İddia doğruysa inanılmaz
Gerçekten bizi sağmal görüyorlar herhalde
Yüzbinlerce başvuru, ortalama 20% ret derken milyonlar kazanıyorlar üzerimizden
Dışişlerinin acaba artık bu vize konusuna müdahale zamanı geçmedi mi?
Turizmi geçtim, insanlar akademik katılım ve ticari seyahat yapamaz hale geldi
Vize karaborsası rezaleti de ayrı konu tabii
O halde başlıyoruz… Ciddi bir Jacques Philippe incelemesine forumda çok sorulduğu için gerek duyuyorum.
1-Her şeyden önce Jacques Philippe, İsviçre menşeili bir marka mıdır?
Hayır, değildir. Markanın İsviçre’de tescilli bir ismi bulunmuyor, markanın aksine Swissreg kayıtlarını kamuyla ilk kez paylaşan kişi olarak şunu belirtmeliyim ki bu markanın sahibi: Saat&Saat’tir. Ekte Swissreg, yani İsviçre’de IGE/IPI marka tescili yapan kurumdan aldığım ekran görüntüsünü paylaşıyorum. Bu belge sadece markanın adının İsviçre’de de korunduğunu gösteriyor, orada üretildiğini değil. Yani istesek bunu biz de yapabiliriz.
Saat&Saat markanın İsviçre menşeili görünmesi için efor sarf etse ve birçok aslında kamuyla paylaşması gereken bilgileri paylaşmasa da bu marka kesinlikle İsviçre menşeili olmayıp İstanbul kuruluşludur. Kuruluş yılı resmi sitesinde bile verilmese de sertifikasında incelediğim üzere 2015’tir.
2-Peki marka nasıl Swiss made yazabiliyor saatlerine?
2017’de değişen Swissness Act maddelerinde artık saatlerinize Swiss Made yazabilmeniz için izin ya da FHS üyeliği ya da ödeme gerekli değildir. Dört maddeyi karşılamanız yeterlidir; birinci olarak mekanizma İsviçre üretimi olacak, ikinci ve üçüncü olarak son montaj ve son kalite kontrolü İsviçre’de yapılacak, son olarak da toplam üretim değerinin %60’ı İsviçre kaynaklı olacak.
Fakat bunlar kontrol yapıldıktan sonra yazılabileceği anlamını taşımıyor, her saate yazabilirsiniz fakat marka hakkında şikayet olursa ya da denetim olursa FHS yani İsviçre Saatçilik Federasyonu tarafından kontrol sağlanıp duruma göre COMCO ya da FHS üzerinden dava açılıp markadan Swiss Made yazısının kaldırılması, para cezaları ve saatlerin toplatılması gibi sonuçlar doğurabilir.
Markanın sitesi hiçbir şeffaflık taşımadığı için mekanizma her ne kadar Swiss menşeili Ronda olsa da biz montajın ve kalite kontrollerinin İsviçre’de yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz. Bu anlamda markanın çok kritik, belki de illegal bir noktada olduğunu söylemek isterim, eğer marka yetkilisi birisi bu yazımı okuyor ise mutlaka bu konu hakkında kamuyla İsviçre’deki montaj atölyesi bilgilerini paylaşmalıdır. Hiçbir İsviçre kuruluşlu marka bu şekilde politika izlemez, tüm belgeler şeffaftır.
3-Peki saatler?
Saatlerdeki mekanizmalar genellikle İsviçre giriş, ETA’dan düşük güvenilirlikli ucuz Ronda mekanizmalı olsa da güvenilirdir. Saatlerde genellikle 316L paslanmaz çelik kullanılır, finishingler CNC üzeri fazla cilalı veya fırçalı, tam ayarlanamayan ama yine de fiyatına göre ortalama diyebileceğimiz seviyededir fakat dial ve hands kaliteleri zayıftır. Diallerin çoğunda asimetrik indis yerleştirmeleri ve tek aşamalı yapım işlemlerine rastlanır. Benim şüphem de bu markanın İsviçre’de kalite ve montaj kontorlünün yapılıp yapılmadığıyla alakalı tam olarak bu noktada başlamaktadır.
Markanın en büyük sorunu şeffaflıktan uzak, yapay bir kimlik yaratılmaya çalışılıp güvenden yoksun, saatçilik kültüründen uzak olmasıdır. Markanın saatlerinin ekte de paylaşacağım üzere hemen her tasarımı homage, yani başka bir markanın tasarımından alıntıdır. Özellikle Saat&Saat’in stratejisi üzerine Tissot’nun PRX, Ballade, Chemind des Tourelles gibi ikonik modellerinin tasarımları neredeyse birebir alınmıştır.
4-Fiyatını karşılıyor mu?
