Bolçi firmasının üretim tesisinde çalışan bir takipçimizin gönderdiği mesajdaki iddialar acilen ilgili kurumlar tarafından incelenmelidir:
"Bolçi'de çalışıyorum. Bu bozuk çikolataları eritip tekrar karıştırıyorlar ve bu çikolataları iç piyasaya dağıtıyorlar. Yurtdışına ise ıskartasız çikolata yapılıp gönderiliyor. Denetim olacağı zaman haber geliyor ve ıskarta tankları boşaltılıp kilitleniyor ve her yer temizleniyor. Habersiz denetim olmuyor."
https://t.co/cCxou0aEt5
@TCTarim@tcbestepe
🔴 Fatih Altaylı'dan Melik Gökçek'e sert sözler:
"80 yaşına merdiven dayadınız, bir yılı aşkın bir süredir hapishanede tutulan birinin eşine dil uzatırken bir nebze olsun utanmadınız mı! Bir katre olsun vicdanınız sızlamadı mı!
Ya siz Nevin Gökçek, en azından siz kocanıza “Terbiyesizlik yapma, çok ayıp. Yakışıyor mu bu yaptığın?” demediniz mi!
Ya da belki de siz kendisine haddini bildirdiğiniz için paylaşımını sildi. Eğer öyle ise ağzınıza sağlık.
Ankara’nın eski belediye başkanının yaptığı “terbiyesizce hareketten” herhalde haberiniz var. İBB’nin tutuklu başkanı Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek İmamoğlu’nun denize girerken bir fotoğrafını yayınlayıp, “Bilin bakalım, Bodrum’da keyif yapan bu hanımefendi kim?” diye sordu.
O kadar çok tepki aldı, o kadar çok küfür, hakaret yedi ki paylaşımını silmek zorunda kaldı.
Ben de bu beye, bir tutuklunun bu konulardaki fikrini ve hissiyatını anlatayım.
Anlamaz ama denemekte beis yok.
Dışarıdaki sevdikleriniz ne kadar keyifli ve mutlu ise, siz içeride o kadar mutlu ve keyifli oluyorsunuz. Onlar geziyorsa, siz kendiniz gezmiş gibi seviniyorsunuz, onlar tatile giderse siz tatile gitmiş kadar neşeli oluyorsunuz.
Melih Gökçek pek anlamaz ama insani durum aynen böyle tezahür ediyor.
Sevdiğiniz insanların dışarıdaki ruh hali, sizin içerideki ruh haliniz oluyor.
Bu yüzden de bana sorarsanız eşinin denize girmesi Ekrem İmamoğlu’nu mutlu etmiştir.
Bir gün Türkiye’ye gerçek adalet gelip içeri atıldığı gün, Melih Gökçek de ne demek istediğimi anlayacaktır.
O gün, onun için de benzer bir şey söylenirse eğer, onun eşini savunan da yine biz oluruz, kimse merak etmesin!"
Atatürk'ün şoförlüğünü yapan Seyfettin Yağız'ın aktardığı Mussolini anısı:
🔻İtalya büyük elçisi, Atatürk'e bir not iletmek üzere geldi.
🔻Atatürk sordu, ''Niye gelmiş, sorun bakalım.''
🔻Büyük elçi, Mussolini'nin ''eğer 4 aylığına İzmir'i bize vermezse, 40.000 askerle zorla İzmir'i alırım.'' dediğini iletti.
🔻Atatürk gülümseyerek ''Söyle o kerataya, o 40.000 askerle İzmir'i alamaz ama ben 4.000 askerle Roma'yı alırım.'' dedi.
🔻Ben Atatürk'ün sayesinde 5 lisan öğrendim. Atatürk'ün yanına hayvan gibi girdim, insan gibi çıktım.
Tam 29 yıl önce dün sabah, 1995 yılı 17 Mayıs'ında dünyanın en yüksek dağı 8850 metrelik Everest Dağı'nın zirvesine ulaşan ilk Türk dağcı ve dünyadaki ilk Müslüman dağcı oldum.
Zirvede 20 dakika boyunca tek başınaydım ve zirve videomu yanımda getirdiğim küçük bir tripodla kendim çektim.
Everest Dağı'nın zirvesinde bu kadar süre tek başına olmanın, benim için olağanüstü bir ayrıcalık ve bugünün Everest tırmanıcılarının hayal bile edemeyeceği bir deneyim olduğunu, 2010 yılı 23 Mayıs'ında bu kez Tibet yani Kuzey rotası değil Nepal yani Güney rotasından gerçekleştirdiğim, yaklaşık 40 dağcıyla birlikte zirvede olduğumuz 2. Everest zirvemle çok daha iyi kavradım.
O unutulmaz tek başına deneyimimi şöyle anlatmıştım kitabımda;
''Dağlarda hep yaptığım gibi, zirvedeki o 20 dakika boyunca kendimi dışarıdan izledim ve 27 yaşındaki bu yalnız genç adamın o anki duygularını bir başkasının gözleriyle görmeye çalıştım.
