Kendini övmen ,nefsini yalanlarla azdırıp benliğini dövmendir.
Çok tevazuya da gerek duyma; dost bildiklerinin arzularına göre kabüllerini çoğalttıkça gururunu incitenler artacaktır.
Hayata duruşun saygınlığını, ölçülerin ayarını bozmadan dengelemeyi bilenler yaşar...
Ahmet Günbay Yıldız
#senyoksan
#yenikitap
#deneme
.
.
#ahmedgünbayyıldız
Gerçek sevgi sana kendini kusurlu hissettirmez…
Aksine, gönlün sığamadığı yerleri genişletir, insanın kendi yarasına şefkatle bakmasını sağlar. Oysa adı sevgi konulmuş nice bağ var ki; insanı her gün biraz daha eksiltir, kendi varlığından utandırır. Kavuşamamayı bir ceza gibi önüne koyup, bütün o uzaklığın vefasızlığını senin boynuna asarlar. Sanki sevmek, karşındakini suçlu ilan etmekmiş gibi...
Halbuki hakiki muhabbet incitmeye kıyamaz; kusur aramaz, kusur örter. İnsana kendini yaban ellerde değil, evinde hissettirir. Ne zaman ki bir sevda "sen eksiktin" diye biter, bil ki o yolda yorulan sevginin kendisi değil, sadece bahanelerdir.
#aşkadair
Yüreğimiz biriktirdikçe ağırlaşan bir coğrafya.
Üzerine toprak attıklarımız sadece geçmiş değil,
Vakti gelmeden öldürdüğümüz ihtimaller.
Kimisi bir "keşke"nin altında nefessiz,
Kimisi tek bir "vazgeçtim" ile toprağın derininde.
Üstüne çiçek dikmeye korktuğumuz,
Kendi sessizliğimizde kaybolmuş yaslar bunlar.
Gecenin karanlığına bakın;
Sadece yıldızlar parlamaz orada.
Herkesin içindeki o kalabalık mezarlıkta,
Kendi kendine fısıldayan
Sahipsiz vedalar uyur.
Ve biz, hala dışarıdan tek parça görünürüz;
Oysa içimiz, veda edemediğimiz hayatların
Toplu mezarıdır.H.C
Ey gönül…
Sanma ki geciken her şey kayıptır.
Bazen vakit, nimetin kendisinden daha büyük bir rahmettir.
Çünkü erken gelen her şey hayır değildir;
vakti gelince gelen ise kalbi yormaz.
Sen kapıyı değil, kapıyı açanı sev.
Nasibini değil, nasibi yazanı ara.
O zaman anlarsın ki bazı dualar kabul olduğu için değil,
seni Allah’a yaklaştırdığı için güzeldir.
Hz. Mevlânâ’nın asırlar öncesinden ruhumuza fısıldadığı o derin ikaz, varoluşun ve insanı taşımaktan yorulan kalbin en hassas dengesini fâş eder: "Körler çarşısında ayna satma, sağırlar çarşısında gazel atma." Ne latif, bir o kadar da celalli bir sarsıştır bu. İnsan, sinesinde büyüttüğü o ilahi nuru, kalbinin en saf odalarında kaynayan muhabbet çeşmesini bazen gafletle, bazen de bir teselli bulma ümidiyle dünya pazarına alelade döküverir. Sanır ki elindeki o parlak cevher, çarşı esnafının karanlığına şifa olacak. Fakat çarşı basiretten yoksun, pazar hakikate kör ise, o ayna ancak taşıyanın omuzlarında ağır bir sükut u hayal yüküne dönüşür. İşte o an, Sezai Karakoç’un o içli, dervişane nidası yankılanır içimizin hırpalanmış dehlizlerinde: "Ah benim körler ülkesinde ayna satan kalbim..."
