Japonya 31 yıl sonra faizini %1'e çıkardı.
Haber bütün ekranlarda. Gözler piyasaya çevrildi. Bitcoin ne olacak, yen ne olacak?
Ama kimsenin sormadığı asıl soru şu.
Japonya bu kararı neden, sanki mecburmuş gibi verdi?
Cevabı bugünde değil, 40 yıl öncesinde, bir otel odasında aramak gerek.
1985'e gidelim.
O yıllarda Amerika'nın en büyük tehdidi Çin değildi. Japonya'ydı.
Sony, Toyota, Honda her eve girmişti.
Japon şirketleri Amerika'nın simgelerini topluyordu. Rockefeller Center'ı, Hollywood stüdyolarını satın aldılar.
Dünyanın en büyük 10 bankasının çoğu artık Japondu.
Amerika tarihinde ilk kez geçilme korkusu yaşıyordu.
Buna izin vermedi.
1985'te New York'ta, Plaza Oteli'nde 5 ülke toplandı. Bir karar aldılar. Japon yeni değerlenecekti.
Sonuç hızlı geldi. 2 yılda yen, dolar karşısında neredeyse 2 katına çıktı.
Bunun anlamı şuydu.
Düne kadar ucuza satılan bir Japon arabası, bir anda pahalandı. Dünya o arabayı artık almadı.
İhracat motoru durdu. Japonya panikledi.
Merkez bankası imdada koştu. Faizi neredeyse sıfıra indirdi, piyasayı ucuz parayla doldurdu.
Ama o para fabrikaya değil, spekülasyona gitti. Borsaya ve gayrimenkule.
Sonra tarihin en büyük balonu şişti.
O kadar büyüdü ki, Tokyo'daki İmparatorluk Sarayı'nın arazisi, koca Kaliforniya eyaletinden değerli sayıldı.
Borsa endeksi 4 kat arttı.
Herkes zengin olduğunu sandı.
1990'da balon söndü.
Borsa tepeden %80 aşağı indi. Üstelik o tepeyi yeniden görmesi 30 yılı aştı.
Ama asıl tuzak çöküş değildi. Sonrasıydı.
Fiyatlar düşmeye başladı ve durmadı.
Şöyle düşünün.
Bir mağaza her gün fiyatları biraz daha indiriyor. Bugün alır mısınız? Hayır, yarın daha ucuz olacak diye beklersiniz.
Bütün bir ülke böyle düşündü. Kimse harcamadı, herkes erteledi. Harcama durunca ekonomi dondu kaldı.
Buna deflasyon tuzağı denir. Japonya bu tuzaktan yıllarca çıkamadı, faizi sıfıra çakılı kaldı.
İşte 31 yıl rakamı buradan geliyor.
Japonya en son bu kadar yüksek faizi, bu tuzağa düşmeden önce görmüştü.
Bu arada dünya boş durmadı. Japonya'nın sıfır faizli parası, bütün küresel piyasaların gizli yakıtı oldu.
Mantık basitti.
Japonya'dan bedavaya borçlan, dünyanın yüksek getirili varlığına yatır, farkı cebine at. Trilyonlarca dolar bu yoldan aktı.
Yani Amerika'nın Japonya'yı durdurmak için kurduğu sistem, ironik biçimde bütün dünyanın bağımlı olduğu bir musluğa dönüştü.
Gelelim bugüne.
Yen yıllardır değer kaybediyor, çünkü Amerika ile Japonya arasındaki faiz farkı iyice açıldı. Fark büyüdükçe yen daha da hızlı eridi.
Üstüne Hürmüz krizi bindi. Enerji fiyatı yükseldi, Japonya ise neredeyse bütün enerjisini dışarıdan alıyor.
Sonunda Japonya köşeye sıkıştı. Yıllarca kaçtığı şeyi yapmak zorunda kaldı. Faizi artırdı.
Şimdi geri çekilip bakın.
Bugün Japonya kendi kararını verdi sanıyoruz.
Oysa bu yolun ilk taşı, 40 yıl önce o otel odasında döşenmişti. O imza olmasa, ne balon olurdu, ne kayıp yıllar, ne de bugünkü bu hamle.
İşte tarihin sessiz kuralı.
Bir ülkeyi durdurmak için savaşmak gerekmez. Bazen bir otelde atılan tek bir imza, 40 yıl iş görür.
Japonya bugün o odadan çıkmaya çalışıyor.
Bu benim şahsi analizim.
Gelişmeleri takip ediyorum, sizi bilgilendireceğim.
Şu 16 filmi mutlaka izlemelisiniz.
1. The Big Short (2015)
2008 krizini önceden gören bir avuç kişinin hikayesi; en karmaşık finansı bile eğlenceli anlatması başlı başına bir ders.
2. Margin Call (2011)
Bir bankada toksik varlıkların fark edildiği o tek geceyi, sessiz ama nefes kesen bir gerilimle anlatıyor.
3. The Wolf of Wall Street (2013)
Jordan Belfort'un dolandırıcılık imparatorluğu üzerinden açgözlülüğün insanı nasıl yutup tükettiğini gösteriyor.
4. Wall Street (1987)
"Açgözlülük iyidir" repliğiyle bir kuşağı şekillendiren, içeriden bilgiyle kazanmanın bedelini anlatan klasik.
5. Wall Street: Money Never Sleeps (2010)
Gordon Gekko hapisten çıkıyor ve hikaye tam 2008 krizinin eşiğinde hırsla hesaplaşmaya dönüyor.
6. Boiler Room (2000)
Yasadışı bir aracı kurumda telefonla hisse pompalayan gençler üzerinden kolay para vaadinin gerçek yüzünü gösteriyor.
7. Rogue Trader (1999)
Tek bir çalışanın, 233 yıllık Barings Bankası'nı nasıl tek başına batırdığının gerçek hikayesi.
8. Money Monster (2016)
Canlı yayında rehin alınan bir finans sunucusu üzerinden piyasa manipülasyonunu ve sıradan insanın öfkesini anlatıyor.
9. Trading Places (1983)
Bir bahis uğruna yer değiştiren iki adam üzerinden emtia piyasalarını ve sınıf uçurumunu anlatan komedi klasiği.
10. Dumb Money (2023)
GameStop hissesinde internetteki kalabalığın dev fonlara açtığı savaşı, küçük yatırımcının gözünden anlatıyor.
11. Too Big to Fail (2011)
Lehman'ın çöküşü ve kurtarma paketinin alındığı o panik dolu günleri perde arkasından gösteriyor.
12. Yalanlar Büyücüsü (The Wizard of Lies, 2017)
Robert De Niro'nun canlandırdığı Madoff üzerinden tarihin en büyük Ponzi düzeninin içeriden portresi.
13. Arbitrage (2012)
Görünüşte kusursuz bir milyarderin, sakladığı tek bir muhasebe deliğiyle birlikte yavaşça çöken dünyasını izliyoruz.
14. Equity (2016)
Bir kadın bankacının gözünden halka arz dünyasının baskısını ve etik çizgilerini anlatan, az bilinen güçlü bir yapım.
15. 99 Homes (2014)
2008 sonrası ev hacizlerinin insani yüzü; adam, kendisini evinden eden kişinin yanında çalışmak zorunda kalıyor.
16. The Hummingbird Project (2018)
Birkaç milisaniye kazanmak için kıtalar arası fiber kablo döşeyen yüksek frekanslı trader'ların çılgın yarışı.
Peki sizin aklınızdan yıllarca çıkmayan, bir konuyu baştan düşündüren film hangisiydi?
Japonya 80 yıllık düzeninden vazgeçiyor. İsteyerek değil, mecbur kaldığı için.
Japonya'nın başbakanı Takaichi, geçtiğimiz aylarda tarihî bir cümle kurdu.
