeyde yer almamaktadır. Benzer biçimde, üstün akademik başarı gösteren lise öğrencileri ile ileride en üst düzey bilim insanları olan kişiler de büyük oranda farklıdır.
İkinci önemli bulgu, erken dönemde yüksek performans göstermenin, yetişkinlikte en üst düzey başar��yla genellikle ters ilişkili olmasıdır. Nobel ödüllü bilim insanları, dünya çapında müzisyenler, sporcular ve satranç ustalarının çoğu, çocukluk ve gençlik yıllarında akranlarının gerisinde performans sergilemiştir.
Üçüncü olarak, erken başarıyı öngören faktörlerle yetişkinlikte dünya çapında başarıyı öngören faktörlerin farklı olduğu gösterilmektedir. Genç yaşta öne çıkan performans; yoğun tek-alan odaklı çalışma, az disiplinlerarası deneyim ve hızlı erken ilerleme ile ilişkilidir. Buna karşılık, yetişkinlikte dünya çapında başarı; daha sınırlı tek-alan çalışması, geniş disiplinlerarası deneyim ve yavaş ama kademeli gelişim ile ilişkilidir.
Makale, bu bulgular ışığında yetenek gelişiminin evrensel ilkelere dayandığını savunmakta ve erken uzmanlaşmayı merkeze alan elit eğitim ve yetenek seçme sistemlerinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, bilimden sanata ve spora kadar birçok alanda insan potansiyelinin daha sağlıklı ve sürdürülebilir biçimde geliştirilmesine katkı sunabilir.
Mustafa Süleyman, The Coming Wave adlı kitabında yapay zeka ve sentetik biyolojinin yalnızca etik ve güvenlik boyutlarını değil; eğitim, tarım, sağlık, enerji gibi temel alanlara entegrasyonunu da tartışıyor. ilginç ama kitaptaki şu bölüm bana yine Atatürk'ün vizyonunu hatırlattı:
"Like AI, genetic engineering is a field in blistering motion... CRISPR use cases are multiplying... These will create crops that are resistant to drought and disease, boost yields, and help enable the production of biofuels at scale."
tarımda genetik mühendislik ve CRISPR teknolojisiyle kuraklığa dayanıklı, yüksek verimli, biyoyakıt üretimine uygun ürünler geliştirme vizyonu...
Rudolf Diesel, 1900'de dizel motorunu ilk kez yer fıstığı yağıyla çalıştırmış ancak o dönem petrol ucuz ve bol olduğu için bu fikir fazla yayılmamış.
Atatürk ise 1920'lerde tarımda makineleşme başlayınca, traktörlerin çalışabilmesi için gereken yakıtı dışarıdan ithal etmek istemeyip dünyanın ilk biyoyakıt üretimi için enerji bitkileri ekilmesi talimatını vermiş.
-Gelişmiş ülkelerin büyük kısmı bu konuda farkındalığı ve çalışmaları görece yeni sayılır.-
Tabi bu vizyon, o gün için çok ilerideydi. Bugün ise biyoyakıt biraz tartışmalı;
Büyük tarım arazisi gerekiyor
Arazileri yiyecek mi yoksa yakıt için mi ekmeli sorusu gündeme geliyor
çünkü gıda fiyatları artabiliyor
Monokültür ve su tüketimi ekolojik dengeyi zorluyor
Üretim ve nakliye zincirinde karbon salımı da az değil
Atatürk'ün ömrü, nükleer enerjinin keşfinden hemen önce sona erdi. 1938'de fisyon yeni keşfedilmişti; yani nükleer enerji henüz bilimsel bir teoriydi. Ancak onun bilimsel merakı ve ileri görüşlülüğü düşünüldüğünde, yaşasaydı büyük olasılıkla Türkiye'yi bu alanda da öncü yapardı.
Kitaba geri döndüğümüzde,
AI ve sentetik biyolojinin tarımda yaratacağı dönüşüme odaklanılıyor ama bu sistemlerin işlemesi için gerekli enerjiye dair sorular yanıtsız kalıyor. Oysa gerçek şu ki, yapay zeka destekli veri merkezleri, kuantum bilgisayarlar, sentetik biyoloji laboratuvarları ve global bilgi altyapısı muazzam bir enerji talebi yaratacak. Bu talep, yalnızca rüzgar ve güneş ile karşılanmaz. Süleyman'ın kitabında AI ve sentetik biyolojiye dair vizyon var ama bu sistemleri çalıştıracak enerji altyapısı neredeyse hiç tartışılmıyor. Nükleer enerji, yalnızca zamanında "kontrol altına alınmış teknoloji" örneği olarak geçiyor. Enerji politikalarının merkezine yerleştirmemesi, ya bilinçli politik bir tercih ya da kitabın teknoloji kontrolü temasına bağlı bir sınırlama olabilir. Ancak bilimsel verilerle sabit ki nükleer, düşük karbon salımı, yüksek verim ve baz yük kapasitesiyle en temiz ve en güvenilir enerji kaynağı.
