Sartre’ın “cehennem başkalarıdır” dediği yerde Wittgenstein “cehennem insanın kendisidir” derdi. Çünkü başkalarının yargıları zihinde kutsal bir hüküm gibi taşınır; başkaları bir “yaşam” belirler ve insan buna itiraz etmeksizin boyun eğer. Asıl cehennem dışarıda değil, dışarıdakilerin yargılarına zihinde verilen o mutlak rızadadır.
şule gürbüz diyor ya
her şeye yaklaşmak,her şeyi bilmek ve herkesle hemhal olmak zorunda değiliz.bazı şeylerin uzakta ve kendi renginde kalması,hem onlara hem de bize hürmettir. çünkü sınır,ruhun zırhıdır.herkesi içeri alan,en çok da kendi içindeki evi talan eder.
José Saramago’nun "Körlük" romanında, salgına yakalananlar eski bir akıl hastanesinde karantinaya alınır. Sadece bir doktorun karısı görme yetisini korur ama eşiyle kalabilmek için kör numarası yapar. Hastanedeki koşullar vahşileştikçe, silahlı bir grup yiyeceklere el koyar ve koğuştakilerden önce değerli eşyalarını, ardından da kadınları talep eder. Görebilen tek kişi olan kadın, etrafındaki çaresizliğe, aşağılanmaya ve tecavüzlere günlerce şahit olur ancak açığa çıkma korkusuyla başlarda hiçbir şeye müdahale etmez. Vahşet katlanılamaz bir noktaya gelip çember daraldığında ise sakladığı makası alıp çete liderini öldürür.
İnsan, elinde engelleyecek gücü olsa bile tehlike doğrudan kendisine dokunana kadar kötülüğü izlemeye çok yatkındır. Haksızlık ne kadar büyük olursa olsun, kendi güvenlik alanını bozmamak için başkalarının acısına sessiz kalıp eylemsizliği seçer. Çoğu zaman zulme karşı harekete geçmemizi sağlayan şey içimizdeki adalet duygusu değil, sıranın bize geldiğini anlamamızdır. İnsan, başkaları yanarken çoğunlukla sadece izler; sessizliğini ancak ateş kendi kapısına dayandığında bozar.
Herkes gibi yaşamak istemiyorsun; herkes gibi bir iş bulup çalışmak, herkes gibi tatile gitmek, herkes gibi evlenmek, herkes gibi boşanmak… Bunları yaparsan kendine saygı duyamazmışsın gibi geliyor. “Sıradanlık” yenilgi, hatta ölüm gibi senin için. Bu ne anlama gelebilir? Sıradışılık takıntısının “ölüm kovucu” savunmalardan biri olabildiğini söyler Yalom. Yani birey altta yatan ölüm kaygısını daha katlanılır kılmak için sıradan olma kaygısına tahvil eder (dönüştürür). Durumu Geçtan’ın “yaşamazlık” kavramı ile de açıklayabiliriz: Birey kendini yaşayamadığında yaşar görünmenin derdine düşer, sıradışılık takıntısı da bu çabanın bir görüngüsüdür. Sebebine ister ölüm kaygısı, ister yaşamazlık diyelim; mesele kendin olmak ve “kendine yerleşik” olmak meselesi aslında. Sıradışılık “ille de farklı olma” çabasıyla değil; sende olanı, herkes gibi olan ve olmayan yanlarıyla kabul etmekle başlar.