Şadırvandan su içen merhametli bir vatandaş, aşırı sıcaklardan bunalan güvercinleri serinletmek için üzerlerine su püskürttü.
Ortaya insanın içini ısıtan görüntüler çıktı.
Yönetmen Miyazaki’nin oğlu, belki beklenti o yüzden yüksek olmuş da olabilir. Böyle büyük bir ustanın çocuğu olup da aynı mesleği seçmek büyük cesaret işidir bence. O ismin gölgesinde kalmamak çok zor.
Yarın akşam Trt2’de Yerdeniz Öyküleri anime filmi varmış. Bir heyecanla hemen filmi araştırdım ama okuduğum iki eleştiri de Yerdeniz okuru olup filmi beğenmeyen eleştirmenlere aitti. İzlemiş olan var mı?
Ah teyzem, kim bilir kaç yıldır taşıyorsun o siyah beyaz fotoğrafı koynunda? Hele o mendile özenle sarıp koruması yok mu! Sevilenin gitmesi sevmeye engel değil elbette. ❤️
Çok hoşuma giden bir söz duydum. “Tekrar çocuk olmayı istediğin gün bir çocuk sevindir.” O çocuğa bize çocukken yaşatılan mutluluğu yaşatma sırası bizde. Üstelik bir çocuğun gözlerinin içinin gülmesine sebep olmak bizi de mutlu eder.
@BalatLeydisi Sizin orada hissettikleriniz sizi ortak bir duyguda buluşturabilir belki. Enerjisel bir portal gibi. Ama gidince o orada gibi hissediyor olmak lazım muhtemelen bunun için de. Çok öznel bir konu.
Hep bir dadı olarak çalışmış ve kimsenin girmesine izin vermediği odasında yüzbinlerce fotoğraflık bir arşiv oluşturmuş. Pessoa gibi, Kafka gibi onun eserleri de ölümünden sonra başka biri tarafından insanlığa sunulmuş. Tam belgeseli de izledim. Çok ilginç bir hayat hikayesi .
Finding Vivian Maier
Vivian Maier çağımızın en gizemli kadınlarından biri. Hayatı boyunca yüzbinlerce kare fotoğraf çekmiş ve hepsini saklamış, negatiflerin bir koleksiyoner tarafından keşfedilmesiyle ölümünden bir yıl sonra ünlü olmuş bir fotoğrafçı.
https://t.co/TbbMVhdB44
“Ölümün bize vermek istediği tevazuyu anlayamamak..” Kesinlikle aynı fikirdeyim. Bedenlerimiz ait olduğu yere, doğaya dönüyor, hepsi bu. Kaybettiğimiz ruh zaten orada değil, ona olan sevgimizle bizimle yaşıyor. Coco gibi. Bizi hatırlayan son insan ölene kadar..
Bana katılmıyorsanız fikirlerinizi öğrenmek isterim:
Mezarlıkları gezerken düşünmeden edemiyorum…
Kimi diyarlarda bir taş yeter hatırlanmaya; toprağın üzerinde sessizce uzanan bir çim, rüzgârla konuşur. İnsan, geldiği toprağa yine toprağın sadeliğiyle döner.
Bizde ise mezarlar zamanla yükselir; mermerler üst üste eklenir, anıtlar yapılır. Sanki ayrılığın acısı, toprağın üzerine taşınarak hafifletilmeye çalışılır.
Oysa dinin bize öğrettiği, insanı saygıyla ve yeterli derinlikte toprağa emanet etmek değil midir? Kabri yükseltmek, mermeri çoğaltmak, ölüyü daha derine göndermiş olmaz. Toprağın altında olması gereken ölçü belliyken, toprağın üstünde yükselen her katman aslında yaşayanların tesellisidir.
Ölüm bize sadeliği öğretir. Zenginle fakiri, güçlüyle güçsüzü aynı toprağın sessizliğinde buluşturur.
Bazen düşünüyorum; acaba toprağın üstüne eklediğimiz her taş, ölümün bize vermek istediği o derin tevazu dersinden biraz daha uzaklaştırıyor mu bizi?
Belki de en güzel mezar, insanın yaratıldığı toprağa en yakın olandır. Bir taş, bir isim, bir dua… Fazlası değil.
Çünkü sonunda hatırlanacak olan mermerlerin yüksekliği değil, kalplerde bıraktığımız iyiliğin derinliğidir.
Neden mezarliklarimiza bile gökdelenler dikme eğilimindeyiz ki?
@kilcikszjo08 “Dinleyiciler, belki de hiç var olmamış bir Lübnan’ı onun şarkılarında arıyorlardı: Sanki şarkılar onların ülkesi olmuştu.” derken, parçalanmakta olan bir vatanı uzaktan acıyla izlemek zorunda kalan insanları ne güzel tasvir etmişsiniz.