Bana sorarsanız üstte saydığım nedenlerden dolayı, hayır. Marka en azından diğer bir Türk markası Quantum gibi daha şeffaf, daha kendine özgü tasarımlara sahip bir profil çizseydi ve tüm süreçlerine hakim olabilseydik bir nebze olumlu görüşüm olabilirdi. Ama kopya tasarımlara daha kötü bir saat alacağınıza aynı fiyata, belki bir iki bin lira fazlasına Tissot almanız çok daha sağlıklı olacaktır.
Daha detaylı ve teknik incelemelere girip sizleri de yormak istemiyorum.
Sevgilerimle.🙌
Turkish state lenders sold about $6 billion to defend the lira on Thursday, about half shortly after a court decision that removed the main opposition party’s leadership, according to traders familiar with the transactions. https://t.co/Iqafn3xBYa
Was at BBVA Turkiye conference in London and everyone’s mobile phone pinged at the same time as the CHP news hit the wires - people heading back to offices.
Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum.
Ben size acıya katlanmayı ama teslim olmamayı vadediyorum.
Ben size onur, haysiyet, cesaret ve mücadele vadediyorum!
🔴#SONDAKİKA | CHP için mutlak butlan kararında:
• 38. Olağan Kurultay hukuken geçersiz sayılacak.
• Seçilen yeni parti yönetimi düşecek ve hukuki durum kurultay öncesi döneme geri dönecek.
• Kurultayda alınan kararlar, yapılan seçimler ve tüzük değişiklikleri tamamen geçersiz sayılacak.
Kılıçdaroğlu, kongrede kaybettiği ve ardından yeniden aday olamadığı genel başkanlık makamına, iktidar yargısına sırtını dayayarak ulaşmak istiyor. Bu anti-demokratik tavrın mazur görülecek hiçbir tarafı olamaz.
Tabanda hiçbir desteği olmadığı için “uzlaşı” çağrılarıyla tepkileri soğutmaya çalışacak. Oysa iktidar mahkemelerinin genel başkanı belirlediği bir parti, ancak kontrollü bir muhalefet partisi olur.
Kılıçdaroğlu ile uzlaşı, rejimle uzlaşıdır. Yaşanan hukuksuzluğun temize çekilmesidir. Hiçbir demokratik parti bu çağrıya olumlu yanıt veremez.
İlişkiler "sevgi bittiği için" değil, saygı bittiği için bitiyor.
“Onu hala seviyorum aslında ama birlikte olmuyor.”
“Onu çok sevsem de artık toleransım çok düşük.”
“İnsan olarak çok seviyorum ama farklı hayatlardayız.”
Bu cümleler ayrılık yaşayan insanlardan çok sık duyduğum cümleler. Geçtiğimiz günlerde size Instagram üzerinden sorduğum sorulara da çok benzer cevaplar geldi. Sorulara cevap verenlerin %59’u ayrılığın en önemli sebebi olarak saygının bitmesini görürken sevginin bitmesini sebep olarak görenler %24 oranında kaldı.
Bu, ilişki biliminin en sağlam bulgularından biriyle birebir örtüşüyor.
John Gottman’ın 3000’i aşkın çiftle yaptığı çalışmanın çok önemli bir bulgusu var: Küçümseme ilişkileri bitirebiliyor.
Partnerimiz bir şey anlatırken gözlerimizi devirmek, ufak alaycı bir gülümseme takınmak, “sen ne anlarsın?” demek, sık sık sözünü kesmek, özetle ona hayranlığımızı ve saygımızı yitirmek…
Sevgi bir ilişkiyi başlatırken saygı devam ettiriyor aslında. Sevgi bitmeden de saygı bitiyor ve saygı bitince ilişki devam etmiyor.
Peki ilişkiler başka hangi sebeplerle bitiyor, gelin birlikte bakalım:
- Yan yana yaşamak ama farklı hayatlar sürmek. Bu da benim yaptığım ankette en çok belirtilen sebeplerden biriydi (%42) ama zaten araştırmalar da aynı fikirde. Aynı evdeyiz, aynı yatakta uyuyoruz ama duygusal mesafe büyüyor. "Artık ev arkadaşı gibiyiz" dediğimiz o an. Konuşmuyoruz, merak etmiyoruz, sormuyoruz. Özetle, birbirimizle ilgilenmiyoruz. Aramızdaki bağ inceliyor.
- Farklı hızlarda büyümek. Birimiz duygusal olarak ilerliyor, diğeri olduğu yerde sayıyor. Birimiz kariyerinde koşuyor, diğeri konforlu alanında mutlu. Anket cevaplarından biri buraya direkt oturuyor: "Yelkenlerimizin farklı rüzgarlara ihtiyaç duyması, ayrı yönlere gitmemiz." Farklı hızlar başlangıçta zenginlik gibi gelirken zamanla yollarımızı ayırıveriyor.
