📢 Özgür Özel, Financial Times'a yazı göndererek NATO üyesi ülkelere seslendi:
⭕ “Erdoğan artık eskisi kadar popüler değil.
⭕ Hukukun üstünlüğünün bulunmadığı bir Türkiye öngörülebilir ya da güvenilir bir ortak değildir.
⭕ Erdoğan bugün Washington'a, yarın Moskova'ya, ertesi gün Pekin'e yönelebilir; tek amacı kendi iktidarını güvence altına almak olur.
⭕ NATO Zirvesi'nde Erdoğan kendisini vazgeçilmez bir lider olarak sunacaktır.
⭕ Kısa vadeli jeopolitik hesaplar uğruna otoriter yönetimlere meşruiyet kazandırmak tarihsel bir hatadır.”
Hepimiz genellikle Fatih'te yaşayan, sosyo-ekonomik düzeyleri birbirine çok yakın, orta ve dar gelirli ailelerin çocuklarıydık.
Ben ve Müjdat Vefa Lisesi'ne Karagümrük Ortaokulu'ndan gelmiştik.
Kemal ise ortaokuldan itibaren Vefalı olmuştu.
Okulumuzu da, öğretmenlerimizi de, arkadaşlarımızı da çok sevdik.
Sevgiyi, acıyı, mutluluğu, cebimizdeki parayı paylaşmayı ve hüzünde birleşmeyi orada öğrendik.
Kemal okulundan ve arkadaşlarından ayrılmamak için Vefa'yı 11 yılda bitirdi.
Onun ne kadar iyi bir arkadaş olduğunu anlatmada sözcükler kifayetsiz kalır.
Kaybının üzerinden 26 yıl geçmiş olmasına karşın filmlerinin kuşaklar boyu ilgi görmesi de ne denli büyük aktör olduğunun kanıtıdır.
Seni her gün Müjdat'la anıyor ve çok özlüyoruz sevgili Kemal...
Mekânın cennet olsun, nurlar içinde uyu canım kardeşim.
Bu genç adamı Cumhurbaşkanı yapın!
Patara plajının kumlarını çaldılar.
Öyle üç beş kürek değil, 2 bin 168 kamyon dolusu çaldılar.
Göz göre göre talana herkes göz yumuyordu. Bir kişi hariç...
Namuslu bir orman muhafaza memuru, sessiz kalmadı, hırsızlığı yargıya taşımak üzere zabit tuttu.
Kaş ilçe yöneticileri müdahale etti, sakin zabıt tutma, biz bölge müdürünü aradık, sen burnunu sokma dedi.
Orman muhafaza memuru kabul etmedi, "değil bölge müdürü, cumhurbaşkanı bile gelse ben bu zapti tutarım" dedi.
Kaş kaymakamı derhal devreye girdi, orman muhafaza memuru derhal görevden alındı, cumhurbaşkanına hakaretle suçlandı, apar topar lojmanından bile atıldı.
E yok öyle tabii...
Bu defa, Tarım Orman İş Sendikası'nın namuslu yöneticileri müdahale etti, Kaş kaymakamı geri basmak zorunda kaldı, orman muhafaza memuru görevine iade edildi.
Olay medyaya yansıdı. Patara kumlarının nereye götürüldüğüne dair, hangi özel plaja döküldüğüne dair haberler çıktı.
Vay sen misin bu haberlere sebep olan...
Hadi bakalım, müfettiş raporu bile olmadan, orman muhafaza memuru yine görevden alındı.
Bölgedeki diğer muhafaza memurları tehdit edildi, sesinizi kesmezseniz sizin sonunuz da aynı olur filan.
Namuslu orman muhafaza memuru geri adım atmadı, sendika aslanlar gibi direndi.
Kaş kaymakamı hakkında suç duyurusunda bulunuldu, olay iyice dallanıp budaklandı, üstü örtülemez hale geldi, mecburen savcılık soruşturması açtılar. Böylece, hırsızlığın çok daha büyük boyutlarda olduğu ortaya çıktı.
Depolanmış halde 3 bin kamyon kum ele geçirildi.
Namuslu orman muhafaza memuru ikinci defa görevine iade edildi.
Bu memur olmasaydı, dünya varolduğundan beri orada duran, mitoloji hazinesi, antik çağın başkenti, insanlığın mirası, Türkiye'nin eşi benzeri olmayan değeri, carettaların evi yağmalanıyordu.
