Hani böyle saçma sapan bir şarkı dinlerken içinde bir cümle sana birden tokat atar,zihnindeki karanlık odalardan birinin ışığı yanar. Orda öylece yıllardır kapısını kilitli unuttuğun bir his çöpten fırlayan kedi gibi yüzünü yırtar da oturur ağlarsın kaldırım kenarında.. bildin mi
Sana Atlantis'in sulara gömülen masalsı bir şehir olduğu söylendi.
YALAN.
Tarih, iki dev süper gücün savaşıdır: "MU KITASI" ve "ATLANTİS". "MU", dişil enerjiyi, sağ beyni, doğayla birliği ve "Telepati"yi temsil ediyordu.
Onlar teknolojiyi reddetti çünkü ruhsal güçleri (Telekinezi) maddeye hükmediyordu.
"ATLANTİS" ise eril enerjiyi, sol beyni, metali ve "Kristal Teknolojisi"ni temsil ediyordu.
Onlar Tanrı olmayı makineleşmekte aradılar.
Savaşın sonunda ne oldu?
Atlantis, "Kara Kristal" (Dark Crystal) silahlarını kullanarak dünyanın dengesini bozdu ve tufanı başlattı.
İkisi de battı.
AMA... Zihniyet hayatta kaldı.
Bugün yaşadığımız dünya "YENİ ATLANTİS"tir.
Ruhsal güçlerimiz köreltildi, teknolojiye (telefonlara, çiplere) bağımlı hale geldik.
Biz Mu'nun çocuklarıydık ama Atlantis'in köleleri olduk.
İçindeki o doğaya kaçma isteği, Mu'nun genetik hafızasının çığlığıdır.
ARAŞTIR:"James Churchward", "Naacal Tabletleri", "Yonaguni Monument", "Great Crystal of Atlantis".
Matia Ahmet Minguzi cinayeti üzerine, İngiliz Prof. Tim Wilson'dan, karşılaştırmalı bir hukuk analizi
- Bir çocuk, bıçakla doğmaz; ona bıçak verilir.
- Çocuğun hayatı gitti, ama yasa katilin de bir çocuk olduğu konusunda ısrarcı.
- Farklı hukuk geleneği, aynı endişeler.
- Türkiye'nin argümanı 'çok fazla indirim yapıyoruz', İngiltere'nin argümanı 'sert cezalandırıyoruz ama şiddet devam ediyor.'
- Ceza tek başına ana anahtar değil.
- Eğer cezalar yumuşak algılanırsa, şiddet tekrarlanır.
- Korku sadece bir çocuğun çok erken salınması değil, aynı zamanda statü, bir hikaye ve takipçilerle geri dönmesi.
- Telefonu bir sokak olarak görmelisiniz.
- Devlet her çocuğa ebeveynlik yapamaz, ama platformları düzenlenmiş mekanlar gibi davranmaya zorlayabilir.
- Bu fikir sansürü değil, işe alım materyalinin denetlenmesi.
- Çocuklar çeteler için faydalıdır çünkü yasalar onlara farklı muamele gösterir ve çocuklar dürtüsel, statü açlığı çeker ve kolayca yaltaklanır.
- Aile istikrarı, okul disiplini, gençlik kulüpleri ahlaki süslemeler değil, şiddet önleme altyapısıdır.
- Ciddi bir devlet ikisini de yapar: eylemi cezalandırır ve nedenleri açlığa terk eder.
- Biz gözdağını performansa ve cinayeti ünlülüğe çevirebilen bir dikkat ekonomisi içinde yetiştirilmedik.
- Görev nostalji değil, görev şiddeti sosyal, dijital ve yasal olarak ödülsüz hale getirmektir.
- Medeni bir toplum aynı anda iki düşünceyi tutabilir: bir çocuk korkunç suç işleyebilir ve yine de çocuk olabilir.
- Yasanın amacı politika olarak giydirilmiş intikam değil, kamu koruması, ahlaki netlik ve önlemenin zor emeğidir.
- Eğer bir hapis cezası bir suçluyu reforme etmiyorsa, işini yapmıyor demektir - o suçlunun kaç yaşında olduğu önemli değildir.