Ki son dönemde Avrupa'da yaşanan elektrik kesintisi bunu daha da görünür kıldı. İspanya, elektrik kesintisi sonrası nükleere karşı başlattığı savaşı durdurdu.
İspanya bugün elektriğinin beşte birini nükleerden sağlıyor. Sosyalist hükümet, 2035'e kadar tüm nükleer santralleri kapatmayı hedefliyordu. Ama yaşanan blackout, bu kararı yeniden değerlendirmeye itti.
Almanya örneği daha da çarpıcı:
2023’te son üç nükleer santral kapatıldı Yerine geçici olarak kömür ve Rusya’dan gaz kaynakları devreye alındı.
Siemens ve Viessmann gibi devler,
nükleerden çekilip daha kolay pazar oluşturabilecek, devlet teşviği alabilecek alanlara kaydılar. Almanya, "Energiewende" ile yenilenebilir teknolojilerde lider ülke oldu. Güneş ve rüzgar teknolojilerini geliştirip sattı.
Ama uzun vadede işler karıştı
Elektrik fiyatları Avrupa'nın en yükseği oldu Enerji arz güvenliği düştü Rusya'ya gaz bağımlılığı arttı (ta ki Ukrayna savaşı patlayana kadar)
Şimdi şu soruları sormak gerekiyor:
Enerji bağımsızlığı derken gerçekten bağımsızlık mı kastediliyor, yoksa sadece ithalat kaleminin değişmesi mi?
Ve neden Atatürk'ün bir asır önce attığı adımların yanına bile yaklaşamıyoruz? Karar vericilerin gelecek vizyonu varsa? yanlışları model almak yerine, hem tarihi hem günümüzü yeniden okuması gerekebilir.
Ülkenin içinden geçtiği bu fantastik dönemde, @bdincaslan1 gibi bir entelektüelin varlığı önemli bir kazanç. Konuştuğu şeyin altını doldurabilen bir teorisyen; söylediklerini analitik biçimde temellendirebilen bir düşünür. Konuşmalarında analizleri, uyarıları, gerçeklikten kopmayan umut vurguları oldukça dengeli. Yer yer kullandığı ağdalı Türkçe ve akademik üslup nedeniyle geniş kitlelere ulaşmakta sınırlı kalıyor olabilir – ki bu, aslında duruşunun bir parçası ve olması gereken de bu. temsil edilemeyen, yönsüz ve yalnız bırakılmış insanlara gerçek bir ses olma potansiyeline sahip.
https://t.co/eEfiyzi0LD
Bu kitabı okumak, yalnızca bir bölgeyi değil, bir çağın nasıl inşa edildiğini anlamak için önemli.
Malcolm Harris 'in Palo Altosu, bir coğrafyanın küresel kapitalizmin merkezine nasıl dönüştüğünü tarihsel, ekonomik ve ideolojik boyutlarıyla analiz ediyor.
Başlangıçta Palo Alto, ABD'nin göz ardı edilen, kıymet verilmeyen bölgelerinden biri.
Yerli halk, binlerce yıldır doğayla uyum içinde, kendi kendine yeterek huzur içinde yaşıyor.
Sonra altın bulunuyor. Gold Rush dönemi. Yüz binlerce insan bölgeye akın ediyor. Burada devreye, dönemin mühendislik devrimi giriyor: Hydraulic Mining.
Bu sistemde, yüksek basınçlı su kullanılarak kayalar fiziksel olarak yıkılıyor ve altın parçacıkları yüzeye çıkartılıyor. Ancak bu yöntem, kısa sürede doğa katliamına, büyük bir ekosistem çöküşüne yol açıyor.
Altın madenciliği, tarımın yeniden yapılandırmasına neden oluyor. Yerli halk önce tarımsal köleye, ardından finansal bağımlıya dönüşüyor.
Bu süreçte öne çıkan kurumlardan biri: Bank of Italy.
Kitap, bu bankanın göçmenlere ve küçük üreticilere kredi vererek büyüdüğünü, zamanla da Bank of America kimliğini aldığını anlatıyor.
Bu dönüşümün altyapı ayağını Transcontinental Railroad inşaatı oluşturuyor. Demiryolu sadece bir ulaşım hattı değil, bölgenin sermaye tarafından sömürgeleştirilmesinin aracı haline geliyor.
Kitap, bu yapının temel taşı olan tüzel kişilik fikrinin ortaya çıkışını da anlatıyor. Şirketler, bu sayesin kazancı sahiplenip zararı soyut bir kurum üzerine yıkarak sorumluluktan kaçabiliyor. Ve bu şirketler medyadan hukuka, eğitimden sağlığa, altyapıdan iletişime, kültürden güvenliğe kadar her alana kollarını uzatarak "Octopus" oluyor.
Ve bu yapının ortaya çıkardığı bir ihtiyaç, Stanford Üniversitesi.
Üniversitenin kuruluş misyonu, bireysel entelektüel gelişimden çok daha öte; kapitalist sistemin ihtiyaç duyduğu teknik, disiplinli ve verimli insan kaynağını yetiştirmek üzerine kurulu. Kitap, Stanford'un ideolojik arka planına da ışık tutuyor: Kurucu kadrolar arasında yer alan kişilerin, öjeni ve biyopolitika gibi fikirleri benimsediği, bu doğrultuda toplumsal mühendislik anlayışı geliştirdiklerini aktarıyor.