"Çin Tayvan'a saldırırsa, bu Japonya'nın bekası için bir tehdittir ve Japonya askeri olarak karşılık verebilir."
Sıradan bir cümle gibi duruyor. Ama Japonya'nın ağzından çıkınca değil.
Çünkü Japonya 80 yıldır "savaşa girmem, ordumu başka bir ülke için kullanmam" diyen ülkeydi.
Takaichi ilk kez bu çizgiyi sildi. Başka bir toprak için savaşı göze aldığını açıkça söyledi.
Peki Japonya'yı 80 yıllık bu düzeni bozmaya iten ne?
Anlatıyorum.
Önce neyin değiştiğini görelim.
Çin son yıllarda görülmemiş bir hızla büyüdü. Ordusu, donanması, füzeleri dünyanın en büyükleri arasına girdi. Gözünü de tek bir yere dikti. Tayvan.
Çin, Tayvan'ı ayrı bir ülke saymıyor. Kendi toprağının bir parçası olarak görüyor ve er ya da geç onu geri alacağını söylüyor. Söylemleri de her geçen gün sertleşiyor.
İş sözde de kalmıyor.
Amerikan istihbaratına göre Xi Jinping ordusuna net bir hedef verdi. 2027'ye kadar Tayvan'ı alabilecek askeri güce ulaşmak.
Yani ortada belirsiz bir ihtimal değil, takvimi bile konuşulan somut bir hedef var. 2027.
Peki bu, Japonya'yı neden bu kadar ilgilendiriyor? Tayvan sonuçta Çin'le arasındaki bir mesele değil mi?
Değil.
Haritaya bakınca görürsünüz.
Tayvan, Japonya'nın hemen dibinde. Japonya'nın en uç adası, Tayvan'a sadece yüz kilometre kadar uzakta.
Dahası, Japonya'nın enerjisini ve ticaretini taşıyan deniz yollarının çoğu tam o sulardan geçiyor.
Çin Tayvan'ı alırsa, sadece bir adayı almış olmaz. Japonya'nın can damarı olan denizlerin kontrolünü de eline geçirir.
Yani Çin'in Tayvan'a uzanması, Japonya için uzak bir komşu kavgası değil. Doğrudan kendi nefes borusuna yapılmış bir hamle.
İşte bu yüzden Takaichi o tarihî çıkışı yaptı.
Bir Çin saldırısının, Japonya'nın varlığına yönelik bir tehdit sayılacağını, o durumda Japonya'nın da devreye gireceğini söyledi.
Bu, 80 yıllık Japonya'nın ağzından çıkması imkânsız bir cümleydi. Japonya ilk kez, başka bir toprak için silahına sarılabileceğini açıkça ilan etti.
Çin'in tepkisi çok sert oldu.
Açıklamanın geri alınmasını istedi. Geri alınmayınca da misillemeye girişti. Japonya'dan deniz ürünü alımını kesti, kültürel ilişkileri dondurdu, hatta Japonya'ya nadir element ve kritik malzeme ihracatını kısıtladı.
Yani iki ülke, daha savaş çıkmadan birbirine ekonomik kılıçlar çekmeye başladı.
Burada çoğu kişinin atladığı bir taraf daha var. Amerika.
Hatırlayın.
Japonya'yı 80 yıl önce silahsızlandıran, ona o pasifist anayasayı yazdıran Amerika'ydı. "Sen silahlanma, seni ben korurum" diyen oydu.
Peki o Amerika, şimdi neden Japonya'nın silahlanmasına ses çıkarmıyor, hatta el altından destekliyor?
Çünkü Amerika kendi sınırını gördü. Hem de daha yeni, İran savaşında.
O savaşta şunu anladı.
Kendi topraklarından binlerce kilometre uzaktaki bir yerde, tek başına savaşmak neredeyse imkansız.
Askerin yakıtını, yiyeceğini, cephanesini o kadar uzağa taşıyıp aylarca orada beslemek devasa bir yük. Uzaklık arttıkça neredeyse imkansız hale gelir.
Üstelik müttefikler de her zaman yanında olmuyor.
Şimdi aynı tabloyu Tayvan'a koyun.
Tayvan, Amerika'dan koca bir okyanus ötede. Ama Japonya'nın hemen dibinde.
İşte bu yüzden Amerika, bir zamanlar kırdığı kılıcı şimdi Japonya'ya geri uzatıyor.
Çünkü o uzak denizde Çin'le baş edebilmek için, olay yerinde güçlü bir ortağa ihtiyacı var. Tek başına yetişemeyeceğini artık biliyor.
Şimdi bütün parçaları bir araya getirin.
Bir yanda Japonya var. Dibindeki 2027 tehdidi yüzünden silahlanmak zorunda.
Diğer yanda Amerika var. O uzak denizde Çin'le tek başına baş edemeyeceği için, Japonya'nın güçlenmesini istiyor.
İşte 80 yıllık o düzeni asıl bitiren bu.
Hem Japonya'nın korkusu, hem Amerika'nın çaresizliği, aynı anda Japonya'yı silaha itiyor.
Çünkü bazen bir ülkenin kaderini kendi seçimleri değil, komşusunun büyüklüğü ve müttefikinin ihtiyacı belirler.
Japonya seksen yıl savaştan uzak durmayı seçti. Ama dibinde 2027'yi işaret eden bir saat çalarken, o seçimi sürdürmesine artık imkân kalmadı.
Geriye tek bir soru kalıyor.
2027 geldiğinde Çin Tayvan'a uzanırsa, Japonya gerçekten tetiği çeker mi, yoksa bu sadece bir caydırma blöfü mü?
Sen ne düşünüyorsun?
Bu benim şahsi analizim.
Gelişmeleri takip ediyorum, sizi bilgilendireceğim.
Yıllar içinde izlediğim, parayı ve insanın açgözlülüğünü en iyi anlatan yapımları bir araya getirdim.
Sıra önemli değil, hangisi ilginizi çekerse oradan başlayın.
1. Inside Job (2010)
2008 krizini kimin çıkardığını isim isim söküp önünüze koyan, Oscar kazanmış belgesel.
2. Enron:
Koca bir enerji devinin muhasebe hileleriyle içten içe çürüyüp nasıl battığını anlatıyor.
3. The Ascent of Money
Paranın tarihini Babil'den 2008 krizine kadar dört bölümde gezen, Niall Ferguson imzalı bir seri.
4. Capitalism: Bir Aşk Hikayesi
Michael Moore, sistemin kazananları ile kaybedenleri arasındaki uçurumu kendine has alaycı diliyle gösteriyor.
5. The Corporation
Şirketleri bir insan gibi düşünürsek nasıl bir kişilik çıkar diye soruyor, verdiği cevap rahatsız edici.
6. Money, Explained
Kredi kartından emekliliğe, kumardan dolandırıcılığa günlük para meselelerini kısa bölümlerde açıklıyor.
7. Kara Para
Şirketlerin para aklamadan emisyon hilesine uzanan karanlık işlerini bölüm bölüm masaya yatırıyor.
8. The China Hustle
Çinli şirketlerin ABD borsalarında sahte hisselerle yatırımcıyı nasıl soyduğunu ortaya çıkarıyor.
9. Madoff: Wallstreet Canavarı
65 milyar dolarlık Ponzi düzeninin onlarca yıl boyunca nasıl fark edilmeden sürdüğünü anlatıyor.
10. Money for Nothing
Merkez bankasının bastığı paranın aslında kimin cebine aktığını sade bir dille anlatan bir belgesel.
11. Saving Capitalism
Eski Çalışma Bakanı Robert Reich, sistemin neden az sayıda kişinin lehine işlediğini sahada dolaşarak anlatıyor.
12. Warren Buffett Olmak
Dünyanın en ünlü yatırımcısının hayatını kendi ağzından, sade ve insani bir dille dinliyorsunuz.