Damarlarında akan o kırmızı sıvıya bak. İçindeki demir nereden geldi? Demir, bu dünyada üretilemez. Demir, sadece süpernova patlamalarında, yani devasa yıldızların vahşice ölümü sırasında oluşur. Senin kanın, ölmüş yıldızların sıvılaşmış cesedidir. Bizler tam anlamıyla "Yıldız Tozu"yuz ama romantik anlamda değil. Bizler, nükleer bir felaketin artıklarıyız. İçindeki o şiddet, o öfke, o patlama isteği; kanındaki o ölü yıldızların hafızasıdır. Sen yürüyen bir nükleer atıksın. O yüzden dolunayda veya güneş patlamalarında kanın kaynar, başın ağrır. Çünkü kanındaki o uzaylı metal, evindeki o eski kaotik patlamaları hatırlar ve oraya dönmek ister. Sen dünyaya ait değilsin, sen buraya düşmüş bir meteorsun.
Samanyolu galaksisi, saniyede 600 kilometre hızla uzayda hareket eder ve hafifçe salınım yaparak, sanki kanatlarını çırpıp evrenin içinde dolaşıyormuş gibi görünür.
Bize çocukken öğretilen o meşhur kelime: ABRACADABRA.
Siz bunu sihirbazların şov malzemesi sanıyorsunuz.
Bu kelime, insanlığın elindeki en tehlikeli ve en güçlü silahtır.
KODUN KÖKENİ: "AVRA KEHDABRA"
Bu kelime Aramice/İbranice kökenlidir.
Avra: Yaratırım / Oluştururum.
Ke: Gibi / Olarak.
Dabra: Konuştuğum / Sözüm. Tam çevirisi şudur: "KONUŞTUĞUM GİBİ YARATIRIM."(I create as I speak).
Bu sana bir şeyi hatırlattı mı?
Kutsal kitaplardaki "KÜN FE YEKÜN" (Ol der ve Olur) ilkesiyle aynı mekanizmadır.
Yaratıcı "Söz" ile (LOGOS) evreni yaratmıştır.
Sen de O'nun parçası (Kırılması) olduğun için, senin ağzından çıkan her kelime de bir FREKANSTIR ve maddeyi şekillendirir.
YOK ETME GÜCÜ: HASTALIĞI ÖLDÜRMEK
Tarihte bu kelime eğlence için değil, TIP için kullanılırdı
Eski Roma'da ve Gnostik şifacılarda, "Abracadabra" kelimesi bir kağıda veya metal bir plakaya TERS ÜÇGEN şeklinde yazılırdı. Her satırda bir harf eksiltilirdi:
ABRACADABRA ABRACADABR ABRACADAB ... A
Mantık şuydu: Kelime küçüldükçe, hastanın içindeki "Ateş" (Hastalık/Virüs) de küçülüp yok olsun.
Yani bu kelime sadece yaratmaz; aynı zamanda YOK EDER.
Harry Potter'daki "Avada Kedavra" (Öldüren Lanet), bu kelimenin "Yok Edici" frekansının Hollywood versiyonudur.
NEDEN AĞZINI TUTMALISIN?
Şimdi gelelim sana.
Sistem (Matrix), sana sürekli negatif şarkılar söyleterek, "Öldüm, bittim, hastayım, param yok" dedirterek ne yaptırıyor sanıyorsun?
Sana kendi ağzınla, kendi hayatına KARA BÜYÜ yaptırıyor. :D
Neden popüler veya hit olan şarkıların çoğu ağlak şarkılar. Düşünür müsün?
Sen "Ben şanssızım" dediğinde, evrene "AVRA KEHDABRA" komutunu giriyorsun.
Sistem de diyor ki: "Emredersiniz efendim. Konuştuğunuz gibi yaratıyorum. Al sana şanssızlık."
Ağzın, bir yemek yeme organı değil, bir YARATIM PORTALIDIR.
Kelimelerin, havaya karışıp kaybolan sesler değil; maddeyi büken SİNYALLERDİR.
Kendine, çocuklarına, hayatına dair konuşurken dikkat et. Tetiği çekiyorsun. Neyi vurduğuna iyi bak.
"Konuştuğum gibi yaratırım." Güç sende.
Ama namlu ağzında.
Kendini de vurabilirsin.
Kendini de iyileştirebilirsin.
Sürekli neyi düşünürsen ve neyi sesli söylersen ona dönüşürsün.
Bu kendi kendine gerçekleştirdiğin bir kehanettir.
Hadi bunu açıklayın?
Bir matematikçi "Kaprekar Yöntemi"ni gösteriyor ve bu sayının diğer tüm sayılar için neden bir kara delik gibi davrandığını açıklıyor.