1950'li yıllara gelindiğinde Stanford, savunma sanayiyle kurduğu ilişkilerle, bölgeyi sadece bir üniversite kenti olmaktan çıkarıyor. Kampüs içerisinde kurulan Industrial Park, sonraki yıllarda Silikon Vadisi adını alacak ekosistemin temelini oluşturuyor.
Kitap, Silikon Vadisi'nin bir "garaj kültürü" değil, devlet destekli stratejik planlamanın ve askeri-sivil akademi ittifakın ürünü olduğunu ortaya koyuyor. Bilgi üretiminin özgürleşmesinden çok, belli çıkarlar doğrultusunda yönlendirililmesi ve denetlenmesi söz konusu.
Tüm bu sürecin sonunda ortaya çıkan yapı, teknolojik üstünlükle ekonomik gücün iç içe geçtiği bir kontrol mekanizması.
Akabinde eğitimden sağlığa, her alandan çekilen devletin boşluğunu özel teknoloji şirketleri dolduruyor.
Artık yeni altın = "veri"
Takip eden, manipüle eden bir sistem...
Bugün Google, Apple, Facebook gibi şirketler veri toplayan, kullanıcı davranışını izleyen ve dijital reklamcılık üzerinden kar eden yapılar, küresel düzeni belirleyen normların üreticileri.
Altınla başlayan süreç; ekosistemi, finansal sistemi, eğitim modelini, şirket yapısını ve bilgi üretimini kökten dönüştürerek bugünkü dijital kapitalizmin mimarisine dönüşüyor. #PaloAlto #MalcolmHarris
Adolescence izlerken aklıma Michael Haneke'nin White Ribbon (Beyaz Bant) filmi geldi. Her iki yapım da gençliğin şekillenmesinde toplumun, ailenin ve çevrenin rolünü sorguluyor. Farklı coğrafyalarda ve dönemlerde geçiyorlar belki, ama ikisi de aynı soruyu soruyor:
Gençlik neden bu kadar karanlık? Neden şiddet eğilimli? Ve asıl suçlu kim?
White Ribbon, savaş öncesi Almanya'sında, katı ahlak kuralları ve otoriteyle kuşatılmış bir köyde geçer.
Çocuklar disiplinle, baskıyla büyütülür.
Haneke’nin filmde çizdiği atmosfer, aslında bir neslin nasıl şekillendiğini ve bu neslin birkaç yıl içinde Nazi rejimini doğuracak zihinsel ve psikolojik altyapıyı nasıl taşıdığını gösterir.
Adolescence ise, artık bireyselliğin ve liberallliğin modern çağında, internet ve sosyal medyanın gençler üzerindeki etkisini ve bu etkilerin trajik sonuçlarını ortaya koyuyor. Görünürde özgür, bağımsız, hiçbir şeyi ciddiye almayan, emojilerle iletişim kuran, kendine has bir dil ve değerler sistemi geliştiren, ironik gençler...
Ama içlerine baktığında başka bir tablo var:
Kırılganlık, kaygı, onay bağımlılığı, kabul görmeme hırçınlığı, toksik erkeklik.
Peki bu nasıl oldu? otorite yoksunluğu her zaman özgürlük anlamına değil belki de şu anlama geliyor: ilgisizlik = yönsüzlük.
Modern ebeveynlik, "Ben onu çok seviyorum, her şartta kabul ediyorum" diyor.
Ama o sevgi, rehberlikten yoksunsa, sadece bir yorgan gibi çocuğun üstünü örtüyor.
Üşümesini değil, yönünü unutmasını sağlıyor.
Ve genç, yönsüz büyüyor.
Ve bu "özgürlük", onları özgürleştirmiyor.
Aksine
Bir tür varoluşsal terk edişe sürüklüyor.
Yine de,
etkileşim hala gerçek.
Beğenilmek, görülmek, izlenmek...
Bu kuşağın "tanrısı" artık bu.
Şimdi sormak gerek:
Beyaz Bant nesli Nazileri doğurduysa
bugünün Adolescence kuşağı neyi doğuracak?
Cevap ürkütücü olabilir.
Yeni ideolojiler, dijital tarikatlar, sıfırdan anlam sunan radikal hareketler.
Ya da...
Teknokratik konformizm.
Yani yapay zekaların düşünen, bireylerin sadece uygulayan olduğu bir düzen.
Sert değil ama yönlendirilmiş.
Yumuşak bir totalitarizm ^^
Eğer ki geleceğe dair bir sorumluluk taşıyorsak şunu bilmeliyiz ki çocuk sadece sevgiyle değil; sevgiyle birlikte sağlıklı sınırlarla büyür.
Rol model ve rehber olabilecek donanımda olup, iletişim köprüleri kurup, kayboluşlarına seyirci kalmamak gerekiyor.
Yoksa ya şiddetle patlar
Ya da bir ekranın karşısında sessizce kaybolurlar.