13. Banking on Bitcoin
Bitcoin'in doğuşunu ilk topluluğundan ilk skandallarına kadar takip eden, güzel bir giriş belgeseli.
14. The Rise and Rise of Bitcoin
Bir yazılımcının gözünden Bitcoin'in ilk yıllarını, madencileri ve Mt. Gox çöküşünü anlatıyor.
15. Trust No One: The Hunt for the Crypto King
Bir borsanın kurucusu aniden ölünce kaybolan 215 milyon doların izini süren, tuhaf bir gerçek hikaye.
16. Bitcoin: The End of Money as We Know It
Para neden var, neden değer kaybediyor ve Bitcoin nereden çıktı sorularına kısa, net cevap veren bir yapım.
Listeyi hazırlarken fark ettim, neredeyse hepsi aynı dersi farklı kapıdan veriyor: sistem en çok, ona en az güvenip kafasını çalıştıran kişiyi koruyor.
Peki siz bunlardan hangisini izlediniz, sizi en çok sarsan hangisi oldu?
Bir şeyin fiyatı, sırf yükseldiği için yükselmeye devam edebilir mi? Kulağa saçma geliyor. Ama piyasayı asıl yöneten kural tam olarak bu.
Şöyle düşünün. Okulda bize öğretilen şey basit: bir varlığın fiyatı onun gerçek değerini yansıtır. Fiyat bir aynadır, gerçeği gösterir. Temiz, düzenli, mantıklı.
Tek bir sorun var. Doğru değil.
George Soros diye birini duymuşsunuzdur. Adam neredeyse bütün hayatını bu inancı çürütmeye adadı. Ona göre fiyat bir ayna değil. Fiyatın kendisi gerçeği değiştiriyor.
Buna refleksivite diyor. İsmi korkutucu ama fikir çok basit, anlatayım.
İnsanlar bir varlık hakkında ne düşünüyorsa ona göre alıp satıyor. Bu alım satım fiyatı oynatıyor. İşin büküldüğü yer şu: oynayan fiyat, insanların o varlık hakkındaki düşüncesini de değiştiriyor.
Fiyat çıktıkça herkes daha iyimser oluyor. İyimser olunca daha çok alıyor. Çok alınca fiyat daha da çıkıyor. Ve döngü baştan başlıyor.
Gördünüz mü? Algı fiyatı besliyor, fiyat da algıyı. Biri ötekini kovalıyor ve kolay kolay durmuyor.
Balonlar işte böyle şişiyor. Çöküşler de aynı şekilde oluyor, sadece ters yönde. Korku fiyatı düşürüyor, düşen fiyat korkuyu büyütüyor, büyüyen korku yeni satışlar getiriyor. Piyasa o ders kitaplarındaki güzelim dengeye bir türlü oturmuyor. Hep bir uçtan ötekine savruluyor.
Peki bu sadece teori mi? Hayır. Soros bu fikirle tarih yazdı.
1992 yılı. İngiltere parasını bir Avrupa kur sistemine bağlamış, sterlini yapay biçimde yüksek tutuyor. Soros bakıyor ki bu sürdürülemez, ülkenin zayıflayan ekonomisi bu kuru taşımıyor.
Ve asıl meseleyi fark ediyor. Yeterince insan bu kur çökecek deyip satmaya başlarsa, kur gerçekten çöker. Yani inancın kendisi, kendi gerçeğini yaratır.
Soros sterline karşı 10 milyar dolarlık pozisyon alıyor. Ve haklı çıkıyor. 16 Eylül günü İngiltere pes edip sistemden çıkıyor. Sterlin dolara karşı %25 eriyor. Soros tek günde yaklaşık 1 milyar dolar kazanıyor. Olayın İngiltere'ye maliyeti 3 milyar sterlini aşıyor.
Bir adam, koca bir merkez bankasını dize getirdi. Üstelik asıl silahı parası değildi. Asıl silahı şu fikirdi: piyasada gerçek dediğin şey, çoğu zaman herkesin gerçek sandığı şeydir.
Şimdi durun ve bunu kendi üzerinize alın.
Bir grafiğe bakıp herkes alıyor, demek ki sağlam bir şey diyorsanız, farkında olmadan o döngünün tam içindesiniz. Sizi ikna eden şey varlığın değeri değil, fiyatın hareketi. O hareketi yaratan da sizin gibi düşünen binlerce kişi.
Bu yüzden tepelerde herkes en iyimserdir, diplerde en karamsar. Tam tersi olması gerekirken.
Soros'un asıl dersi bir alım satım taktiği değil. Şu: piyasa mantıklı bir hesap makinesi değil, kalabalığın ruh halini büyüten bir ayna salonu. Ve içindeyken bunu görmek neredeyse imkansız.
O yüzden bir dahaki sefere bir şey sırf çıktığı için size çekici geldiğinde, kendinize şunu sorabilir misiniz: burada gerçek bir değer mi görüyorum, yoksa sadece kalabalığın yankısını mı?
İran'ın asıl kozu petrol değil. Amerika'nın 39 trilyon dolarlık borcu.
Bugün Trump çok sert bir şey söyledi.
İran'ın en önemli petrol adası Kharg'ı alacağını açıkladı.
Ama tuhaf olan şu.
Aynı Trump, bir eliyle vurmakla tehdit ediyor, öbür eliyle masaya oturuyor.
Herkes buna bakıp bir Ortadoğu savaşı görüyor. Petrol, füze, ateşkes.
Ben başka bir şey görüyorum. Bu olayın zinciri Ortadoğu'da bitmiyor. Tam 39 trilyon dolarlık bir yerde, Amerika'nın borcunda bitiyor.
Nasıl mı? Anlatıyorum.
Önce bugün ne olduğunu netleştirelim.
Kharg, İran'ın küçük bir adası. Ama İran petrol ihracatının yüzde 90'ından fazlası tek başına buradan akıyor. Yani adanın adı küçük, önemi devasa. İran'ın can damarı.
Trump bu adayı almak, İran'ın petrolünü kendi kontrolüne geçirmek istiyor. Kendi sözüyle, "tıpkı Venezuela'da yaptığımız gibi" petrol piyasasının kontrolünü ele almak istiyor.
Peki neden bu kadar istiyor? İki sebep var.
Birincisi, petrolü kontrol eden, fiyatını da kontrol eder. Ucuz petrol demek, ucuz benzin demek.
İkincisi, Kasım'da Amerika'da seçim var. Bir iktidarı sandıkta en çok yakan şeylerden biri pahalı benzindir. Halk her gün depoyu doldururken zam görürse, faturayı iktidara keser.
Yani Trump'ın hem stratejik hem de siyasi olarak bir petrol zaferine ihtiyacı var.
Ama İran'ın da bir cevabı var. Hem de çok sert.
İran diyor ki: benim petrol altyapım vurulursa, ben de bölgedeki herkesin altyapısını vururum. Ya herkes petrol üretir, ya da hiç kimse.
Bu boş bir tehdit değil. İran geçmişte Körfez'deki rafinerileri vurdu. Suudi Arabistan'ı, Kuveyt'i, Birleşik Arap Emirlikleri'ni.
Şimdi şu rakama dikkat edin.
O küçük Körfez bölgesi, tek başına dünya petrol üretiminin neredeyse üçte birini yapıyor. Dünyanın kanıtlanmış petrol rezervlerinin de yarısı orada.
Yani dünyanın enerjisinin üçte biri, avuç içi kadar bir bölgede sıkışmış durumda.
Şöyle düşünün.
Koca bir şehrin bütün suyu tek bir mahalleden dağıtılıyor. O mahallede yangın çıkarsa, susuz kalan sadece o mahalle olmaz. Bütün şehir kalır.
İşte İran'ın kozu bu.
Kendi batarsa, yanında bütün dünyanın petrolünü de batırabilecek olması.