Bu memurun yüreği sayesinde her şey duyuldu ve durduruldu.
Tek başına başkaldıran bu namuslu orman muhafaza memurunun ismi ne biliyor musunuz...
Umut Utku.
Vatana millete hayırlı evlat olsun temennisiyle yetiştiren annesi babası, geleceğe dair beklentilerini isim olarak vermişler..
İnsanlar mantarları sadece "düşük kalorili et alternatifi gıda" yada "doğada bulunan lezzetli şeyler" olarak düşünürler.
Mantarlar birer basit besin maddesinden çok, bağırsaktaki östrojeni süpüren, bağışıklık sistemini modüle eden ve beyin bariyerini aşarak nöronları yeniden ++
-Kalkacağınız yere oturmayın.
-Kolunuza gireni değil, elinizi sımsıkı tutanı tercih edin.
-Yaşlılar ve çocuklarla sık sık sohbet edin.
Birinde tecrübe, diğerinde saflık göreceksiniz.
-Sadece işi düşünce arayanları, hayatınızdan çıkarın..
-Dış görünüşe önem verenlere, önem vermeyin.
Onlar gönül güzelliğini göremezler.
-Asla ihanet etmeyin.
-Kendini sevmeyen birinden sevgi beklemeyin.
-En yakın dostunuzla dahi aranızda bir mesafe olsun.
-Kimseyi değiştirmeye çalışmayın.
İsteyen zaten değişir.
-Değişmenin ardında gelişme sizi bekler.
-Beklemek ve mücadele etmek farklı gerçeklerdir.
-Sizi kullanmaya çalışanlara, o şansı asla vermeyin.
-Bahane, istemeyenlerin oksijenidir.
-Anne ve Babanıza hayattayken çok değer verin.
“Harçlığınız var mı?''
Kelimelerini asla kullanmayın.
Gidin ve tüm ihtiyaçlarını gücünüzce halledin.
Onların tekrarı yoktur.
-Eşinize her zaman saygı duyun.
-Eğlenmek için kazanmayı ya da yıldönümünü beklemeyin.
Nefes almak bile eğlenmek için nedendir...
-Yalan söyleyen bir insana, asla selam dahi vermeyin..
-Aynı hataları tekrarlamak artık tercihtir.
-Canlılara ve yaşlılara her zaman hürmet edin.
Evren karşılığını misliyle verecektir.
-Zevkin esiri olmuş kişiler, genellikle tehlikeli kişilerdir. Uzak durun.
-Konuşurken gözünüze bakmayan birinin, sözlerine inanmayın.
-1 saatlik sohbette, yarım saat kendini anlatan kişilere dikkat edin.
-Gösteren ve hissettirenlerin samimiyetine inanın.
-Ağlamak zayıflık değildir.
Aksine güçtür.
Hala insan olmanın yansımasıdır...
-Çocuklarınızın en yakın arkadaşı siz olun.
İlerde dizinize vurmazsınız..
-Birinin saçmalaması dahi sizi güldürüyorsa,
o kişiyi seviyorsunuzdur.
-Aşk, olağanüstü bir duygu yoğunluğudur.
Yerini sevgiye bırakan bir aşk, yaşamın
en güzel hediyesidir..
-Duygularını dile getiremeyen birinden,
mutluluk beklemeyin...
Alıntı
ALIRIM AYAĞIMIN ALTINA
Hep söylüyorum, biz çocukken midemiz bulanınca ekmek yedirirlerdi, grip “Yatınca geçer”di, başın ağrıyorsa “Çocukların başı ağrımaz” denirdi, uykun kaçıyorsa “Oyuncaklarını düşün, güzel rüyalar görürsün” şeklinde konu halledilirdi!
Okuma yazmayı öğrenemiyorsan ya “Tembel”din ya “Yavaştan, sağlam sağlam öğreniyor”dun! Hüzünlü bir çocuksan “Yazar olacak herhalde” derlerdi, yerinde duramıyorsan, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı, susup otururdun.
Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar.
Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk ‘astım başlangıcı’, okuma yazmayı zor söküyorsa ‘disleksik’, hüzünlüyse ‘depresif’, aşırı hareketliyse ‘hiperaktif’ diye nitelendirilmeye başlandı ve o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler!
O kadar ilgi alaka sonrası ola ola ne oldular?
Emo! Emo ne?