Tasavvuf hırkasına bürünen bu hüzünlü yolculuk, aslında insanın kendi içindeki tecelliyi yanlış kapılarda aramasının hikayesidir. Kul, sinesindeki aynayı parlatıp tasfiye ettikçe, ondaki ilahi güzelliği her gözün görebileceğini, her kulağın o rüfayi sadayı işitebileceğini zanneder. Oysa görmeyene suret, duymayana sîret beyhudedir. Gözünü benlik perdesiyle bürümüş, dünyaya meyledip gerçeğe ama kalmış bir nâdana dünyanın en berrak miratını da uzatsanız, onun o camda göreceği tek şey kendi karanlık vehmidir. Sağırlar çarşısında en dokunaklı muhabbet gazelini okumak ise rüzgara karşı ney üflemek gibidir; ses de nefes de havada asılı kalır, ne bir akis bulur ne de bir cana dokunur. Bu hal ne aynanın nurundan bir şey eksiltir ne de gazelin feyzini azaltır; bilakis, cevherin kıymetini bilmeyen nâ-ehil ellerde ziyan olmasına, kalbin talan edilmesine kapı aralar. Unutmamalı ki buradaki körlük ve sağırlık, tendeki bir noksanlık değil; canın esrar-ı ilahiyeye, nezakete ve safiyete basiretsizliğidir.
Hakiki irfan, elindeki aynayı bencilce saklamak değil, onu ancak sırra muhrim olan gözlerden sakınmaktır. Mevlânâ’nın kelamındaki murad da budur: Mümini, sevgisini ve manevi emeğini çorak topraklara zayi etmekten men edip, muhabbet tohumunu doğru gönüllere ekmeye davet etmek. Eğer bugün kalbiniz bir körler ülkesinin tozlu pazarlarında ayna satmaktan bitap düşmüş, sırça sarayından kırıklar almışsa; onu o ham kalabalıklardan usulca ve edeple geri ��ekin. Bırakın sağırlar kendi uğultusunda, körler kendi nefis zindanında kalsın. Siz, sinesinde bir mürşid gibi o ışığı taşıyan kalbinizi, sadece o nura muhtaç olan ve onu müşahede ettiğinde vecd ile sarsılan mahzun gönüllere saklayın. Zira bu fani alem, nâ-şerif köşelerde ziyan edilemeyecek kadar mukaddes; kalbiniz ise mülkün sahibine ait olup, kör bir çarşıda kırılmayacak kadar aziz bir emanettir. C…
"Ey gönül, sabret! Kalbinin dehlizlerinde henüz çözülmemiş ne kadar sır varsa, hepsine rıza göster. Henüz vakti gelmemiş soruların kendisini sev; onlar ki açılmamış kilitli kapılar, sırrına erilemeyen aşina olunmadık lisanlar gibidir. Şimdi o menzile varmayı, cevapları bulmayı murat etme; zira ruhun henüz o tecelliyi kaldıracak, onu yaşayacak kıvama ermemiştir. Asıl hüner, yolda olmak ve her nefesi rıza ile solumaktır. Kim bilir, belki de sen hiç farkında olmadan, her adımda o mutlak hakikate ve aradığın cevaba doğru yürümektesin." H.C
Bu fâni âleme nüzul eden rûh, gurbetini ve vuslatı diler. Bazen bir kelebek kanadındaki mânâda, bazen de bir koca çınar kökünün sabrında tecellî arar, hakîkati özler. Gönül yaramız, o kadîm ahidde susturduğumuz fıtrî avâzımızdan kalma; nefsin hevesatına dalıp çocukluğun o saf hayretini, bir nebâtâta nâzır nâzenin bakışları, gökten inen rahmetin sesini dinlemenin sekînetini kaybettik. İnsan zanneder ki sukût, hakîkati saklamak; tek başına her çileyi çekmek, iktidârdır... Oysa asıl kudret, kâinatın tesbîhâtına kulak verip rüzgarın esintisine teslîm olmak, kelebek kanadındaki 'Hû' nakışlarını hayranlıkla müşâhede etmek ve o koca çınar ağacına rızâ halvetindeymiş gibi sarılmakmış. Çocukluk, sadece maziye hapsolmuş bir 'an' değil, rûhun dehlizlerinde saklı duran, aslını arayan bir sığınakmış. Ve belki de o sığınağı yeniden keşfetmek, akılla değil, kalbin vecdiyle, her şeyi ilk tecellîymiş gibi görmenin hayretiyle mümkünmüş. Teslîmiyet, hayatla kavga etmeyi bırakıp rızâ makâmına ermekle, içindeki o hakîkî avâzın sesini duymakla başlarmış. H.C
Beşerin adaleti topaldır, yürür ama menzile geç varır. Sizin o incinen, haksızlığa uğrayan yanınız, aslında bu dünyanın geçici ve noksan oluşunun bir delilidir. Zahirde canınızı yakan o sahte yargıçlar ve onların hükümleri, hakikat denizinde sadece bir köpükten ibarettir; asıl olan kalbinizin temizliği ve o temizlikle sığındığınız dergahtır.