Trump'ı asıl kilitleyen de bu. İstediği o petrol zaferine uzanırsa, İran bütün Körfez'i ateşe verir, petrol fiyatı çok sert yükselir. Bu da bir başkanın seçim öncesi başına gelebilecek en kötü şey.
Yani Trump'ı zafere iten şey, İran sayesinde onu mahvedecek şeye dönüşüyor. Bir eliyle tehdit edip öbür eliyle masaya oturmasının sebebi tam olarak bu.
Buraya kadarı, herkesin gördüğü kısım.
Asıl mesele şimdi başlıyor. Çünkü bir petrol krizinde asıl önemli olan, fiyatın ne kadar yükseldiği değil. O yükselen faturanın kime, nereye dokunduğu.
Bu zincirin ilk durağı Japonya.
Japonya enerjisinin neredeyse yüzde 90'ını dışarıdan alıyor. Dünyanın en büyük petrol alıcılarından biri. Yani petrol pahalanınca en ağır yarayı alan ülkelerin başında o geliyor.
Ama Japonya'nın derdi sadece bu değil. Japonya çok özel bir tuzağın içinde.
Önce şunu anlamak gerekiyor. Japonya'da yıllarca fiyatlar düştü.
Kulağa güzel geliyor, her şey ucuzluyor. Ama bir ülke için zehir gibidir.
Çünkü fiyatlar düşerken insan alışverişi erteler. "Bugün almayayım, nasılsa yarın daha ucuz olur" der. Herkes beklerse kimse harcamaz. Kimse harcamayınca fabrika satamaz, işçi işten çıkar, ekonomi durur. Japonya bu kısır döngüde neredeyse otuz yıl kaybetti.
Japonya yıllardır bu yüzden biraz enflasyon, yani fiyatların sağlıklı şekilde artmasını istiyordu.
Sonunda enflasyon geldi. Ama yanlış kapıdan geldi.
Çünkü bu enflasyon, Japon halkı çok harcadığı, ekonomi canlandığı için gelmedi. Tamamen dışarıdan geldi. Pahalanan petrolden ve değer kaybeden yenden.
Yani Japonya istediği o sağlıklı ısınmayı değil, dışarıdan bulaşan bir hastalığı aldı.
Üstüne bir de yen var. Japonya'nın parası dolar karşısında uzun süredir çok zayıf. Sebebi Amerika ile arasındaki büyük faiz farkı. Para hep faizin yüksek olduğu dolara kaçıyor, yen zayıf kalıyor.
Petrol ise dolarla alınır. Zaten zayıf bir parayla, bir de pahalanmış petrolü almak zorunda kalan Japonya'nın dolar ihtiyacı iyice arttı.
İşte tam burada zincir Amerika'ya bağlanıyor.
Çünkü Japonya, Amerika'nın borcunun en büyük alacaklısı. Elinde 1,2 trilyon dolarlık Amerikan tahvili var. Yani Amerika'ya en çok borç para veren ülke Japonya.
Japonya dolara sıkışınca ne yaptı? Elindeki Amerikan tahvillerini satmaya başladı. Hem de son kriz ve yükselen petrolün ardından, 2022'den bu yana en sert satışını yaptı.
Şimdi neden bunun bu kadar tehlikeli olduğunu anlatayım.
Amerika'nın borcu bugün 39 trilyon dolar. Bu borcun tam 10 trilyon dolarlık kısmının vadesi bu yıl doluyor. Yani Amerika bu yıl bu devasa borcu yeniden borçlanarak çevirmek zorunda.
Borcu çevirmek demek, eski borcu kapatmak için yeniden borç bulmak demek. Bunu da tahvil satarak, yani dünyadan para isteyerek yapıyor.
Tam da bu hassas yılda, en büyük alacaklısı Japonya masadan kalkıp tahvil satmaya başlarsa ne olur? Alıcı azalır, Amerika borç bulmak için daha yüksek faiz vermek zorunda kalır.
İşte asıl tehlike burada. 39 trilyon dolarlık bir borçta, faizdeki minicik bir artış bile yüz milyarlarca dolarlık ek yük demek.
Bu yükün ne kadar büyük olduğunu bir örnekle görelim. Amerika şu an sadece borcunun faizine, ordusuna harcadığından daha fazla para veriyor. Faiz ödemesi savunma bütçesini çoktan geçti.
Şimdi başa dönelim.
İran, Amerika'nın ordusuyla baş edemez. Doğrudan bir savaşta kazanamaz.
Ama buna gerek de yok. Çünkü birbirine bağlı bu dünyada, en güçlüyü cepheden vurmak zorunda değilsin. Onu, görünmeyen uzun bir zincirin en ucundan da vurabilirsin.
İran'ın Körfez'de yakacağı bir ateş petrolü pahalandırır. Pahalı petrol Japonya'yı sıkıştırır. Sıkışan Japonya Amerikan tahvilini satar. O satış da Amerika'nın 39 trilyonluk borcunun faizini yukarı iter.
İşte İran'ın asıl kozu bu. Petrolün kendisi değil, o petrolün ucundaki Amerikan borcu.
Bir gücün asıl zayıf noktası, en kalın zırhının olduğu yer değildir.
Görünmediği için kimsenin korumadığı o ince bağlantı noktasıdır.
Bu benim şahsi analizim.
Gelişmeleri takip ediyorum, sizi bilgilendireceğim.
Ben bir şey fark ettim. Ve fark ettiğimden beri piyasaya bakışım değişti.
Lütfen sonuna kadar okuyun...
Şu son birkaç güne bakın. Bitcoin, altın, hisseler, hepsi aynı anda düştü. Aynı yöne, hep beraber.
Garip değil mi?
Normalde böyle olmaz. Biri düşerken öteki çıkar.
Korkarsınız, güvenli liman diye altına kaçarsınız. Ama bu sefer altın da herkesle beraber çakıldı. Kaçacak liman yoktu.
Çoğu kişi buna şanssız bir hafta diyor. Kimi de her birine ayrı bir suçlu buluyor. Bitcoin'e ETF çıkışı, altına dolar, hisseye Fed. Sanki üç ayrı kaza olmuş.
Ama asıl hikaye burada değil.
Asıl olay, bütün bunların arkasında duran tek bir sayıda. Çoğunuzun ekranında bile olmayan, adını belki hiç duymadığınız bir veri.
Ben de yıllarca görmezden geldim onu. Sonra bir gün oturdum, matematiğini yaptım. Ve dondum kaldım.
Anlatayım. Çünkü bir kere anladığınızda, bir daha aynı gözle bakamazsınız.
O sayının adı, Amerikan 10 yıllık devlet tahvili faizi. Sektörde kısaca risksiz getiri diyorlar.
Neden risksiz? Çünkü dünyanın en güçlü devletine borç veriyorsunuz, o da size garanti faiz ödüyor. Batma ihtimali sıfır kabul edilir.
Yani hiç düşünmeden, hiç ter dökmeden alabileceğiniz en tembel para budur. Şu an bu faiz %4.5 civarında. Ve son 12 ayın en yükseğinde.
Şimdi şöyle düşünün. Hiçbir risk almadan paranıza %4.5 kazandırabiliyorsunuz.
Köşede otur, parayı al. Peki o zaman riskli bir şeye neden girersiniz?
Ancak ve ancak size o %4.5'tan fazlasını vaat ediyorsa, değil mi?
Olan şu. O risksiz getiri, piyasadaki her şeyin kıyaslandığı çizgidir.
Her hisse, her coin, her varlık o çizgiyi geçmek zorunda. Geçemiyorsa para sessizce oradan çıkar ve risksiz tarafa kaçar.
Warren Buffett bunu tek cümlede söylemiş. Faiz, varlık fiyatları için yerçekimi gibidir, demiş.
Bir düşünün.
Faiz düşükken yerçekimi zayıftır, her şey havalanır, fiyatlar uçar.