Hani beş-altı yıldır etrafta saçlarını gözlerinin tekini kapatacak şekilde öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska, dar pantolonlu, converse’li, siyah ojeli ergenler var ya…
Taksim’de kaldırımlarda filan oturuyorlar.
Aha onlar Emo!
Emo kelimesinin emotional’dan (hissi) geldiği, bu yavruların pek bunalımlı pek güvensiz ve duygusal olduğu, topluma uyum sağlayamadıkları için böyle takıldıkları söyleniyor. Bizim zamanımızda punk vardı ya, onun gibi bir akım, ama bir halta yaramayanı!
HERKESİN KEYFİNİ KAÇIRDIM
Ay kıyamaam!
Zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım daha dünyada yokken 10 gün emo takılmışlığım vardır! Kafam neye bozuktu hatırlamıyorum ama o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım.
Saçımı taramadım, denize gitmedim, sohbetlere katılmadım, tebessüm bile etmedim. Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp herkesin keyfini kaçırdım. Bir akşamüstü, balkonda otururken annem “Ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa…” şeklinde pedagojik bir açılım yaptı.
“Sıkılıyorum… Hayat çok anlamsız” cevabımın üzerinden sanırım birkaç saniye geçmişti ki, acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım. Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu ‘mıncırma’ hamlesini oldukça sert ve uyarısız gerçekleştirmişti.
Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar büyüdüyse, ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan, konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir. Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir, elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir!Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken, annem kısık sesle,yüzünü yüzüme yaklaştırarak
“Alırım ayağımın altına” diye başladı ve
“Karnın tok sırtın pek! Aklını başına topla! Sıkılıyorsanda git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel yemek kitabından bir kurabiye pişir, akşam misafir var, hadi yallah…” şeklinde bitirdi!
NE DERDİM KALDI NE DE TASAM...
Gülse BİRSEL
NATO Zirvesi öncesinde Ankara’da ortaya çıkan tablo, iktidarın kendi halkına duyduğu güvensizliği bir kez daha ortaya koydu.
Kendine güvenen bir hükümet, ülkesini ve halkını misafirlerinden saklamaya çalışmaz. Gazeteciden ve ifade özgürlüğünden çekinmez. Vatandaşından utanmaz. Yurttaşını tehdit gibi görmez. Şehrin olağan hayatını askıya alarak itibar kazanacağını aklından bile geçirmez.
Zirve öncesinde gözünün üstünde kaşın var denilerek gözaltına alınan yüzlerce kişi, akreditasyonu engellenen gazeteciler, olağanüstü güvenlik önlemleriyle günlük hayatından koparılan bir başkent…
Erdoğan’ın ülkemize reva gördüğü tablo budur.
Türkiye’nin panellerin veya kapalı yolların arkasında gizlenecek, utanılacak bir görüntüsü yoktur. Asıl utanılacak olan iktidarın yok ettiği kurumlar, bitirmeye ant içtiği demokratik birikim, yurttaşlara reva görülen antidemokratik uygulamalar ve artık arşa varan hukuksuzluklardır. Bunları da panellerle kapatamazsınız.
İtibar demokratik ve özgür bir toplumla kazanılır.
Bir saray danışmanı ‘erken seçim mi yoksa öne alınmış seçim mi’ diye Cumhurbaşkanı’nın 3. kez aday olmasına meşruiyet kazandırmak istiyor.
Yetmiyor, Anayasa’daki istisnai adaylık tanımını kendine göre yorumluyor.
Yetmiyor, Türkiye Millet Meclisi’ne ve muhalefet partilerine aba altından sopa gösteriyor!
Diyor ki; "Muhalefet 2028 yılında, zamanında yani döneminde yapılacak ama kısa bir süre kadar öne alınacak seçimde Cumhurbaşkanı Erdoğan'la bir kez daha demokratik yarışa girecek mi yoksa demokratik rekabetten kaçacak mı? Makul olan odur ki, demokratik yarıştan ve rekabetten yana olan hiçbir siyasi parti ve siyasi mecra kaçmayı tercih etmez. Ayrıca Türkiye seçmeni Anayasal imkan olmasına rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aday olarak önüne gelmesine engel olan siyasi aktörleri de affetmez.”
Ya sen kimsin ki düelloya çağırıyorsun muhalefeti?
Sen danışmansın o kadar!
Sen milletin seçtiğini tanımadın, iki kez İstanbul’da belediye seçimlerini yeniledin. Sen kim, millet kim!