- Güven kırılmaları. Aramızdaki bağın en temelinde yer alan duygu, güven. İhtiyacımız olduğunda partnerimizin orada olacağına dair duyduğumuz derin inanç bizi ilişkide tutan en önemli sebeplerden biri oluyor. Bu inanç sarsıldığında aramızdaki bağ zarar görmeye başlıyor. İlla büyük yalanlara, aldatmalara gerek yok; art arda tutulmayan sözler, küçük ama biriken hayal kırıklıkları da güveni eritiyor. Kıskançlık, kontrol, sürekli sorgulama da yardımcı olmuyor.
- "Ben"i kaybetmek. Ankette şöyle bir cevap vardı: "İlişkiye rağmen yalnız hissettim, kendim olamadım." Sağlıklı bir ilişki ne iki kişinin tamamen birbirine dönüşmesi ne de sonsuz bir bireycilik olarak tanımlanıyor. Doğru kombinasyon aslında karşılıklı bağımlılık (interdependency) olarak görülüyor. İkimiz de ayrı birer kişi olarak var olmaya devam etsek de birbirimize güvenle dönebiliyoruz. Bağımsızlığını kaybeden, bir süre sonra sevdiği insandan da kopuyor. Çünkü ortada sevilecek ayrı bir "ben" kalmıyor.
- Konuşmanın bitmesi. Çoğu ilişkide problem “çok kavga ediyoruz” olmuyor. Bazen de tam tersine hiç kavga edilmiyor çünkü kimse riske girmek istemiyor. Bir taraf duvar örüyor ve diğer taraf duvarın arkasında duvara attığı ve asla karşılık alamadığı minik taşlarla kalakalıyor. Yine şöyle güzel bir cevap vardı: “Kavga etmekten korkıyoruz, isteklerimizi gözetip konuşmuyoruz, sonra patlıyor." Tam olarak bu aslında.
- Emek harcanmaması. Bir ilişki, iki kişinin de "bu ilişki var olsun, biz yan yana kalmaya devam edelim.” diye her gün küçük bir seçim yapmasıyla ayakta duruyor. Bir taraf çaba harcamaktan vazgeçtiğinde, diğer taraf ne kadar uğraşırsa uğraşsın ilişki genelde yerinde sayıyor.
Bütün bu sebeplerin ortak paydasını görüyor musunuz?
Bağlanmanın en temel ihtiyacı: görülmek, duyulmak, önemli olmak.
Cevaplarınızı okurken en çok tekrar eden kelime "görülmemek"ti. "Duyulmadığımızı, değer verilmediğimizi hissettiğimizde," demişti biriniz. Bir başkası: "Bana yabancılaşma, ilgisiz kalma." Bir diğeri "Sevmekle ilişkiyi yürütmenin farkını bilmemekten." diyordu.
İlişkiler "büyük" sebeplerle bitmiyor çoğu zaman. Görülmediğimizi hissettiğimiz binlerce küçük an birikiyor. Sonra bir gün son damla düşüyor ve biz onu "asıl sebep" zannediyoruz.
😡 Ülkede çocuk, genç, kadın katliamı var. Can ve mal güvenliği yok. Suç işleyenler korunuyor, caydırıcı ceza verilmiyor. Kolluk ve yargının içi suçlu dolu. Yeter artık!!
Çocuğunun not kağıdına yazdığı lise isminden tuttuğu takımın formasının ne zaman çıkacağına dikkat eden, gelecek hedeflerini bilen evladını tanıyan bir aile, çocuğunun hasta olduğunu kabul etmeyen zihni bozuklar sürüsünün yetiştiremediği bir cani yüzünden evladını kaybetti.
eğitim diye bir şey kalmamış, öğretmene saygıyı geçtim, tehdit var, akran zorbalığı denen şeyin önü alınamıyor, devletin okullara olan ilgisi sadece politik, televizyonda her gün aynı saatte şiddet var ve gençlerin geleceğe dair amacı veya beklentisi yok.
Çocukların kontrolsüz ve sınırsız şekilde internete erişebiliyor olması korkunç sonuçlara sebep olabiliyor. Bu konuda ebeveynler oldukça bilgisiz ve ilgisiz. Çoğu kişi sadece kendi konforunun bozulmaması için çocuklarına tablet veriyor. Biz çocuklara yalnızca televizyon üzerinden, belli bir süreyle bir şeyler izlemelerine izin veriyoruz; bunu yaparken bile kontrol edilmediğinde çocukların karşısına uygunsuz içerikler çıkabiliyor, En büyük handikapımız ise çevremizdeki ebeveynlerin aynı hassasiyete sahip olmaması; birlikte vakit geçirildiğinde bizim çocuklarımız da ister istemez ekrana daha fazla maruz kalıyor. Çocukların eline sınırsız ve kontrolsüz şekilde telefon, tablet vb. vermek, o çocuğun geleceğini bitiriyor daha kötüsü ise çevresine ve içinde bulunduğu topluma zarar vermesi oluyor.
Bu konularda regülasyonların sertleşmesi gerekiyor; aynı zamanda biz ebeveynlere de büyük iş düşüyor.