Faiz yükseldikçe yerçekimi ağırlaşır ve her şeyi aşağı çeker.
Şimdi gelelim Bitcoin ile altına. İkisinin ortak bir derdi var. Size faiz ödemezler.
Altını kasada tutarsın, getirisi sıfır. Bitcoin'i cüzdanda tutarsın, getirisi sıfır.
Sadece fiyatı artsın diye tutarsın, başka bir şey vermez.
Risksiz faiz sıfıra yakınken bu dert değildi.
Madem devlet de sıfır veriyor, bari yükselme ihtimali olanı tutayım derdin.
Bana da mantıklı geliyordu.
Ama şimdi devlet %4.5 veriyor. O sıfır getirili şeyleri tutmanın artık görünmez bir bedeli var.
Kaçırdığın o %4.5. İşte tam bu yüzden faiz her yükseldiğinde ilk düşenler hep getiri ödemeyen varlıklar olur.
Gördünüz mü? Altın ile Bitcoin'in aynı anda çakılması tesadüf değil.
İkisi de aynı yerçekiminin altında eziliyor.
Peki şu an ne mi oluyor? Tam olarak bu. Fed faizi indirmeyeceğini, hatta bu yıl hiç indirmeyebileceğini söylüyor. Piyasa neredeyse %69 ihtimalle bu yıl sıfır indirim fiyatlıyor. Faiz yüksek kalıyor, yani yerçekimi güçlü.
Sonuç ortada. Bitcoin 80 binin üstünden 62 binin altına geldi.
- Altın ayı piyasasına girdi.
- Tek bir haftada Bitcoin ETF'lerinden 3.4 milyar dolar çıktı, bu fonların 2024'te doğuşundan beri en büyük kaçış.
Peki o para nereye gidiyor dersiniz? O risksiz %4.5'a. Köşedeki para piyasası fonlarına.
Bakın, kafanıza tek bir şey kazıyın. Haberlerde her varlık için ayrı ayrı, süslü püslü sebepler okuyacaksınız. Çoğu gürültü.
Asıl bakmanız gereken tek bir yer var. O 10 yıllık faiz.
Yukarı gidiyorsa yerçekimi artıyor, riskli her şey nefessiz kalıyor demektir.
Aşağı dönmeye başladıysa yerçekimi gevşiyor, riskli varlıklar yeniden nefes alıyor demektir. Çoğu büyük dönüş de zaten tam oradan başlar.
O yüzden yarın sabah ilk iş Bitcoin fiyatına bakmayın. O faize bakın. Gerisini boş verin.
Çünkü Bitcoin'in fiyatı, aslında çoktan o faizin bir gölgesi.
Peki siz ne düşünüyorsunuz?
Trump sessiz kaldı. Cevabı 121 tankerle verdi.
Trump İran Hürmüz'ü kontrol ederken sessiz kaldı.
Herkes dalga geçti. "Zayıf kaldı" dediler. "Planı yok" dediler. "İran boğazı kontrol ediyor, ABD sadece izliyor" dediler.
Trump cevap vermedi.
Dün abluka ilan etti.
Bugün 121 dev tanker ABD limanlarına yanaştı. Petrol ve gazla dolduruluyor.
121 gemi bir gecede hazırlanmaz.
Trump sessiz kalırken hazırlık çoktan başlamıştı.
Anlatıyorum.
Trump'ın kendi sözleriyle: "Güzel dev tankerler ülkemize geliyor. Petrol ve gazla dolduruyoruz."
Abluka dün açıklandı. Tankerler bugün yanaştı.
Bir tanker rotası çizilmeden yola çıkmaz.
Müşteri belirlenmeden yükleme yapılmaz.
Liman kapasitesi hazırlanmadan 121 gemi aynı anda yanaşamaz.
Bu organizasyon bir gecede olmaz. Bu hazırlık haftalar önce başladı. Belki aylar önce.
Şimdi tablonun tamamına bakın.
Hürmüz tarafında ABD donanması var. 15'ten fazla savaş gemisi pozisyonda.
İran'a haraç ödeyen gemiler aranıyor. İran'ın müşteri havuzu daraltılıyor.
ABD tarafında 121 tanker limanlarında dolduruluyor. Petrol ve gaz yükleniyor.
Bu tankerler Avrupa'ya ve Asya'ya gidecek.
Bir taraftan İran'ın satış kanalı kesiliyor, diğer taraftan ABD o boşluğu doldurmaya hazırlanıyor.
Enerji akışının yönü değişiyor.
On yıllardır nasıldı?
1- Ortadoğu'dan petrol çıkıyor
2- Hürmüz'den geçiyor
3- Dünyaya dağıtılıyordu.
Şimdi ne oluyor? Hürmüz tıkandı. Ortadoğu petrolü zor çıkıyor. ABD kendi petrolüyle o boşluğu dolduruyor.
Trump'ın Venezuela'yı almasını hatırlayın. Maduro yakalandı. Venezuela petrolü ABD kontrolüne geçti.
Şimdi ABD'nin elinde kendi üretimi var, Venezuela petrolü var ve 121 tankerle dünyaya enerji satma kapasitesi var.
ABD petrolü piyasaya sürdükçe arz artar. Arz artınca fiyatlar düşer. Fiyatlar düşünce İran'ın petrol geliri azalır. Gelir azalınca İran'ın savaşı finanse etme kapasitesi zayıflar.
Tek hamleyle birden fazla sonuç.
İran'ın geliri kesiliyor. ABD'nin enerji ihracatı artıyor. Dünya enerji akışı ABD üzerinden yönlendirilmeye başlıyor.
Peki Çin?
Çin Savunma Bakanı "Hürmüz bizim için açık" dedi. Çin tankeri ablukaya rağmen geçti. Bu doğru.
Ama fiili duruma bakın.
İran'ın petrol ihracatı düşüyor. Hürmüz'den geçiş her gün zorlaşıyor. ABD ise tankerler dolusu enerjiyi piyasaya sürüyor.
Çin şu ana kadar İran'dan kendi parasıyla bağımsız şekilde petrol alıyordu. ABD bu hattı kesmeye çalışıyor ve yerine "benden al" diyor.
Çin bunu kabul edecek mi? Yoksa Rusya'dan daha fazla almaya mı yönelecek? Kara yoluyla enerji hatlarını mı güçlendirecek?
121 tanker ABD limanlarında. Hürmüz abluka altında. Enerji akışı yön değiştiriyor.
Herkes dalga geçerken Trump sessiz kaldı.
Sessizliğin sebebi 121 tankerin içinde saklıydı.
Gelişmeleri ve analizlerimi burada paylaşmaya devam edeceğim.
Ben bir şey fark ettim. Çin'in müttefiklerine bakın.
Rusya yaptırım altında. Ukrayna ile savaş halinde.
İran bombalanıyor. Lideri öldürüldü. Hürmüz krizi devam ediyor.
Venezuela'da Maduro yakalandı. Petrolü ABD kontrolüne geçti.
Kuşak Yol Projesi İran üzerinden geçiyordu. O hat şu an bombalanıyor.
Çin'in enerji kaynaklarının %20'si İran ve Venezuela'dan geliyordu. İkisi de devre dışı.
Çin'in BRICS ortakları baskı altında.
Çin'in ticaret yolları kesiliyor.
Çin'in enerji hatları kesiliyor.
Çin'in müttefikleri teker teker zayıflıyor.
Ama Çin'e doğrudan dokunulmadı. Savaş yok. Bomba yok. Sadece tarife.
Bu tablo size bir şey hatırlatıyor mu?
Anlatıyorum.
1941. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesi.
Japonya yükseliyordu. Asya'da güçleniyordu. ABD için tehdit oluşturuyordu.
ABD ne yaptı?
Japonya'ya doğrudan saldırmadı.
Önce müttefiklerini ve kaynaklarını kesti.