Mevlana celaleddin-i Rumi’nin buyurduğu gibi:
“Yar bende bir yara açtı, o yaradan içeri nur sızdı."
Kulun mizanında haksızlığa uğramak, o kalbi kırar; fakat kırılan kalbe Hak tecelli eder. O sahte "af" tiyatrosunu oynayanlar kendi karanlıklarında boğulurken, haksız yere mahkum edilen gönül, asıl Özgürlüğe ve mülkün gerçek Sahibine hicret eder. H.C
“İçinde bir Mekke fethi yaşamayanın, dışarıda Medine’si kurulamaz."
Önce niyetin, sevginin ve bakış açısının hicret etmesi gerekir ki; basamak basamak adımlar, tavırlar ve tüm bir yaşam o asrın kokusunu bugüne taşıyabilsin. Gönlü o çağa ayarlı olanın, ömrü de elbet saadet devrini yaşar.
Saatler yalan söylüyor bana;
seninle geçen bir saat, ömrümden çalınmış bir an gibi değil,
aksine ömrüme eklenmiş bir genişlik.
Sensiz geçen bir saatse,
takvimde var ama kalbimde yok.
Meğer zaman, kiminle durduğunu iyi biliyormuş…
#zaman#hakikat#askınrehberi
Niceleri dünyayı dolaştı, şehirler eskitti; yine de kendine denk bir yer bulamadı. Çünkü aranan şey haritada değil, kalpteydi. Sen de bir hasretin sadrında yürüdün durdun; neyi aradığını bilmeden… Ama bilmediğin şey şuydu: Bazı arayışlar isim istemez, yön ister.
Bu dünya tamlık vaadiyle gelir ama hep yarım bırakır. Saadetler eksik, vuslatlar kısa sürer. Elin değdiği her sevinç, içinden bir parça alıp gider. Çünkü burası tamamlanma yeri değil, özlem yurdudur.
Aramak zorundasın. Kaçsan da seni bulur bu çağrı. Zira hayatın bir yanı beklemek, diğer yanı aramaktır. Beklersin ki kapı açılsın; ararsın ki kapının nerede olduğunu unutmayasın. Ve insan, en çok da bulamayacağını bile bile aradığı şeyle insandır.
Belki aradığın bir kişi değil, bir hâl…
Belki bir mekân değil, bir ait oluş…
Belki de sadece “aslına dönüş”tür bütün bu yorgunluk.
Sen seni bil, seni sen bilsen;
kendindeki seni anlarsın.
O vakit cefa nedir rahmet nedir ayırt edersin.
Canı yakanın da, yarayı saranın da
aynı elden geldiğini görürsün.
Şikâyet susar, teslimiyet konuşur.
#sükut#teslimiyet#senisenbil
Hiç düştün mü
Yusuf’un kuyusuna ey yolcu?