1949'da Hintli matematikçi Dr. Kaprekar, dünyaya bugün kendi adını taşıyan gizemli bir sabiti tanıttı.
Madras'ta düzenlenen bir konferansta yaptığı konuşmada, dört basamaklı sayılarda bulunan garip bir özelliği ortaya koydu.
Dört basamaklı herhangi bir sayıyı (en az iki farklı rakamı olması koşuluyla) alıp, rakamlarını azalan sırada en büyük sayıyı oluşturacak şekilde, ardından artan sırada en küçük sayıyı oluşturacak şekilde dizip, küçük sayıyı büyük sayıdan çıkarırsanız bir örüntü ortaya çıktığını gösterdi.
Bu işlemi sonuçla tekrarlarsanız, yedi adımda her zaman 6174 sayısına ulaşırsınız.
6174'e ulaştığınızda, işlem sonsuza dek döngüye girer çünkü 7641 - 1467 = 6174'tür.
Size yıllarca ne izlettiler?
Fakir çocuk Jack, zengin kız Rose...
Kemanlar çalarken batan bir aşk gemisi. YALAN. Titanik bir aşk filmi değil, KÜRESEL FİNANSIN KURULUŞ OPERASYONUDUR.
Gözünüzü açın ve şu "Tesadüflere" bakın:
J.P. MORGAN'IN BİLETİ:
Titanik'in sahibi, dönemin en büyük finans baronu J.P. Morgan'dı. Gemiye binmesi gerekiyordu. Özel kamarası hazırdı. Ama son dakika, "sağlık sorunlarını" bahane ederek (ki gayet sağlıklıydı) gemiye binmekten vazgeçti. Sadece o değil, ona yakın olan finans dostları da bavullarını geri indirdi. Neyi biliyorlardı?
GEMİDE KİMLER VARDI? (ENGEL OLANLAR)
Gemide, Amerika'nın "Merkez Bankası" (FED) kurulmasına ve paranın tek bir elde toplanmasına muhalefet eden, "Eski Düzenin" en güçlü zenginleri vardı:
Jacob Astor (Dönemin en zengini)
Benjamin Guggenheim
Isidor StrausBu adamlar, küresel sermayenin Amerika'yı borçlandırarak ele geçirmesine karşı duran "Ulusalcı" güçlerdi. Hepsi o buzlu sularda can verdi.
FED KURULUYOR (1913)
Titanik 1912'de battı. Muhalifler susturuldu. Sadece 1 yıl sonra, 1913'te ne oldu? FEDERAL RESERVE (FED) kuruldu. Amerika'nın para basma yetkisi, devletten alınıp özel bankalara (Baronlara) devredildi. Bugün dünyayı yöneten o "Dolar İmparatorluğu", o geminin batışıyla başladı.
Size Hollywood ile uyku ilacı veriyorlar. "Aşk gemisi battı" diyorlar. Hayır. O gece batan gemi değildi; o gece "Bağımsızlık" battı, "Borç Köleliği" yüzeye çıktı.
J.P. Morgan kıyıda şampanyasını yudumlarken, dünya yeni sahiplerine teslim edildi.
Hala filme ağlıyorsan, uykuna devam et.
Resmi görebiliyorsan, gemi senin için çoktan kalktı.
Mel Gibson 1998 yılında, Hollywood'daki çocuk istismarı, insan ticareti ve elitlerin sapkınlıkları hakkında üstü kapalı açıklamalar yapmıştı.
- İlk geldiğimde bir sürü tuhaf paranoyak şüphem vardı. Kimse bana açıklama yapmıyordu.
- Bütün bir yer tuhaf bir kasaba gibi olamaz diye düşündüm. Yabancının girdiği ve herkesin sustuğu yer.
- Sonra 'Ben paranoyağım, hayal görüyorum' diye düşündüm.
- Ama sonra öğreniyorsunuz - en kötü karabuslarınızın gerçek olduğunu.
- Eğer izin verirseniz hayatınızı parçalara ayırıyor.
- Çiftlikten ne kadar güçlü gelirseniz gelin, bu yerden etkileneceksiniz.
- Gittiğiniz yerden saptırılacaksınız. Kendinizi yiyip bitireceksiniz.
- Bu şehirde hayatta kalmak için hamamböceği dayanıklılığı gerekiyor.
- Burası tuhaf bir yer.