Dünyadaki her şeyden büyük bu kütlenin zirvesinde, kumsalda bir kum tanesi kadar küçük bu bedenin ne kadar değersiz ve önemsiz olduğunu ve iç disipliniyle, kararhılığıyla, tutkusuyla, kendisini sınırlarına kadar zorlayan ve hayallerinin ötesine geçen bu insancığın ne kadar değerli olduğunu gördüm.
Yaşamımda sorun ettiğim pek çok şeyin ne kadar anlamsız ve boş olduğunu, her şeyin ben olduğumu ve benim hiçbir șey olmadığımı, burasının son değil daha başlangıç olduğunu, yaşamanın çok ama çok güzel olduğunu ve dünyanın güzelliklerle dolu olduğunu öğrendim.
Ve bu genç adamın, Dünyanın Ana Tanrıçası'nın zirvesinde, tüm yalınlığı, çıplaklığı ve kırılganlığıyla, gözyaşlarını gizleme ihtiyacı duymadan kendini bıraktığını gördüm ve öğrendim ki İnsan bir Tanrıça'nın önünde yalnızca ağlayabilirmiş.
Yalnızca 20 dakika için bile olsa bu beden bu süre içinde dünyadaki herkesten ve her şeyden daha yüksekteydi, bu çok güzel bir duygu, bunu kıyaslayabilecegim başka bir tecrübe hiç yaşamadım. Itade edemiyor, yalnızca tadını çıkartabiliyorum...''
Amasra’da 13 yaşındaki kız çocuğu, 26’sı yetişkin, 36 erkeğin cinsel istismarına uğradı.
İstismarcılar birbirini tanıyor.
İkili ve üçlü istismarlar yaşanıyor.
Nasıl oluyorsa…
Karadeniz kıyısında 13.705 yurttaşın yaşadığı ilçede aylarca süren çocuk istismarını kimse fark etmiyor!
Zülfü Livaneli diyor ki; "..Sorun, onun gitmesiyle bitmeyecektir. Sorun onu iktidara getiren, üst üste dokuz seçim kazandıran, bir sürü yolsuzluk ve yönetim skandallarına rağmen körü körüne peşinden giden halktır. Daha doğrusu halkın bir bölümüdür. Bu halk yığının Anadolu müslümanlığıyla, gelenekle, ahlakla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur. Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve literatürde lumpen proletarya olarak tanımlanmış olan kitledir bu. AKP’ye oy vermiş olanların tümünü böyle yaftalamak doğru değil elbette. İçlerinde düzgün ve samimiyetle oy veren seçmenler de olabilir. Ama o kitlenin genel karakteristiği budur. Bu kesim kendini önce arabesk müzikle gösterdi. Güzelim türküleri, geleneksel şarkıları, Anadolu’nun büyük şiir geleneğini terk eden insanlar, bir anda mide bulandırıcı seslere, insanın kulağını tornavida gibi delen elektro bağlamalara, içinde hiçbir hakiki lirizm ve hüzün barındırmayan ‘’Ben de isterem!’’ saldırganlığına kaptırdı kendini. Şehirler kaçak mahallelerle, üzerinde demir filizleri bırakılmış sıvasız çirkin yapılarla, lağım kokan mahallelerle doldu. Suç oranı ve özellikle kadına karşı şiddet akıl almayacak ölçülerde arttı. Bunun adına ‘’muhafazakarlık’’ denilebilir mi? Elbette denilemez. Aşağı yukarı sayıları kırk milyon dolayında tahmin edilen bu kitle Itri, Mimar Sinan estetiğine de sahip değildir; Anadolu’da yüzyıllarca aydınlık bir nehir gibi akmış olan Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu temizliğine de. Dolayısıyla bu kesim muhafazakar değil, Türkiye’ye çarpık ve ahlak ölçülerinden yoksun bir ‘’modernleşme’’ sunan yeni bir oluşumdur. Lafı uzatmadan söyleyeyim. Bu kesimin hayatta en çok nefret ettiği model uygarlaşma, kültür, temizlik ve zarafet simgesi Mustafa Kemal Atatürk, kanıyla canıyla savunduğu lideri ise şimdiki cumhurbaşkanıdır. Kimse kendini aldatmasın. Sayıları çok kalabalık olan bu kesim, ne olursa olsun, hangi skandal patlarsa patlasın sonuna kadar liderini destekleyecek ve Cumhuriyet’e karşı çıkacaktır. Erdoğan siyasi ömrünü tamamlasa da ona benzeyen başka bir lider bulmakta gecikmeyecektir. Çünkü Türkiye’nin çürüyen kesimi , bu bozulmayı önce müzikle, sonra hayatımızın her alanına egemen olan lumpenleşme ve arabeskleşmeyle ifade etmeye devam ediyor. Gafil aydınlardan (!) destek alan lümpen kültür, örgütlü cehaletle beslenerek kılcal damarlarımıza kadar yayılıyor. Bu manzaraya, lumpenlerin ele geçirdiği muazzam para ve iktidar gücünü de eklerseniz geleceğin hiçbirimiz için kolay olmadığı çok açık. Erdoğan bu kitlenin lideridir ve onun yokluğunda yeni bir lider bulacaklarına hiçbir kuşku yok. Mustafa Kemal aydınlığını savunan kitleler birleşene ve kendi aralarındaki çelişkileri gidererek, evrensel değerleri savunan bir Türkiye kültürü yaratana kadar acılar devam edecek.
