Bir arkadaşım var. 6 yıllık ilişkisi bitti. Öyle bir bunalıma girdi ki anlatamam. 6 yıl boyunca bütün WhatsApp konuşmalarını arşivlemiş. Bu arşivleri tek tek ChatGPT’ye gönderip bütün konuşmaları oku ve bundan sonra ne konuşursak konuşalım bana onun gibi davranıp onun gibi cevap ver demiş. ChatGPT de tabii ki bütün sohbette eski sevgilisi gibi konuşmaya başlamış. Yazım şeklini, tepkilerini falan her şeyi resmen kopyalamış.
-Alo Adalet hattıyla mı görüşüyorum?
+Evet, buyrun.
-AKP’li bir belediye hakkında ihbarda bulunmak istiyorum.
+Efendim, duyamadım.
-İhbarda bulunmak istiyorum AKP’li bir belediye hakkında.
+Efendim sesiniz gelmiyor.
…dıt dıt dıt dıt���
Şahıs gece geç saatlerde gözaltına alındı…
46 yıllık kocam bu sabah beni evden kovdu!
Kırk altı yıldır aynı yastığa baş koyduğum adam
Bir zamanlar “Yiğidim” dediğim Cemal beni evden kovdu.
Elinde küçücük bir yastığı kendine siper etmiş, kapının önünde durdu:
“Hanımefendi… Gitseniz iyi olur.
Eşim birazdan gelir… Gülizar kızar sonra.”
O eş… benim.
Benim adım Gülizar.
Onun “birazdan gelir” diye beklediği kadın ise
1974’te Almanya’ya gidip bir daha dönmeyen gençlik aşkı.
Bir an dizlerimin bağı çözüldü.
Mutfaktan su bardağı alır gibi yaptım…
Elllerim titremesin diye.
Sonra telefon çaldı.
“Gülizar Hanım, eşiniz yürüyebildiği için evde bakım desteği çıkmıyor.
Özel bakımevlerine bakabilirsiniz,” dedi.
Yutkundum.
Çünkü özel bakım demek:
Kırk yılın alın teri demek…
İzmir’de 98’de dişimizden tırnağımızdan artırıp aldığımız ev demek…
Bir ömrün bir çekmeceye sıkışıp
“Ver gitsin” denmesi demek.
Ama biz ne deriz?
“Tamam, sağ olun.”
Acıya hep sessizce eğilen bir kuşaktan geliyoruz.
Cemal’le ilk karşılaşmam 79’daydı.
Buca’da çay bahçesinde garsonluk yapıyordum.
Üstünde asker parkası, yüzünde mahcup bir tebessüm…
Fuar’da elektrik işine yeni girmiş.
“Sade kahve,” dedi.
Sesi kırık, ama insanı tutan bir güven vardı.
İkinci buluşmamızda 77 model Murat yolda kaldı.
Üçyol yokuşunun tam ortası…
Ben panik içindeyken, Cemal kaputu açtı, direksiyon altından bir şey söktü-takti,
Ellerini yağlı pantolonuna silip bana baktı:
“Ben seni yolda bırakmam kız,” dedi.
Ve gerçekten bırakmadı.
Depremde, krizlerde, işsizliklerde…
Ekmek küçülürken gururumuzu büyütmemek için çırpındığımız yıllarda…
Hep “Bir çare buluruz,” dedi.
Ama hayat kimseyi, hiç kimseyi kayırmıyor.
Beş yıl önce teşhis geldi: Damar tipi bunama.
Önce anahtarını kaybetti.
Sonra çaydanlığın altını kapamayı…
Sonra konuşmayı…
Sonra beni…
Sosyal medyada “kendi kabını doldur”, “papatya banyosu yap” diyorlar ya…
İnsanın sevdiğini unutuşuna papatya ne yapsın?
Gerçek sevgi o cümlelerde değil.
Gerçek sevgi;
Gece üçte banyodaki kazayı temizlemektir.
Arabanın anahtarını saklamaktır, “İşe geç kaldım!” diye kapıya koşmasın diye.
Ve hayattayken kaybettiğin birini…
Sessizce beklemektir.
Geçen ay oğlumuz Tolga geldi.
İstanbul’dan koşa koşa.
Babasının yanına oturup maç konuşmaya başladı.
Cemal uzun uzun baktı ona…
Sonra:
“Sen yeni taşınan kiracısın… değil mi?” dedi.
Tolga’nın gözleri bir anlığına kırıldı.
Ama gülümseyip:
“Evet babacığım… kiracıyım. Modeme bakıyorum,” diye cevap verdi.
O gün akşamüstü balkona çıktım.
İzmir’in hafif rüzgârı yüzümü okşadı ama içimi üşüttü.
Çiğdem kabuğu gibi ince bir yerden kırıldı kalbim.
Devlete kızdım, zamana kızdım, kadere kızdım.
Dağ gibi adamın gözlerimin önünde bir çocuğa dönüşmesine kızdım.
Bir an…
Bir an sadece…
Çantamı alıp Kordon’a kadar yürümeyi düşündüm.
Yürüyüp gitmeyi.
Kimsenin beni tanımadığı bir yere.
Ama gitmedim.
Kapıları kilitledim.
Battaniyesini örttüm.