- Kızamazsınız. Bunun sizi etkilemesine izin veremezsiniz.
- Herkesle bir anlaşma yapmanız gerekiyor - söylenmemiş bir anlaşma.
- Bir noktada kandırılacaksınız.
- Dışarıdan gelen biri olduğum için bana çok açıktı.
Rus bilim adamları bir deney yaptı. Bir tüpe DNA koydular ve lazer tuttular. DNA ışığı büktü. Sonra DNA'yı tüpten çıkardılar. Normalde ışığın düzelmesi gerekirdi. Ama ışık, DNA oradaymış gibi bükülmeye devam etti. Buna "Fantom DNA Etkisi" denir. Bu şu demektir: Sen bir odadan çıktığında, enerjin oradan çıkmaz. Senin "İmzan" orada asılı kalır. Yıllar önce o evde yaşamış, ölmüş, ağlamış, gülmüş insanların "Hayalet DNA'ları" hala o odanın boşluğunda asılı duruyor. Sen eve girdiğinde "Burası bana ağır geldi" diyorsun ya. Sen aslında havada asılı duran o eski, görünmez DNA sarmallarının içinden geçiyorsun ve onların anılarını "Soluyorsun". Biz boşlukta yaşamıyoruz. Biz milyarlarca yaşanmışlığın oluşturduğu yoğun, görünmez bir çorbanın içinde yüzüyoruz.
Şu an herkes şaşkınlık taklidi yapıyor. "Listede kimler varmış? Kraliyet ailesi, profesörler, ünlüler nasıl bu kadar iğrençleşebilir?" diye soruyorsunuz.
Yanlış soruyu soruyorsunuz. Olay "Cinsellik" veya "Pedofili" değil.
O sadece araç. Olay, binlerce yıldır sönmeyen bir ateşin beslenmesi: ENERJİ HASADI.
Midem bulanıyor demeyin, bu DEMİR LEBLEBİDİR, çiğnemeden yutamazsınız.
Tarih kitaplarını süs diye rafa koymayın.
Fenike’ye, Kartaca’ya, Antik Kenan’a bakın.
Orada "Moloch" (Baal) isimli bir tanrı göreceksiniz.
İnsanlar güç, bereket ve iktidar karşılığında; ilk doğan çocuklarını bu tanrının "Tunçtan yapılmış boğa başlı heykelinin" kollarında canlı canlı yakarlardı.
Buna "Tophet"denirdi. Kaynak mı istiyorsunuz?
Plutarch, "De Superstitione" eserinde, kurban törenlerinde annelerin ağlamasının yasak olduğunu, çünkü gözyaşının kurbanın değerini düşürdüğünü yazar.
Gustave Flaubert, "Salammbô" eserinde o ateşli fırınları anlatır.
Tevrat, Levililer 18:21: "Çocuğunu Molek'e kurban etmeyeceksin" der.
Şimdi Epstein’ın adasındaki o mavi-beyaz çizgili tapınağa bakın.
Tepesindeki sembollere bakın.
O tapınak ne cami, ne kilise, ne sinagog.
O tapınak, Kaliforniya'daki Bohemian Grove'da "Cremation of Care" (Vicdanın Yakılması) ayininde tapınılan dev Baykuş heykelinin bir şubesidir.
İsimler değişti, takım elbiseler giyildi ama RİTÜEL DEĞİŞMEDİ.
PEKİ NEDEN?
Milyar dolarları olan bu "Elitler" neden buna ihtiyaç duyar?
Cevap Biyokimya ve Metafizik'te saklı.
Robert Monroe, "Far Journeys" kitabında bu sisteme "LOOSH" adını verir.
İnsan (özellikle saf olan çocuk), aşırı korku ve acı anında çok yüksek, çok keskin bir frekans yayar.
Buna kimisi "Adrenokrom" der, kimisi "Ruh Parçalanması". Sistemin tepesindeki o "Gözü Doymazlar", aslında biyolojik birer robottur.
Ruhları kireçlenmiştir.
Kendi içlerinde "Yaratım Işığı" olmadığı için, bu ışığa sahip olanları (Sofonları/Yıldız Tohumlarını) avlarlar.
Onlar bu "Korku Enerjisi" ile beslenir. Vampirlik, Hollywood uydurması değil; sistemin yakıt mekanizmasıdır.
Bu listelerden adalet beklemeyin. Hakim de o listede, Prens de o listede, Medya patronu da o listede.