Karanlık sandığın o yerin,
aslında ilâhî planın rahmi olduğunu fark ettin mi?
Senin kuyun neydi?
Yalnızlık mı?
Aşk mı?
Hastalık mı?
Yoksa kimsenin görmediği bir iç yangını mı?
Kaç dirheme sattın gönlündeki Yusuf’u?
Bir övgüye mi,
bir alkışa mı,
bir nefsî menfaate mi?
Unutma… Yusuf’u kardeşleri kuyuya attı
ama kuyu onu eksiltmedi,
yüceltti.
Peki ya sen…
Yakup gibi gözlerini kaybedecek kadar
hasretle yandın mı hiç?
Öyle bir özlem ki,
göz görmez olur da kalp görmeye başlar.
Belki de deryaya ulaşan yol
bir kuyudan geçiyordur.
Belki de kaybettiğin sandığın şey,
seni sana getirecek kap��dır.
Söyle ey yolcu…
Gönlün hangi acıdan deryaya ulaştı?
Yoksa hâlâ kuyunun karanlığında
ışığı suçlayarak mı bekliyorsun?
#yusufgibiolmak #yalnızlık #kuyu
Gönlü kırılanın şifası yine gönül kıranın dilindedir” derler…
Ne tuhaf bir adalet bu.
Taşı atan el, merhemi de tutmak zorunda.
Yarayı açan söz, kapatmayı da bilmeli.
Çünkü bazı kırgınlıklar zamanla geçmez,
bazı susuşlar unutulmaz.
Kalp, kendini inciten sesi bekler.
Bir özür, bazen yılların yükünü indirir.
Bir “hakkını helal et” cümlesi,
içte biriken fırtınayı dindirir.
Ama şunu da bilirim:
Her gönül kıran, kırdığını anlayacak olgunlukta değildir.
Ve her gönül kırılan, o şifayı dışarıdan bulamayabilir.
İşte o zaman insan,
yarasını Allah’a taşır.
Çünkü bazen kulun dili susar,
ama Rabbin merhemi gecikmez.
Kıran affetmeyi öğrenirse büyür.
Kırılan affedebilmeyi başarırsa arınır.
Ve gönül…
Asıl şifayı, kin tutmadığı gün bulur.
#gönül #kırgınkalp #affet
Her aşk, Allah’a yazılmış bir mektuptur.
Kimisi şikâyet satırlarıyla dolu,
kimisi şükürle mühürlü…
Derviş bakmaz sadece;
bakarken perdeyi aralar.
Surette takılmaz, manayı koklar.
Aşık görür çünkü gözünü kalbine emanet etmiştir.
Ey yolcu…
Mesnevi’de anlatıldığı gibi,
ham olan ateşten korkar,
pişen ateşte dirilir.
Şimdi kendine sor:
Bakıyor musun, yoksa gerçekten görüyor musun?
Aşk seni koruyor mu, yoksa eritiyor mu?
Çünkü bazı aşklar nefsi büyütür,
bazıları nefsi yakar.
Biri seni kendine bağlar,
diğeri seni O’na taşır.
Salik için aşk bir sığınak değil,
bir ateştir.
Yakmıyorsa arındırmaz,
eritmiyorsa hakikate yaklaştırmaz.
Ve bil ki…
Seni eriten aşk,
seni asıl şekline döndürüyordur.
#VefaSultan #aşk #vuslat
Her şeyi bir anda çok seven ve bir anda hiçe sayan insanların arasında dengeyi bulamadığımız bir gün resmen bitti…
Geceye notum:
Kalbimi insanların değişkenliğine değil, Rabbimin değişmeyen rahmetine emanet ediyorum.
#GeceyeBirNot
Yoruldum Allah’ım…
Ama bunu dilimle söylemeye utanırım.
Çünkü Senin uğrunda yorulmak,
dinlenmenin en hakiki hâlidir.