ZÜLFÜ LİVANELİ❤️
Yer: Tunceli…
AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nda bir vali, aynı zamanda başmüfettiş…
İddiaya göre;
Milletin parasıyla yapılmış bir Gençlik Merkezi’nde oğluna “özel bir oda” tahsis ediyor.
Uyuşturucu kullanan oğlu, uyuşturucu kullanmayı reddeden Gülistan Doku’ya bu odada tecavüz ediyor.
Daha sonra Gülistan’ı Sarı Saltuk Viyadüğü yakınlarında, Uzi marka bir silahla kafasından vurarak öldürüyor ve Pertek ilçesine bağlı bir köyde gizlice gömüyor.
Valinin koruma polisi de katile yardımcı oluyor.
Bu korkunç cinayetin izlerini yok etmek için devletin tüm imkânları devreye sokuluyor.
Vali, aileyle görüşüp Gülistan’ın SIM kartını alıyor. Bir bilişimci polise SIM kartın şifresini kırdırıp tüm mesajları sildiriyor.
Cinayet delilleri yok edilirken 10 bin dolar harcanıyor; bu da valilik bütçesinden ödeniyor.
Gülistan’ın gömüldüğü yeri bilen vali, kolluk kuvvetlerini farklı bölgelere yönlendirerek aylarca yanlış yerlerde arama yaptırıyor.
Dönemin emniyet müdürü de tüm kamera ve istihbarat verileri elinde olmasına rağmen, aramanın doğru yerde değil, ısrarla baraj gölünde yapılmasını istiyor.
Gülistan’ın tecavüze uğradığına dair hastane kayıtları, hastane başhekimi tarafından siliniyor.
Ve bu doktora Sağlık Bakanlığı “Yılın Doktoru” ödülünü veriyor.
Vali de kendisini, yaptığı “başarılı hizmetlerden dolayı” İl Sağlık Müdürü olarak atıyor.
Bu arada Türkçe Olimpiyatları’na da katılan vali, “Gülüm Benim” şarkısını söyleyen Bangladeşli kıza övgüler yağdırıyor.
Valinin oğlu ise, babasının koruma polisiyle birlikte işlediği cinayetin devlet gücüyle örtülmesinin verdiği güvenle hayatına kaldığı yerden devam ediyor.
Altında BMW 420, lüks tatiller, eğlenceler ve uyuşturucu partileri…
Tunceli’ye kayyım belediye başkanı olarak da atanan vali, bir yandan da çok sayıda ihaleye imza atmaya devam ediyor.
Bu korkunç hikâye, aslında AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nın bir özeti.
“Dicle’nin kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, ondan Ömer sorumludur” diyerek samimi insanların oyunu alıp iktidara gelenlerin inşa ettiği kokuşmuş, hatta topyekûn çürümüş düzenin küçük bir resmi…
Bu korkunç cinayetin üzerinin devlet gücüyle örtüldüğü yıllarda görev yapan Adalet Bakanları, İçişleri Bakanları, savcılar ve diğer tüm yetkililer bugüne kadar tek bir kelime etmediler.
Gülistan’ın ailesinin ahı arşa ulaştı, gözyaşları pınar oldu aktı.
Siz ey sorumlular, gece başınızı yastığa nasıl koyuyorsunuz?
Bir gün hesap vermeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?
Çil çil ev teslim ettim…evi aldığımda tanıyamadım.110.000 e evi biraz toparlatabildim.giren kiracım bile masraf yaptı.hakkının çok altına oturuyordu aslada fazlasını istemedim.geri verdiğim,ilk aldığım günkü 1.400 tl depozito da haram zıkkım olsun!
Kiracılar için emsal karar:
Evden taşınırken depozito, ilk yatırılan tutar değil, güncel kira bedeline göre depozito hesaplanarak iade edilecek.
Olması gereken buydu.
#SONDAKİKA | İzmir’de bir lise öğrencisi, annesini kanserden kaybettikten sonra erken teşhis sağlayan “ONCOMathRIX” adlı yapay zekâ sistemi geliştirdi.
Sistemin yüzde 97 başarı oranına ulaştığı ve patent sürecinde olduğu belirtildi.