Temmuz 1941'de ABD Japonya'ya petrol ihracatını yasakladı. Japonya petrolünün %80'inden fazlasını ABD'den alıyordu. Bir gecede ana enerji kaynağı kesildi.
Aynı anda İngiltere ve Hollanda da Japonya'ya petrol satışını durdurdu. ABD'nin baskısıyla.
Japonya'nın Güneydoğu Asya'daki ticaret yollarına baskı uygulandı.
Japonya'nın müttefikleri izole edildi.
Sonuç: Japonya'nın ordusunda 12 aylık, donanmasında 18 aylık yakıt kaldı.
Japonya iki seçenekle karşı karşıya kaldı.
Ya geri çekil, tüm işgal ettiğin topraklardan çık, ABD'nin şartlarını kabul et.
Ya da savaş.
Japonya savaşı seçti. Pearl Harbor'a saldırdı. Aralık 1941.
Ama dikkat edin. ABD Japonya'ya ilk bombayı atmadı. Önce enerji hattını kesti. Müttefiklerini baskı altına aldı. Ticaret yollarını kapattı. Japonya'yı köşeye sıkıştırdı.
Japonya köşeye sıkışınca savaş kaçınılmaz oldu.
Şimdi bugüne bakın.
Çin'in enerji hatlarına ne oluyor?
Venezuela hattı kesildi. Maduro yakalandı. Günde 800 bin varil petrol Çin'e gidiyordu. O hat kapandı.
İran hattı kesildi. Savaş başladı. Günde 1.5 milyon varil Çin'e gidiyordu. Hürmüz krizi devam ediyor.
Rusya hattı baskı altında. Yaptırımlar sıkılaştırılıyor.
Çin tükettiği petrolün %73'ünü ithal ediyor. Kendi üretimi yetmiyor.
Dünyanın en büyük motoru enerji ithal etmek zorunda. O enerjinin geldiği hatlar teker teker kesiliyor.
Çin'in ticaret yollarına ne oluyor?
Kuşak Yol Projesi'nin Ortadoğu ayağı İran üzerinden geçiyordu. Pekin'den Avrupa'ya uzanan kara ticaret ağının kritik bağlantı noktası İran'dı.
O bağlantı noktası şu an savaş bölgesi.
Demiryolları, boru hatları, liman bağlantıları. Hepsi risk altında.
Çin'in müttefiklerine ne oluyor?
Rusya Ukrayna'da savaşıyor. Kaynakları eriyor. Batı yaptırımları devam ediyor.
İran bombalanıyor. Altyapısı zarar görüyor. Ekonomisi baskı altında.
Venezuela ABD kontrolünde. Maduro tutuklu. Petrol artık ABD'nin.
Pakistan arabulucu rolünde ama hareket alanı sınırlı.
Kuzey Kore izole.
Çin'in yakın müttefiklerinin tamamı aynı anda baskı altında.
Ama Çin'e dokunulmadı.
Doğrudan savaş yok. Bomba yok. İşgal yok.
Sadece %145 tarife.
Şöyle düşünün.
Bir ağacı kesmek istiyorsunuz. Ama ağaç çok büyük. Doğrudan kesemezsiniz.
Ne yaparsınız?
Önce dallarını budarsınız. Köklerine su gitmesin diye etrafını kazarsınız. Güneş almasın diye çevresini kapatırsınız.
Ağaç hala ayakta durur. Ama her gün biraz daha zayıflar.
Dallar: Müttefikler. Rusya, İran, Venezuela. Teker teker budanıyor.
Kökler: Enerji hatları. Venezuela, İran, Hürmüz. Teker teker kesiliyor.
Güneş: Ticaret yolları. Kuşak Yol, Hürmüz geçişi. Teker teker kapatılıyor.
Ağaç hala ayakta. Çin hala dünyanın ikinci büyük ekonomisi. Hala üretim devi. Hala güçlü.
Ama dalları budanıyor. Kökleri kuruyor. Etrafı kapatılıyor.
1941'de ABD Japonya'ya aynı şeyi yaptı. Önce petrolü kesti. Sonra müttefiklerini baskıladı. Sonra ticaret yollarını kapattı.
Japonya köşeye sıkışınca saldırdı. Pearl Harbor.
Çin köşeye sıkışırsa ne yapar?
Japonya gibi saldırır mı?
Yoksa sabreder mi?
Çin'in Japonya'dan bir farkı var. Çin tarihten ders çıkarıyor.
Japonya 1941'de sabırsızdı. Saldırdı. Kaybetti.
Çin 2026'da sabırlı. Savaşmıyor. İnşa ediyor. Yuan'ı yayıyor. Altın biriktiriyor. Hürmüz'de yuan ile ticaret yapıyor. Afrika'da altyapı kuruyor. mBridge ile dolar alternatifi oluşturuyor.
ABD dalları budarken Çin yeni kökler salıyor.
Soru şu: ABD dalları Çin'in yeni kök salma hızından daha hızlı budayabilir mi?
Eğer evet: Çin zayıflar. ABD hegemonyası devam eder.
Eğer hayır: Çin dayanır. ABD yorulur. Ve güç dengesi değişir.
1941'de Japonya 18 aylık yakıtı vardı. Sabredemedi.
2026'da Çin'in ne kadar sabrı var?
Bu sorunun cevabı önümüzdeki dönemi belirleyecek.
1985'te Amerika Japonya'yı bitirdi. Aynı strateji şimdi Çin'e uygulanıyor olabilir.
Çok soru geliyor.
Çin neden susuyor?
Müttefikleri baskı altında. Enerji hatları kesiliyor. Gümrük vergileri artıyor.
Neden hiçbir şey yapmıyor?
Cevap 1985'te gizli.
Ama önce o dönemde ne olduğunu anlamak lazım.
1980'lerin başında Japonya durdurulamaz görünüyordu.
Toyota Amerikan otomotiv endüstrisini yok ediyordu. Sony, Canon, Panasonic elektronik pazarını ele geçirmişti. Dünyanın en büyük 10 bankasının 7'si Japondu. Amerika'nın ticaret açığı 150 milyar dolara ulaşmıştı.
Kongre öfkeliydi. Senatörler "Japonya'ya %50 gümrük vergisi koyalım" diyorlardı.
Reagan'ın ekibi geçici bir çözüm istemiyordu. Japonya'yı yavaşlatmak değil durdurmak istiyordu. Kalıcı olarak.
Bir plan yaptılar.
22 Eylül 1985 New York'ta 5 ülke masaya oturdu. Amerika, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere.
Japonya'ya tek bir seçenek bırakıldı.
"Ya paranın değerlenmesini kabul et ya da Kongre %50 gümrük vergisi koyar. Seç."
Japonya müttefikti, kabul etti.
24 ay içinde Japon yeni %100 değer kazandı. Japon ürünleri bir anda 2 kat pahalandı.
Toyota, Sony, Honda zarar etmeye başladı. İhracat düştü. İşsizlik arttı.
Japonya Merkez Bankası panik yaptı. İhracat bitmiş, ekonomi daralıyor. Ellerinde iki seçenek vardı. Ya faiz düşüreceklerdi ya da ekonominin çökmesini izleyeceklerdi.
Agresif şekilde faiz düşürdüler.
1985: %5.
1990: %2.5.
1995: %0.5.
2000: %0.1.
2016: -%0.1. Negatif faiz.
Ekonomi büyüdü mü? Hayır.
Düşük faizle birlikte trilyonlarca yen basıldı. Ama basılan para üretime gitmedi. Varlık balonlarına gitti.
Tokyo'daki arazi değeri tüm California'dan pahalı hale geldi. Japon borsası 4 yılda 10.000'den 38.900'e çıktı.
1990'da balon patladı.
Borsa %82 düştü. 38.900'den 7.000'e. 13 yıl süren bir çöküş.