Dünya omzuma çöktü belki,
kalbim bazen daraldı,
insanın insana yük olduğu vakitleri gördüm…
Ama bilirim:
Yükü veren Sensin,
taşıtacak olan da Sensin.
Beni dünyada rahat ettirme diye öğrettin kalbime,
Peygamberin bu dünyada rahat etmemişken
ben nasıl konfor arayayım?
Yorgunluğum isyan değil Allah’ım,
Sana gelişimin bahanesi.
Bitkinliğim şikâyet değil,
kapına yüz sürüşüm.
Bir gün…
En güzel yerde,
hiçbir kalp kırığının olmadığı o yurtta
beni kendi rahmetinle dinlendireceğini biliyorum.
Bugünse yorgunluğumla geldim.
Gücümle değil,
tükenmişliğimle geldim.
Beni Sensiz bırakma Allah’ım.
Dinlendireceksen kalbimi dinlendir.
Çünkü beden yorulur…
Ama kalp Sana yaslanırsa yıkılmaz.
#Allah
“Belirsizlik dipsiz bir kuyudur; seni yavaş yavaş yutan, yönünü unutturan bir karanlık... Hayatından çıkması gerekenleri çıkar; bu işlem canını yaksa da, o kör kuyuda kaybolmaktan iyidir. Unutma ki; her fırtına seni biraz sarsar ama belirsizlik seni olduğun yere hapseder. Zira hayat, tüm kaosuna rağmen, sonunda her şeyin tam da olması gerektiği yere evrildiği o muazzam dengeden ibaret değil midir?"
Geçmişin küllerini avuçlayıp yarına savuran, rüzgârın yönüne sitem edendir.
Henüz doğmamış bir vakte umut bağlayıp bugünü heba eden ise kendi nasibine yabancı olandır…
Ne dünde kaybolmak yara sarar, ne yarına tutunmak kalbi doyurur.
Zira vakit, yalnızca içinde bulunduğun andır; hakikat, yalnızca kalbine değdiği kadardır.
Hüner; ne geçmişin pişmanlığına zincir olmak,
ne geleceğin hayaline esir düşmektir…
Hüner; anın içinde, ne eksik ne fazla,
olduğu gibi kalabilmek,
ve o hâlin içinde Rabbine yaklaşabilmektir.
Dön kendine ve içinden geçen sesi dinle:
“Bu hayattaki en büyük günahım,
sana olan zaafım sandığım şeydi…
oysa o, nefsime eğilişimdi.”
İnsan, bu dünyada mutlaka bir şeye tutunur;
bazen bir aşka,
bazen bir evlada,
bazen bir mala, bir makama…
ve her tutunduğuna bir isim verir.
Fakat çoğu kez bilmez ki,
verdiği o isimler
hakikatin değil,
nefsinin yüklediği manaların yankısıdır.
Bir şeyi sevdiğini zannedersin,
oysa sevdiğin
onun sende uyandırdığı histir.
Birine bağlandığını sanırsın,
oysa bağlandığın
nefsinin onda kurduğu anlamdır.
Sonra bir gün…
o anlamlar yavaş yavaş çözülür.
İsimler düşer,
yüklenen manalar dağılır.
İşte o vakit bak kalbine:
Eğer hâlâ oradaysa,
o sevgi Hak’tan bir iz taşır.
Ama eğer yok olmuşsa,
bil ki sevdiğin şey
o değildi…
Nefsinin kendi aynasında
kendine kurduğu bir hayaldi.
Bu yüzden dön kendine ve tekrar s��yle:
“Benim en büyük günahım,
birini sevmek değil…
sevgimin içine nefsimi karıştırmaktı.”
Çünkü insanı hakikatten ayıran
sevdikleri değil,
onlara yüklediği nefstir.
Ve arınmak,
terk etmekle değil;
yüklenen o gizli manaları çözmekle başlar. H.C