Çünkü bazen sevgi, en çok kalırken yoruyor
Ama yine de kalıyorsun.
Dün bizim 46. yılımızdı.
Söylemedim.
Gün kötüydü.
Evde bir o yana bir bu yana dolaşıyor,
“Alet çantamı çaldılar… bulacağım onları,” diye mırıldanıyordu.
Ben mutfakta bulaşık yıkarken, gözyaşlarım süzülürken,
Omzumda bir el hissettim.
“Gülizar…”
Aylar sonra…
Cemal’in o eski, berrak sesi!
Döndüm.
Gözleri bir anda açılmıştı.
Sis dağılmış gibiydi.
Titreyen elinde küçük bir zarf:
“Bunu sakladım… kötüleşmeden önce.
Bugün aç diye.
Biliyorum zor… kusura bakma,” dedi.
Sonra sarıldı bana.
Eski Cemal gibi.
Sırtımı, kalbimi, ömrümü tutan şekilde.
Ama sarılışı biter bitmez…
Işık yine söndü gözlerinde.
Sessizce pencereye yürüyüp kediyi izlemeye başladı.
Zarfı açtım.
İçinden gümüş bir kolye çıktı.
Ve el yazısıyla küçük bir not:
“Gitmek senden kolaydı. Kalmak senin aşkındı.”
Ayaklarım tutmadı.
Fayansın üzerine çöktüm.
Bir ömrün ağırlığını ilk kez bu kadar taşıyamadım.
Biz hep başlangıçları seviyoruz:
Söz yüzüklerini, gelin arabalarını, düğün videolarını…
Oysa evlilik, asıl sonbaharda sınanıyor.
Gerçek sevgi;
Aynı ömrü yüz kere taşısa da “Yine taşırım,” diyebilmektir.
Yorulmuş ellerle bile “Bırakmam,” demektir.
“Hastalıkta, sağlıkta” sözünü laf olmaktan çıkarıp
Hayatın tam göbeğine yazmaktır.
Bu satırları okuyan herkese:
Sevdiklerinize biraz daha sıkı sarılın.
Ve bir hastaya bakan, yaşlısına omuz veren,
Yükü sessizce taşıyan siz güzel insanlar…
Bilin ki: Bu dünyadaki en ağır, en kutsal emek sizindir...
❌ Temu yok
❌ Uber yok
❌ PayPal yok
❌ Booking yok
❌ Discord yok
❌ Airbnb yok
❌ Roblox yok
❌ Starlink yok
❌ Wattpad yok
❌ Threads yok
❌ Amazon Global yok
❌ Apple Pay yok
❌ Google Pay yok
❌ Samsung Wallet yok
❌ Pringles yok
❌ Yangın uçağı yok
❌ Vize randevusu yok
❌ Yeterli et tüketimi yok
❌ Alım gücü yok
❌ Kaliteli operatör yok
❌ Özgür yurt dışı alışverişi yok
❌ Hastane randevusu yok
❌ Deprem planı yok
❌ Yapı denetimi yok
❌ Tarafsız medya yok
❌ Gıda denetimi yok
❌ Vergide adalet yok
❌ Gençlik festivali yok
❌ Yönetimde şeffaflık yok
❌ Torpilsiz mülakat yok
❌ Vizesiz Avrupa yok
❌ Yeterli demiryolu hattı yok
❌ Kamuda tasarruf yok
❌ Yeşil alan yok
❌ Ekonomik özgürlük yok
❌ Temiz çevre yok
❌ Bisiklet yolu yok
❌ Teknoloji üretimi yok
❌ Kira denetimi yok
❌ Sansürsüz TV - sanat yok
❌ Paranın değeri yok
❌ Bağımsız üniversite yok
❌ Adalet yok
❌ Eşit yurttaşlık hakkı yok
❌ Halk iradesi yok
❌ Sandık güvenliği yok
❌ Yaz saati uygulaması yok
❌ Eğitimde kalite yok
❌ Tarım yok
❌ Şehir planlaması yok
❌ Diplomanın anlamı yok
❌ Uygun tatil imkanı yok
❌ Öğrenciye ev yok
❌ Liyakat yok
❌ Muhalif CB Adayı yok
❌ Girişimciye destek yok
❌ Hızlı internet altyapısı yok
❌ Basın özgürlüğü yok
❌ Veri güvenliği yok
❌ Öğretmene kadro yok
❌ Siyasi etik yok
❌ Musluktan içilebilir su yok
❌ İfade özgürlüğü yok
❌ Yeterli öğrenci yurdu yok
❌ LGBT hakları yok
❌ Ucuz ulaşım yok
❌ Bağımsız yargı yok
❌ Emeğin karşılığı yok
❌ Sokakta can güvenliği yok
❌ Mal güvenliği yok
❌ Gençlerin umudu yok
❌ Emeklinin geçimi yok
❌ Çalışanın güvencesi yok
Ampul var, yersen.
Ali Mahir Başarır, karneden Atatürk resmi, Türk bayrağı ve istiklal marşını çıkaran Yusuf Tekin’i rezil rüsva etmiş.
“Bu adam eğitimin başına geldiğinden beri Cumhuriyet değerleri ve Atatürk ilkeleri ile mücadele ediyor bu bakan ülkemize yakışmıyor”