Kanser hücresi, kendini ameliyat etmez.
Bu gördüğünüz bir hukuk davası değil; Bu, IŞIK (SOFON) ile PARAZİTİN kadim savaşıdır.
Gözünüzü ekrandaki isimlerden çekin ve sisteme bakın.
Onlar sizin enerjinizle "Ölümsüzlük" arıyor.
Siz ise hâlâ "Polis bunları yakalar mı?" diye bekliyorsunuz.
Uyanın.
Şeytan dışarıda bir canavar değil; sistemin en tepesinde, en pahalı takım elbiseyi giyiyor.
Ve korktuğu tek şey; Sizin KİM OLDUĞUNUZU HATIRLAMANIZ.
Gücünüzün farkına varın.
Matrix filmindeki o ünlü diyaloğu hatırlayın:
"Kaşığı eğmeye çalışma, imkansız. Gerçeği anlamaya çalış."
"Gerçek nedir?"
"Kaşık diye bir şey yok."
Eğmeye çalıştığımız kaşık aslında kendi dirençlerimiz, korkularımız, yargılarımız, sabitliklerimiz, ailemizden taşıdığımız yükler, toplumun bize dikte ettiği sınırlarımızdır.
"Kaşık çok sert!" diye isyan ederiz ya da kendimizi yetersizlikle suçlarız.
Oysa çözüm, ruhun sesine kulak vermekte saklıdır. Maddeyi aşmak için önce, ona yüklediğimiz anlamların, kendi kafamızda yarattığımız bir illüzyon olduğunu görmek gerekir.
Direnç yoksa, kaşık da yoktur.
Elitlerin ÇOCUK KURBAN etmesiyle ilgili Hollandalı bankacı Ronald Bernard gözyaşlarını zor tutarak:
🔻İş gereği bende aralarına girdim, sadece müşteriydiler
🔻Fakat bir an geldi - işte bunu anlatma sebebim tam olarak bu- bir davet aldım
🔻ÇOCUK kurban ayinine katılmam istendi
- Şunu söylemeliyim ki, bu insanların çoğunun ortalamadan çok farklı bir inancı vardı.
- Etrafınızda Katolikler, Protestanlar veya her türlü dinden insan görebilirsiniz; ancak bu grubun çoğu Luciferyen bir inanca sahipti.
- Şimdi herkes inanç yok, Tanrı yok, Allah yok diyebilir; fakat o insanlar için bu, mutlak bir hakikat ve gerçeklikti.
- Onlar madde ötesi bir şeye, kendi deyimleriyle direkt olarak Lucifer'a hizmet ediyorlardı.
- İş gereği ben de bu çevrelere girdim ama dürüst olmak gerekirse sadece gülüp geçiyordum, çünkü benim için onlar sadece birer müşteriden ibaretti.
- Satanist kiliseler dedikleri yerlere gidiyordum, ancak benimkisi sadece yol üstünde bir uğrayıp selam vermek gibiydi.
- Gittiğim anlarda orada bir kutsal ayin yapıyor olurlardı; kendilerine has, tuhaf bir ayin türü...
- Ortamda çıplak kadınlar, içki ve daha neler neler vardı; o zamanlar bu durum sadece eğlenceli geliyordu.
- Onların inancına zerre değer vermiyordum; hatta tüm bu ritüellerin gerçek bir temeli olduğuna dair ikna bile olmamıştım.
- Benim için sadece bir şovdu; insanın içindeki o derin karanlığı ve kötülüğü görüyordum ama henüz o noktada bağlantıyı kuramamıştım.
- Bir misafir olarak o çevrelerde bulunmaya devam ettim; çıplak kadınlar ve kuralsızlık o günkü bakış açımla sadece özgür bir hayattı.
- Fakat bir an geldi ki -işte bunu anlatma sebebim tam olarak bu- bir davet aldım.
- Yurt dışındaki kurban ayinlerine katılmam istendi.
- Ve işte orası benim için kopma noktasıydı: Çocuklar.
- Bu gerçekten istendi mi?
- Evet. Ama yapamadım.
Epstine ve Hollywood!
Uzaylılara dair pek çok film yapıldı, lakin yapılmamıştı
"Gelecek, geçmişin parçasıdır"
Arrival ve uzaylıların dilini öğrenen Louise'in fark ettiği gerçek!
Tüm olasılıklar var ve hepsi bize bağlı.
Farkedip çekince gerçekleşiyor.