Kızım (11) sınıfındaki cinsiyet dinamiklerini anlatıyor:
Erkeklerin hepsi arkadaş çünkü zaten hepsi aynı. Gürültücü ve yaramaz. Hepsi birlikte futbol oynuyor.
Kızlar öyle değil, her türden kız var, o yüzden herkes arkadaş olamıyor.
Bu şey değil mi? “Avm’ler çok kalabalık hani kriz vardı” dayı, teyze bakış açısı?
✅ İki kişiden biri zengin gibi genellemeler; gelir dağılımındaki eşitsizliği, ekonomik krizi göz ardı eder. Manipülatiftir…
✅ Kapalıçarşı’daki çeyrek/gram altın almak için oluşan kuyruk da refahın değil şuncazcık birikimini korumaya çalışan, yarınından kaygılı insanların telaşının göstergesidir. Bu bir harcama coşkusu değil, tedbirdir… Korkudur.
✅ Türkiye’de çok sayıda insanın evi, yazlığı ya da arabası olması ilk bakışta zenginlik gibi görünse de burada temel hata servet ile gelirin karıştırılmasıdır… Bu varlıklar çoğu zaman günlük hayatı finanse eden bir nakit akışı sağlamaz… Evet, evi olan emekliler var ama emekli aylığı 20-30 bin lira olanlar da var aralarında… Evlerin, yazlıkların önemli bölümü dökülüyor, bakımı, tadilatı yapılamıyor.
En düşük emekli aylığının asgari ücretin altında olduğunu bilmiyor olabilir mi? Üstelik bu evi var ama şikayet ediyor dediği grup da Sözcü okuru, izleyicisi… Şimdi onlar düşünsün.
✅ Bugünkü mülklerin önemli bir kısmı geçmişteki emekli ikramiyeleriyle alınmış ya da miras yoluyla edinilmiştir... Üstelik çoğu eski... Kentsel dönüşümün önündeki engellerden biri de insanların mevcut ekonomik durumlarıyla bu dönüşümün maliyetini karşılayamamasıdır.
✅ Oysa Norveç, İsveç gibi ülkelerde zenginlik yalnızca varlık değil yüksek ve sürdürülebilir gelir, güçlü alım gücü, düşük gelecek kaygısı, sosyal devlet ile açıklanabilir…
iklimler kitabımın başına 1963 yılında yani tam 53 yıl önce biri
“bütün mümkünlerin kıyısında.
29 ekim 1963 ankara
inanç sevgi içsellik.”
diye not düşmüş. tüylerim diken diken şu an.
Bir eğitim sendikasının sesini kısmaya çalışmak, eğitimcinin, öğretmenin sesini kısmaya çalışmaktır.
Öğretmeni susturan, geleceği karartır. Cumhuriyetin eğitim emekçileri susmaz!
Buna izin vermeyeceğiz.
#EgitimisSusmayacak
Yaşar Kemal henüz 5 yaşındayken babası gözünün önünde evlatlıkları tarafından bıçaklanarak öldürülmüş, 12 sine kadar doğru düzgün konuşamamış ve 17 yaşında yalnızlık şiirini yazmış.
Bu şiiri hikayesini bilerek okuduğumdan bu yana iyi değilim.
Toplaşın, yıllar önce sevgili Ülker İnce'den öğrendiğim bir bilgiyi paylaşacağım: Temas varsa "üzerinde" yoksa "üstünde". Masanın üzerindeki bardak, evin üstündeki bulutlar
Evlilik iki kişinin yolculuğudur.
Bu yolculuğu sürdüren en önemli alışkanlık buluşma molalarıdır. Buradaki buluşmalarda kişiler şu soruları sormayı alışkanlık haline getirmeliler: bu hafta hangi konuda yardımıma olan ihtiyacını beklediğin gibi karşılayamadım? Enerjin olsaydı neleri daha farklı yapmak isterdin? Sevgililik buluşmasının ihtiyacın var mı?
Sorular soruldukça yan yana yapılan yolculuk gelen içten cevaplarla yüzyüze yakınlaşılan anların enerjisiyle devam eder. Yolculuk görev değildir. Yolculuk bir gezidir.
Kendini gerçekleştirme yolunda ilerleyen kişi, ilişkisini de daha dengeli ve sağlıklı bir çizgide yaşıyor. Yaşam alanları ne kadar boşsa, tüm besini ilişkisinden almaya çalışıyor. Sonuç olarak yaşadığı ilişkiyi idealize ediyor ve öyle ağır anlamlar yüklüyor ki, ilişki çoğunlukla bu ağırlık ve stresin altında boğuluyor ve ölüyor.
Gelin açıklayayım: Bireyin aileden gelen eksik sevgi bağları olduğunda, yalnız kalma yetisi geliştiremediğinde, toplum içinde geçerli bir meslek ve yer edinemediğinde, bireysel alanını öldürdüğünde; tüm değerli hissetme, yeterli hissetme ve tamamlanma ihtiyacını romantik ilişkisinden karşılayabileceği gibi bir sanrıya inanmaya başlıyor. Böylece yaşadığı ilişki bir projeksiyon alanına, yani kendi ihtiyaçlarını yansıttığı bir alana dönüşüyor.
