Okumanız ve paylaşmanız dileğiyle:
1️⃣ 2002 yılında AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye’de yalnızca siyasal değil, aynı zamanda sosyoekonomik bir dönüşüm de yaşanmaya başladı. Bu dönüşümün en belirgin sonucu, uzun yıllar ekonomik merkezin dışında kalmış, görece daha muhafazakâr Anadolu orta sınıfının yukarı doğru hareketliliğiydi.
Bir zamanlar ev sahibi olma hayalini emeklilik ikramiyesine bağlayan, araba hayalini yirmi yaşında bir külüstürle sınırlayan, tatili köye gitmekten ibaret gören insanlar; mortgage kredileriyle, sıfır kilometre otomobillerle, her şey dahil tatil köyleriyle tanıştı. Sokakta tel arabayla oynayarak büyüyen ebeveynler çocuklarına uzaktan kumandalı arabalar alabildi. Kuran kursuna giden nesiller, çocuklarını piyano, keman ve bale kurslarına göndermeye başladı.
Belki de bu dönemin ruhunu en iyi özetleyen cümle şuydu:
“Ben görmedim ama çocuğum görsün.”
Ancak ekonomik sermayedeki bu hızlı yükseliş, aynı hızda bir kültürel dönüşümle desteklenmedi. Anadolu insanı apartman hayatına geçti ama ayakkabısını kapının önüne koymayı sürdürdü. Çünkü mesele yalnızca ekonomik sınıf değiştirmek değildi; davranış kalıplarını, estetik tercihleri ve gündelik hayatın görünmez kodlarını dönüştürmekti.
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu buna “kültürel sermaye” adını verir. Ona göre para kazanmak ile o paranın içinde hareket ettiği kültürel evreni içselleştirmek aynı şey değildir. İnsanlar ekonomik sermayeyi kısa sürede edinebilir; fakat zevkler, görgü biçimleri ve estetik yargılar kuşaklar boyunca oluşur. Bourdieu’nün “habitus” kavramı tam da bunu anlatır: İnsan, çocukluğundan itibaren içine doğduğu dünyanın davranış kalıplarını bedenine ve zihnine yerleştirir.
Türkiye’de yaşanan dönüşümün sancısı da burada ortaya çıktı.
Ekonomik güç el değiştirdi; fakat o gücü taşıyacak kültürel kolonlar aynı hızda inşa edilemedi. Zaman zaman o kolonları dükkân yapmak için kendimiz kestik. Sonuçta ortaya, beyaz Türk olmanın ekonomik değil kültürel bir durum olduğunu geç fark etmiş bir toplum manzarası çıktı. Beyaz Türk taklidi yapan ama üzerinde biraz iğreti duran bir yaşam tarzı oluştu.
Keman kursuna giden çocuğa dedesinin “Sen Gavur Hacı’dan barak çalabiliyon mu?” diye sorması, aslında muhafazakâr orta sınıfın yaşadığı açmazın küçük bir özetidir. Piyanonun başındaki çocuğun Fazıl Say olmasını beklerken, ondan Şehit Tahtında Rabbe Gülümser ilahisini çalmasını istemek, iki farklı kültürel kodun aynı bedende buluşma çabasının yarattığı gerilimi gösterir.
Bugün bize abartılı gelen ev dekorasyonları, sünnet organizasyonları, mezuniyet törenleri ya da “sınav anneliği” gibi olgular da bu bağlamda okunabilir. Muhalif çevrelerin “görgüsüzlük” diye tanımladığı şey, aslında ekonomik gücün estetik olgunlukla buluşamamasının dışavurumudur.
Alexis de Tocqueville, demokrasinin aristokrasiyi ortadan kaldırırken yeni bir eşitlik arzusu ürettiğini söyler. Ancak insanlar eşitlenirken aynı zamanda birbirlerini taklit etmeye başlarlar. Türkiye’de de uzun süre kültürel merkezin dışında kalmış kesimler, merkezin sembollerini benimseyerek o merkeze ait olabileceklerini düşündüler. Sorun, sembollerin ruhundan kopuk biçimde taklit edilmesiydi.
Muhafazakâr kesim, üç bin yıllık Anadolu birikimini; Aşık Veysel’i, Karacaoğlan’ı, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Yunus Emre’yi çağdaş biçimlerde yeniden üretebilirdi. Fakat çoğu zaman bu imkân değerlendirilemedi. Kendi kültürel mirasını modernleştirmek yerine, cehaletin parayla buluştuğu petrol zengini Arap şeyhi estetiğine öykünen bir gösteriş kültürü ortaya çıktı.
Burada mesele, çocuğu piyano kursuna mı yoksa bağlama kursuna mı göndermek değildir.
Asıl mesele, insanın kendine ait olanı aşağılık kompleksi duymadan geliştirebilmesidir.
Bağlama çalan bir çocuk aynı zamanda piyano da öğrenebilir. Yunus Emre okuyup Shakespeare tanıyabilir. Karacaoğlan’ı bilirken Bach dinleyebilir. Kültürel özgüven, başkasını reddetmekten değil; kendini bilerek başkasına açılabilmekten doğar.
Tarihinde ilk kez Dünya Kupası’na katılan, 520 bin nüfuslu Yeşil Burun Adaları,
Son Avrupa şampiyonu İspanya ile golsüz berabere kalarak 1 puan almayı başardı.
İspanya 0-0 Yeşil Burun Adaları
Ya Allah için devlet öğretmen olarak istihdam edeceği vatandaşına böyle bir şey yapar mı? Allah için biri çıkıp bana şu işin mantığını tane tane anlatsın! Yazık cidden ya! Yazık! 30bin maaş ver 28bin geri al! Aferin size!
İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden oluşan donanma Çanakkale Boğazını zorla geçmek amacıyla; Şubat 1915’ten itibaren, zaman aralıklı olarak bir seri saldırılara başladılar. Ancak bir sonuç elde edemediler. Birleşik donanma 18 Mart 1915’te, 270 ton ağırlığında, 247 ağır topa sahip zırhlı gemilerden oluşan armada ile en büyük hücumu yaptılar. Ancak ağır kayıplara uğrayarak deniz harekatından vazgeçtiler… İlk yumruğu Deniz harekatında, ikinci yumruğu da 25 Nisan 1915’ten sonra kara harekatında yediler.
Dönemin ünlü İngiliz gazetecesi Asmet Bartlet : “Çanakkale Savaşı devler ülkesinde, devler savaşıdır. Savunulan Vatan’ın Öz topraklarıdır. Ve bu toprakları ülkenin Öz çocukları olan Devler savunmuştur.”
“Zamanın kaybolmuşu yoktur. Yaşanan her şey, müspet, menfi, bizi inşa eder. Yalnız bizi değil, bizden sonraki kuşakları da…
Yaşadıklarımızı anında belki en iyi şekilde inşa edemeyiz. Ama, onları değerlendirdiğimiz vakit; gelecek daha emin olur.
Hayat “gemi”mi bilmiyorum; “gemicilik” olduğu gerçektir. Yaşandıkça ve akılda tutuldukça daha iyi seyrüsefer ederiz.
Herkes kendi talihinin mimarıdır.
Yaşadıkları, anbean insanı oluşturur ve arkasında bıraktıkları, farkına varmadan önüne geçer. Kader, gaipten yazılmaz. İnsan, kaderini kendi yazar.”
İLBER ORTAYLI
"Ya İstiklal ya ölüm!" diye haykıran Türk'ün Büyük Komutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ve onun kahraman askerlerini saygı ile anıyor, Büyük Taarruz'un 103. yıl dönümünü kutluyorum.
Ne mutlu Türk'üm diyene!
@zaferpartisi
Sen ilkokuldan itibaren doğayı, yeşili, ağacı sevmeyi öğretemezsen,
Sen 12 senede yere sigara izmariti atmamayı, araba camında dışarı fırlatmamayı öğretemezsen,
Sen okullarında sevmeyi öğretemezsen işin gücün soru çözdürme olursa daha çok orman yanar, insan yanar…
Fransa’da “Fransız” barosuna methiyeler düzüp, kendi ülkesinin avukatlarını “Türkiyeli” diye tanımlayan bir İstanbul Barosu Başkanı ile karşı karşıyayız. 50 yıllık anayasa profesörlüğüyle övünüp hala “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” diyemeyen bir dil, temsil ettiği mesleğe ve millete yabancılaşmanın açık göstergesidir.
Bu ülkede hukukun üstünlüğünü savunan avukatlar, kökü dışarıda kavramlarla değil, 66. maddeyle tarif edilen Türk milleti adına savunma yapar. “Türk” demekten imtina eden birinin, İstanbul Barosu gibi Cumhuriyet’in temel taşı olan bir kurumun başında olması, yalnızca utanç verici değil; aynı zamanda demokratik temsiliyetin de inkarıdır.
Sayın Kaboğlu, siz, bu ülkenin anayasasını yazan değil, hatırlamak zorunda olan bir yurttaşsınız. Ve biz, Türk avukatları olarak sizin bu ikiyüzlülüğünüzü ne meslek etiğiyle ne de anayasal sadakatle bağdaştırıyoruz.
Suriye’yi işgal eden ABD +İsrail İran’a saldırı başlattı. İran’da 5 bölge İsrail uçakları tarafından bombalandı!
Hedefteki ülke İran! İranın parçalanması tüm bölgeyi parçalayacak bir hamledir ve Büyük Ortadoğu projesinin son hedefi, Türkiye’nin operasyonuna geçilmesidir.
Tarihe not düşülsün: Bugün, 14 Nisan 2025. Atatürk Cumhuriyeti’nin herkes için eşit olan sisteminde eğitim alan bir birey olarak, yıllar önce üzerinde çalışmaya başladığım giyilebilir ultrason cihazımı uzaya gönderdim—tarihte ilk kez tamamı kadınlardan oluşan ilk uzay ekibi ile🚀
Tüm memurların istenilen zam oranını alıp istedikleri maaşı alması için birlik olması gerekirken sosyal medyada öğretmen, imam, hemşire, bekçi, polis maaşları birbirleri ile karşılaştırılıp bu meslek çalışanları karşılıklı kıyaslama içine giriyorlar. #MemuraRefahPayı verilmelidir.
Rakamlar açıkça ortadadır. Bu zam ile memurun geçinmesi mümkün değildir.
Türk memurunun yetkili sendikayı sorgulama zamanı geldi ve geçiyor.
#MemuraRefahPayı
Tüm memurların istenilen zam oranını alıp istedikleri maaşı alması için birlik olması gerekirken sosyal medyada öğretmen, imam, hemşire, bekçi, polis maaşları birbirleri ile karşılaştırılıp bu meslek çalışanları karşılıklı kıyaslama içine giriyorlar. #MemuraRefahPayı verilmelidir.
Cihat Yaycı:
Kürtler 300 kişi gelip batıda iş yapabiliyor. Batıdan giden adam doğuda lokanta, bar, inşaat vs. açamaz. Ortada eziyet varsa, batıdakine eziyet yapılıyor.