Ama asıl yıkım bundan sonra geldi.
Fiyatlar düşmeye başladı.
1991: %3 enflasyon.
1995: %0.
1999: -%1 deflasyon.
2009: -%2 derin deflasyon.
Deflasyon neden bu kadar yıkıcı?
Şöyle düşünün. Bugün almak istediğiniz bir ürün var. Ama fiyatlar her ay düşüyor. "Bekleyeyim, gelecek ay daha ucuz olur" diyorsunuz.
Gelecek ay düşüyor. "Biraz daha bekleyeyim, daha da ucuzlar" diyorsunuz.
Herkes aynı şeyi yapıyor. Kimse almıyor. Şirketler satış yapamıyor. Kâr edemiyor. İşten çıkarmalar başlıyor. İşsizlik artıyor. İnsanlar daha az harcıyor. Fiyatlar daha da düşüyor.
Kısır döngü. 20 yıl sürdü.
Ve en kötüsü geldi. Carry trade.
Japonya'da faiz %0.1. Amerika'da faiz %5.
Dünya ne yaptı?
Japonya'dan yen borç aldılar. Neredeyse bedava. Dolara çevirdiler. Amerikan tahviline yatırdılar. %5 getiri aldılar. Yıl sonunda borcu ödediler. Aradaki fark kâr.
Dünyanın tüm büyük fonları yaptı.
Japonya'nın parası 30 yıl boyunca dünya tarafından bedava kullanıldı. Sermaye sürekli dışarı aktı.
40 yıl geçti. Japonya hala toparlanamadı.
Şimdi durun ve bugüne bakın.
Çin Amerika'yı geçmek üzere. Enerji üretiminde 3 kat önde. Üretimde 2 kat önde. Analistlerin tahmini, bu şekilde devam ederse Çin 10 yıl içinde dünyanın en büyük ekonomisi olacak.
Amerika durdurmak zorunda. 1985'teki gibi masaya oturtup anlaşma dayatabilir mi?
Hayır. Çünkü Japonya müttefikti. Çin değil.
O zaman ne yapıyor?
Birincisi gümrük vergisi uyguluyor.
İkincisi enerji hatlarını kesiyor.
- Venezuela Çin'e günde 800 bin varil petrol satıyordu. Maduro yakalandı. Hat kesildi.
- İran günde 1.5 milyon varil satıyordu. Savaş başladı. Hürmüz krizi devam ediyor.
- Rusya yaptırımlarla baskı altında.
Çin tükettiği petrolün %73'ünü ithal ediyor. Enerji kaynakları teker teker baskı altına alınıyor. Kuşak Yol Projesi'nin kritik bağlantı noktası İran bombalanıyor. Müttefikleri zayıflatılıyor. Ticaret yolları bozuluyor.
Japonya'ya 1985'te tek hamleyle yapılan şey Çin'e dört koldan uygulanıyor.
Peki tüm bunlar olurken Çin ne yapıyor?
Şöyle düşünün. Bir yatırım yapacaksınız. Önünüzde iki varlık var.
Birincisi fiyatı çok yüksek. Zirveye yakın. Büyüme potansiyeli sınırlı.
İkincisi fiyatı çok düşük. Büyüme potansiyeli devasa.
Ülkeler de böyledir. Her ülkenin bir doyum noktası vardır. Büyüme döneminden sonra yavaşlama gelir.
ABD, Avrupa. Doyum noktasına ulaşmış ekonomiler. Büyüme yavaş. Borçlar yüksek. Nüfus yaşlanıyor.
Peki fiyatı düşük ama potansiyeli devasa olan yer neresi?
Afrika. 2050'de nüfusu 2.5 milyar olacağı tahmin ediliyor. Dünyanın en genç kıtası. Hammadde zengini.
Çin bunu gördü.
ABD Irak ve Afganistan'da 4 trilyon dolar harcarken Çin 49 Afrika ülkesine altyapı yatırımı yaptı. Demiryolu inşa etti. Baraj kurdu. Liman açtı. Telekomünikasyon ağı ördü.
Ama yalnızca Afrika değil.
Yuan yayılıyor. Hürmüz'de İran yuan ile geçiş ücreti alıyor. BRICS genişliyor. Alternatif ödeme sistemleri kuruluyor. Altın alımları devam ediyor.
ABD her savaş açtığında bir müttefik kaybediyor. Her kaybettiği müttefik Çin'in kapısını çalıyor.
1985'te Japonya müttefikti, kabul etti. 40 yıl kaybetti.
2026'da Çin müttefik değil. Sabrediyor.
ABD aynı stratejiyle farklı bir rakibi bitirebilir mi?
Bu sorunun cevabı önümüzdeki dönemi belirleyecek.
Herkes aynı şeyi söylüyor.
"Her şey pahalılaştı. Ev pahalandı. Gıda pahalandı. Benzin pahalandı. Altın pahalandı."
Ya pahalılaşmadıysa?
Ya sorun fiyatlarda değilse?
Anlatıyorum.
Şöyle düşünün.
Boyunuzu ölçüyorsunuz. Cetvel 170 cm gösteriyor. Bir yıl sonra aynı cetvelle ölçüyorsunuz. 165 cm gösteriyor.
"Kısaldım mı?" diyorsunuz.
Hayır. Kısalmadınız. Ölçüm yaptığınız cetvel bozulmuş.
Şimdi şunu sorun.
Fiyatları neyle ölçüyoruz?
Dolarla.
Peki dolar bozuldu mu?
Bakın.
1971'de Nixon doları altından kopardı. "Geçici tedbir" dedi. 55 yıl geçti. Hala geçici.
O günden beri dolar ne oldu?
1971'de 1 dolarla 2.5 kilo et alınıyordu. Bugün 1 dolarla 100 gram almak zor.
1971'de ortalama bir Amerikan evi 25.000 dolardı. Bugün 400.000 doların üzerinde.
1971'de 1 ons altın 35 dolardı. Bugün 4.770 dolar.
Et değişmedi. Ev değişmedi. Altın değişmedi.
Dolar değişti.
Her yıl daha fazla basıldı. Her krizde daha fazla basıldı. 2008'de 4.5 trilyon basıldı. 2020'de 6 trilyon basıldı.
Ne kadar çok basarsan o kadar değer kaybeder. Arz ve talep. Basit matematik.
Doların satın alma gücü 1971'den bu yana %95'ten fazla eridi.
Yani fiyatlar yükselmedi. Dolar küçüldü.
Cetvelle ölçüyorsunuz ama cetvel her yıl bozuluyor.
Peki bozulmayan bir cetvelle ölçersek ne olur?
Bitcoin.
Neden Bitcoin?
Çünkü Bitcoin'in arzı sabit. 21 milyon adet. Asla değişmeyecek.
Kimse fazladan basma kararı alamaz. Hiçbir merkez bankası müdahale edemez. Hiçbir başkan "geçici tedbir" deyip kuralları değiştiremez.
21 milyon. Sonsuza kadar.
Dolar sınırsız basılabilen bir cetvel. Bitcoin sabit kalan bir cetvel.
Şimdi fiyatları bu sabit cetvelle ölçelim.
Petrol.
2020'de 1 Bitcoin ile yaklaşık 700 varil petrol alınabiliyordu. Bugün 1 Bitcoin ile yaklaşık 750 varil alınabiliyor.
Dolar cinsinden petrol pahalandı. Bitcoin cinsinden neredeyse aynı kaldı.
Altın.
2020'de 1 Bitcoin ile yaklaşık 5 ons altın alınabiliyordu. Bugün 1 Bitcoin ile yaklaşık 15 ons alınabiliyor.
Dolar cinsinden altın pahalandı. Bitcoin cinsinden altın ucuzladı. 3 kat ucuzladı.
Ev.
2020'de 1 Bitcoin ile ABD'de ortalama bir evin %3'ünü alabiliyordunuz. Bugün %18'ini alabiliyorsunuz.
