Irak’ı hatırlıyorum. O zaman 8-9 yaşlarındaydım. TV’lerden izliyorduk. Amerika Bağdat’ı işgal ettiğinde Iraklılar göbek atıyordu. Sonra 1.5 milyon insan öldürüldü Irak’ta. Yerle bir oldu kadim şehirler. Bütün güzellikleri yok ettiler. Ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
En kötü devlet bile devletsizlikten daha iyidir. Hele hele Amerika ve İsrail’e boyun eğmek varsa işin sonunda, mevcut durumu korumak en doğrusu olacaktır. İran çok kadim bir coğrafyadır. İran’ın tarumar edilmesi mevcut tarih hafızamızın yarısının çöpe atılması demektir. En önemlisi ise 2026 yılındayız ve hala bebekler öldürülüyor. İnsanoğlu hala savaşlardan ders almadı. Batı ise bu kirli zihniyetinden tek bir adım bile geri atmadı.
Sadakatsiz'deki gibi entrikayla falan uğraşmadı.
Seyran gibi aldatılmayı kabullenmedi.
Hem kocasından hem Maral'dan pata küte intikamını aldı ve yeni başlıyoruz dedi. Uzun süredir bakmadığımız diziye baktırdı.
Gerçek Queen Seren 'dir. Helal olsun
#Bahar
https://t.co/5n3gtvhmER
Bu tarz toplumsal travma yaratan olaylara çok fazla şahit oldum ve maalesef alıştım, ama bulunduğum yerden oldukça uzak olan bir tanesi için bu kadar empati yapacağım hiç aklıma gelmezdi. Bunu görüp içinde vicdanın zerresi olan herkes "keşke yanında olsaydım" demiştir.
babam yarın işe gitme dedi yok olmaz dedim patronunu ara babam izin vermiyo de sorun çıkarırsa istifa edersin diyo gerçekten bizim ailecek kurumsallığımız bambaşka
Beni hukuksuz şekilde tutuklayıp, 58 gündür iddianamemi hazırlamayanlar, bugün yine aynı hukuksuzlukla İBB Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu'nu göz altına almıştır.
İsterseniz bütün muhalefeti tutuklayıp, siz kendi başınıza demokrasicilik oynayın!
Biz Zafer Partisi olarak bu hukuksuzluğa karşı çıkıyor ve Türk Devletini Türk Milleti'ne geri vereceğimiz sözünü tekrarlıyoruz.
Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!
Kahrolsun millet düşmanları, yaşasın Büyük Türk Milleti!
Kahrolsun adaleti katledenler, yaşasın adalet!
KAN DONDURAN KATLİAM
Neşe, Tekirdağ ili Şarköy ilçesinde, 1972 yılında, Alten ailesinin en küçük kızı olarak dünyaya gelmişti. Bilinçli bir tercihle seçtiği Eğitim Fakültesinden 1993 yılında mezun oldu. Ataması da aynı yıl içerisinde, o yıllarda terörün zirve yaptığı yerlerden biri olan Diyarbakır’ın Bismil İlçesine yapıldı.
Neşe çok sevinçli idi. İnsan eğitmenin ne kadar önemli olduğunu biliyordu. Çoğunluğun aksine, özellikle eğitimin daha düşük seviyede olduğu bir bölgeye gitmek, onu daha da mutlu etmişti. Oradaki çocukları yetiştirecek, faydalı insanlar olmalarını sağlayacaktı. Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir miydi?
Ama ailesi için bu atama büyük tedirginliğe sebep olmuştu. Çünkü bölücü örgüt, öğretmenleri, “Türk asimilasyonunun” en önemli parçası sayarak, eylem yapma kararı almıştı. Emri, açılım sürecinde devlet yetkililerince, “kanı durdurmak için herkesle görüşülür” denilerek müzakere yapılan apo vermişti.
Neşe, 22 yaşına yeni girmişti. Çıtı pıtı, çocuk görünümlü bir kızcağızdı. Bir yandan abi, bir yandan iki abla ve anne baba üzerine titriyorlardı. Biraz el bebek gül bebek büyütülmüştü. Kesinlikle kıyamıyorlardı ona.
Vazgeçirmek için yoğun çaba harcadılar. Ama Neşe; “Bayrağımın dalgalandığı her yere giderim. Ben gitmesem, o gitmese, oraları kim aydınlatacak. O insanlara kim doğruyu yanlışı gösterecek, onları kim eğitecek. Karanlıklar yerini başka türlü nasıl ışığa bırakacak” diyor da başka bir şey demiyordu.
Neşe’nin ailesi anlamıştı kızlarının vazgeçmeyeceğini. Yapacak bir şey yoktu. Bunun üzerine babası, “seni yaban ellerde yalnız başına bırakamam. O zaman ben de seninle geliyorum” demişti.
Böylece baba kız Tekirdağ’dan Diyarbakır’a, oradan da söz konusu ilçeye gitmek için yola çıktılar.
İlçeye geldiklerinde İlçe milli eğitim müdürlüğünden nokta tayinin, teröre müzahir bir köy olan Çavuşlu’ya çıktığını öğreneceklerdi. Baba biraz tedirgin olsa da Neşe’nin mutluluğundan hiçbir şey eksilmedi. Hemen ertesi gün köye hareket ettiler.
Köye ulaşır ulaşmaz, Neşe merakla hemen görev yapacağı okula gitti. Zaten oturacağı lojmanda okulun bitişiğindeydi.
Ancak okulun hali içler acısı idi. Camlar ve sıralar kırılmış, duvarlar yıllarca boya görmemişti. Neşe çok iyi bir okul göreceğini ummasa da bu kadarını tahmin etmemişti. Ama moralini bozmadı.
Ertesi gün başta köy muhtarı olmak üzere köyün ileri gelenleri ile konuşup, eksiklikleri gidermek için yardım istedi. Ama talep ettiği destek konusunda köylülerin isteksizliğini fark etmişti. “Parasını ben vereyim, usta bulun yaptıralım ve okulumuzu çocuklarımıza yakışır hale getirelim” deyince, bir sonraki gün okulda gerekli onarım işlemleri başlamıştı.
On gün sonra okul artık öğrenim için hazır hale gelmişti. Tabii bu onarım işi, Neşe’nin iki maaşını alacaktı. İlk maaşının büyük çoğunluğunu ustalara verip, kalanını borçlandı.
Dersler başlamıştı, Neşe’nin neşesine de diyecek yoktu. Sanki öğretmen değil bir ışık kaynağıydı gerçekten. Öğrencilerinin her sorunu ile ilgilenmeye çalışıyordu.
Fakat unuttuğu bir şey vardı; yarasalar ışıktan değil karanlıktan hoşlanırdı. Çünkü karanlık onların yaşamalarını borçlu oldukları olmazsa olmaz ortamlarıydı. Tahammül edemezlerdi Neşe’lerin ışığına. Kısa süre sonra ışığı söndürmeye karar verdiler…
***
Takvimler, 1993 yılının 26 Ekim’ini göstermektedir. Neşe öğretmen, yorgun argın gelir okuldan. Babası ile biraz hoş beş ettikten sonra program defterine ertesi gün yapacağı dersin programını yazar.
Biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için babasına, “Babacığım, akşam biraz sivri biberimiz var istersen onları kızartayım. Ekmek ve yoğurtla bir güzel yeriz. Okulun tamirat işleri ile ilgili olarak biraz açıldık. Biraz böyle idare edelim ne dersin” diye sorar.
“Kızım benim için fark etmez, az yemek benim gibi yaşını başını almışlar için daha iyi olur. Sen beni dert etme” der babası.