İlişkilerde yaşadığımız derin düş kırıklığının kökeni, sevgiye dair taşıdığımız arketipsel bir yanılsamadır. Bizim adına “aşk”dediğimiz o kutsanmış deneyim, çoğunlukla kendi psişik eksikliklerimizi ve gölge yönlerimizi dış dünyaya yansıtma çabamızdan başka bir şey değildir. Bir insana değil, o insanın üzerine ustalıkla giydirdiğimiz projeksiyon giysisine âşık oluruz.
Bu giysi, tamamen bize aittir. İçinde, ebeveyn komplekslerimizden, karşılanmamış çocukluk ihtiyaçlarımızdan ve idealize edilmiş beklentilerimizden örülmüş iplikler vardır. Partnerimiz, giysinin kusursuz taşıyıcısı olduğu sürece, o bizim “tamamlanmış benliğimizin” dışarıdaki yansımasıdır. Onu bu denli tutkuyla sevmemizin nedeni, aslında ondaki potansiyeli değil, onun aracılığıyla bütünleşme sürecine girmeye çalıştığımızı sanmamızdır. Ancak partnerimiz bir insandır, bir figür değil.
İnsan ilişkisi kaçınılmaz olarak gölgenin ortaya çıkışını tetikler. Ortak yaşantı, iki psişenin arasındaki mesafeyi kapatır ve er ya da geç o şık giysi yırtılmaya başlar. Projeksiyon geri çekilir ve giysinin altından, bizim idealize ettiğimiz figür değil, gerçek ve kusurlu insan çıkar. Bu, acı verici bir yüzleşmedir, çünkü artık sadece onun kusurlarını değil, aynı zamanda o kusurları görmeyi reddeden kendi bilinçdışı isteğimizi de fark ederiz. Bu noktada çoğu kişi, “o değişti” der. Hayır. O, üzerine giydirdiğiniz projeksiyon nesnesi olmaktan vazgeçti sadece.
Gerçek bir ilişki eylemi ile bağımlılık nevrozu arasındaki ayrım burada başlar. Eğer bağınız, ihtiyaçlarınızın tatminine ve travmalarınızın onarımına dayanıyorsa, bu sevgi değil, bir psikopatolojik döngüdür. Siz, partnerinizin üzerindeki giysiyi korumak için kendinizden ödün verirsiniz; çünkü giysi düşerse, gölgenizle yüzleşmek zorunda kalırsınız. Gitmesin diye çabalamanızın nedeni, onu kaybetmekten çok, onun gidişiyle açığa çıkacak kendi boşluğunuzla baş başa kalma korkusudur.
Bilinçli bir ilişki, projeksiyon giysisini karşılıklı olarak ve yavaşça çıkarmayı kabul etmekle başlar. Bu demektir ki: Kendi eksikliklerimizi giderme sorumluluğunu partnerimize yüklemekten vazgeçmeliyiz.
Travmalarınızı iyileştirmek, bireyselleşmek ve bütünleşmek, tamamen sizin psişik görevinizdir. Bir başkası bu yükü taşıyamaz, taşısa bile o yük altında ezilmek ve nefret objesine dönüşmek kaçınılmazdır.
Giysi düştüğünde yaşanan acı, aslında bir yas eylemidir. Yasını tuttuğumuz şey, yitirdiğimiz partner değil, o partnerle birlikte kaybolan kendi idealize edilmiş benlik fantezimizdir.
- Tunç Tataker
Başöğretmen Atatürk'ün 1933 yılında lise bitirme sınavlarında öğrencilere sorduğu sorular:
- Türklerin bütün dünyaya medeniyet yaydıkları sahalar nerelerdir?
- Türkiye'nin kuruluşundaki esaslar nelerdir?
- Hilafet ve saltanatın kaldırılmasındaki sebepler nelerdir?
- İnkılaplar nelerdir?
- Türkiye'de şehirlerin trafiğe müsait bir hale getirilmesi için ne yapmak lazımdır?
- Tarım, memleketin nerelerinde yoğunlaştırılmalıdır?
- Orta Anadolu'ya neden önem verilmektedir?
- Devletçilik ve devlet sosyalizmi nedir?
- İspanya'ya geçen ilk Arap ordusu kaç kişiydi? Nerede karaya çıktılar? Hangi istikamete ilerlediler?
- Sevr Anlaşması ile Lozan Anlaşması arasında ne gibi farklar bulunmaktadır?
- Ege mıntıkası iklimiyle Akdeniz mıntıkası iklimi arasında ne gibi farklar vardır?
- Türkiye'de ve Almanya'da cumhurbaşkanı seçimi nasıl yapılır?
- Mısır, Eti ve Sümer medeniyetlerinden hangisi daha eskidir?
- Bakanların sorumlulukları nelerdir?
- Mondros Ateşkes Anlaşmasını kimler imzalamıştır?
- İstiklal Harbi'ne hangi ateşkes nihayet vermiştir, bizim orada temsilcimiz kimdi?
- Bizansla Türklerin ilk teması ne zaman olmuştur?
- Hindistan medeniyeti kimler tarafından kurulmuştur?