Niye Cumhurbaşkanı tekrar aday olmalıymış?
Güya terörsüz Türkiye, savunma sanayi, enerji yatırımları, tam bağımsız Türkiye için son kez seçilmesi gerekiyormuş…
Bak bak bak…
Tarihi değiştiremezsiniz; Türkiye’nin tam bağımsızlığı, 24 Temmuz 1923’te Lozan’da imzalandı.
Türkiye’de savunma sanayisine karşı olan mı var!
ASELSAN, Roketsan, MKE, Deniz Kuvvetleri’nin hücum bot inşa tesisleri ne zamandan bu yana var? Bunları yok sayamazsınız!
Yine Nuri Demirağ hikayesine başlamayalım!
Türkiye’de herkesin kalbi bağımsız Türkiye için atar. Bırakın artık temelsiz, tarih bilmez tekrarları!
Yol mu?
En iyisini yapar Türk gençliği!
Savunma sanayi mi?
Daha iyisini yapar gelecek nesil!
Bağımsızlık mı?
Bizim genlerimizde var!
Resmen Türk milletine hakarettir bu!
Salt kendi konfor ve iktidarlarını devam ettirmek için bahaneler sıralıyor saray danışmanı.
Rüzgar gülü gibi dön dön dön, sonra millete tepeden ayar ver! Ne için? Kendi bekaları için!
Bu yönetim biçimi baştan aşağı sorgulanmalıdır.
Türkiye’nin başına bela ettikleri bu akıl almaz yönetim modelinin ülkeye hiçbir faydası olmadığı gibi; üniter yapı tehdit altında, TBMM bypass edilmiş durumda, hukuk siyasal iktidarın baskısında, can ve mal güvenliği zayıflatılmış, dolar 3,90’lardan bugün 46 liralara gelmiş…
Sarayın danışmanı; sen hangi hakla, hukukla, yetkiyle bunu konuşuyorsun!
Bir şeyler oluyor güzel memleketimde…
Bir şehri gezer geçersiniz. Bir de bir şehir sizi yüreğine buyur eder.
Gaziantep bugün bizi yüreğine buyur etti.
Böyle karşılananlar yorulmaz; böyle yürüyenler durmaz.
Durmayacağız, yorulmayacağız.
Şehir hastanelerinin ne olduğunu, kaç kişi biliyor?
-arazi devletten
-Finansman teminde devlet aracı ve garanti devletten
-devlet araziyi veriyor, Finans teminini sağlıyor ve yapılan binaya devlet kiracı oluyor.
-laboratuvar, görüntüleme merkezi ve yatak hizmeti işleten firmaya ait. Devlet bu hizmetleri işleten firmadan satın alıyor.
-otopark, kafe, otel, restoran işletmesi firmaya ait
-temizlik hizmetleri şirketten satın alınıyor
( binanın devasa mega ultra büyük yapılmasının nedeni, metrekare üzerinden devlet kira ödüyor )
İşte şehir hastanesi dedikleri budur.
Atatürk'ün namaz kılarken bir fotoğrafını yapmışlar yapay zekâ ile. Yayılmasın diye paylaşmadım.
Onun yerine bu gerçek fotoğrafı buraya bırakıyorum.
Adana Ulu Cami'den çıkarken. (16 Mart 1923)
Bay Kemal araba konvoyuyla İstanbul’a giriş yapacakmış! Zaten bir konvoy araba yandaşı tarafından korunmadan İstanbul’a giremez ki?!?!? Biraz cesareti varsa, onu pazarlara bekliyoruz, Beşiktaş pazarına, Salı pazarına, Kadıköy meydana! Ermeydanı’na çıksın Kılıçdaroğlu! Öyle koruma konvoylarıyla sözde görkemli giriş, özde uzaktan el sallayarak kaçma! Pek olmadı! Bu senaryolar tutmaz! Çık ermeydanı’na yap olağanüstü kurultayı’nı! Hiç mi cesaretin yok? Bay Kemal kimseyi aldatmasın hâlâ sokağa çıkamıyor! ÇI-KA-MAZ!
Mastic Gum ekstraktıdır. Reçine mide asidini sıfırlamadan ve alt bağırsak florasına zarar vermeden sadece H. pylori'nin hücresel zarını parçalar. Günde 1-2 gramlık saf form kullanımı, otonom sinir sistemini strese sokmadan bakteri popülasyonunu güvenli sınırların altına çeker. ++