Dolar cinsinden ev pahalandı. Bitcoin cinsinden ev 6 kat ucuzladı.
Gıda, sağlık, enerji. Hepsi aynı kalıp. Dolar cinsinden pahalanıyor. Bitcoin cinsinden ucuzluyor.
Neden?
Çünkü dolar her yıl değer kaybediyor. Bitcoin her yıl değer kazanıyor.
Dolar basıldıkça eriyor. Bitcoin basılamadığı için güçleniyor.
Önümüzdeki 5 yıla bakın.
Dünyada ne oluyor?
Savaşlar var. Devletler harcıyor. Harcadıkça borçlanıyor. Borçlandıkça basıyor.
ABD'nin borcu 39 trilyon dolar. Her yıl 1 trilyon dolardan fazla faiz ödüyor. Bu borcu ödemenin tek yolu daha fazla dolar basmak.
Her basılan dolar mevcut dolarların değerini düşürür.
Bu döngü durmayacak. Çünkü durdurmak siyasi intihar. Hiçbir başkan "harcamayı keseceğim" deyip seçim kazanamaz.
Ve Bitcoin'in arzı sabit kalacak. 21 milyon. Değişmeyecek.
Bir tarafta sürekli bozulan bir cetvel. Diğer tarafta sabit kalan bir cetvel.
5 yıl içinde dolarla ölçtüğünüzde her şey daha pahalı görünecek.
Bitcoin ile ölçtüğünüzde petrol daha ucuz olacak. Altın daha ucuz olacak. Ev daha ucuz olacak. Gıda daha ucuz olacak. Sağlık daha ucuz olacak.
Çünkü sorun fiyatlarda değil.
Sorun fiyatı ölçtüğümüz araçta.
Ve o araç her gün biraz daha bozuluyor.
Bu benim kişisel görüşüm.
Sen ne düşünüyorsun?
Trump İran'ın gemilerini durduracağını söyledi. Ama o gemilerin %90'ı Çin'e gidiyor.
Trump bugün açıklama yaptı:
"İran'a haraç ödeyen her gemiyi uluslararası sularda durduracağız."
Herkes bunu İran'a karşı bir hamle olarak gördü.
Ben bir soru sordum.
O gemiler kime gidiyor?
İran petrolünün %80-90'ını Çin'e satıyor.
Durduracağı gemilerin neredeyse tamamı Çin'e giden gemiler.
Trump İran diyor. Ama aslında Çin'in petrol hattını kesiyor.
Kimse bunu konuşmuyor.
Önce Islamabad'da ne olduğuna bakalım.
Pakistan'ın arabuluculuğuyla ABD ve İran masaya oturdu. Vance ABD heyetine başkanlık etti. Saatlerce görüşüldü.
Anlaşma olmadı.
JD Vance "Son ve en iyi teklifimizi verdik" deyip masadan kalktı.
Saatler sonra Trump iki açıklama yaptı. İkisi de çok ağır.
Birincisi:
"ABD Donanması Hürmüz Boğazı'na giren veya çıkan tüm gemileri abluka altına alacak. Tam bir abluka devreye sokuyoruz. İran'ın sevdiği insanlara petrol satıp sevmediklerine satmamasına izin vermeyeceğiz. Ya hep ya hiç olacak."
İkincisi:
"Çin gemilerini bize yollasın. Venezuela'ya yollasın. Bizde fazla petrol var. Daha ucuza bile satarız."
Bu iki açıklamayı yan yana koyduğunuzda resim netleşiyor.
Birincisiyle Çin'in petrol hattını kesiyor. İkincisiyle Çin'e "benden al" diyor.
Peki Çin neden ABD'den alsın?
Şu an Çin, İran'dan kendi parasıyla petrol alıyor. Yuan ile. Dolar yok, SWIFT yok, ABD'nin kontrolündeki hiçbir sisteme bağımlı değil.
ABD'den alırsa ne olur?
Dolar kullanmak zorunda kalır. ABD bankacılık sistemine girer, SWIFT üzerinden işlem yapar.
ABD istediği zaman musluğu kapatabilir. Yaptırım koyabilir. Hesapları dondurabilir.
Tıpkı İran'a yaptığı gibi. Tıpkı Rusya'ya yaptığı gibi.
Trump petrol satmak istemiyor. Çin'i kendine bağımlı yapmak istiyor.
Çin bunu biliyor.
Mesele petrol değil. Mesele kontrol.
Şimdi İran'ın Hürmüz'de ne kurduğuna bakalım.
İran boğazda bir gişe sistemi kurdu.
Her ülkeye 1'den 5'e kadar öncelik puanı veriyor.
Birinci öncelik: Dost ülkeler. Geçiş kolaylaştırılıyor.
Diğer ülkeler güvenlik taramasından geçiyor. İsrail veya ABD bağlantısı olmadığı doğrulanıyor. Sonra ücret ödeniyor.
Ücret: Varil başına 1 dolar. Yuan veya kripto ile.
Ödeme yapılınca İran Devrim Muhafızları geçiş kodu veriyor. Gemi boğaza yaklaştığında kodu radyodan iletiyor. Devriye botu karşılıyor. Boğazdan geçene kadar eşlik ediyor.
Bu sistem Mart 2026'da İran Meclisi tarafından yasalaştırıldı.
Ve Japonya bile bu sistemi kullandı. ABD'nin en yakın müttefiklerinden biri. İran'a yuan ile ödeme yaparak gemilerinin geçmesini sağladı.
Şimdi kritik soruya gelelim.
ABD gerçekten Çin gemisini durdurabilir mi?
Bir Çin ticaret gemisini uluslararası sularda durdurmak ve aramak ne anlama gelir?
Çin bunu ticaret ablukası olarak görür. Egemenlik ihlali olarak görür.
Sessiz kalmaz.
Çin'in muhtemel tepkileri:
İran'a desteğini artırır. Hürmüz'deki yuan sistemini güçlendirir. Donanmasını bölgeye yaklaştırabilir, ABD tahvili satışını hızlandırabilir.
Yani Çin gemisini durdurursanız sorunu çözmezsiniz. Büyütürsünüz.
Peki durduramazsa?
O zaman daha büyük bir sorun var.
Trump "tüm gemileri durduracağız" dedi. Dünya izliyor.
Körfez ülkeleri izliyor.
Avrupa izliyor.
Taiwan izliyor.
Rusya izliyor.
Hepsinin aklında tek bir soru var: Amerika dediğini yapabilir mi?
Eğer Çin gemileri geçmeye devam ederse ve ABD durduramıyorsa cevap herkes için netleşir.
"Yapamıyor."
Ray Dalio'nun formülünü hatırlayın.
"Süper güçler kritik ticaret yollarında kontrolü kaybettiğinde güven çöker. Müttefikler uzaklaşır. Para kaçar."
Portekiz böyle bitti. Hollanda böyle bitti. İngiltere 1956'da Süveyş'te böyle bitti.
İki senaryo var. İkisi de riskli.
Birincisi: ABD Çin gemilerini durdurur. Abluka gerçek olur. Bu İran savaşından çok daha tehlikeli bir krize dönüşebilir. Çünkü karşınızda İran değil Çin var.
İkincisi: ABD Çin gemilerine dokunamaz. Abluka kağıt üzerinde kalır. "Bu ülke dediğini yapamıyor" algısı oluşur. Müttefikler mesafe koyabilir. Dolar zayıflayabilir.
İlk test çok yakında.
Bir Çin petrol tankeri Hürmüz'e doğru yola çıktığında ABD Donanması ne yapacak?
O an her şeyi belirleyecek.
Bu benim kişisel analizim.
Önümüzdeki birkaç gün çok yoğun geçecek, sizi her şeyden haberdar edeceğim.
ABD’nin NATO’dan çıkması ve Türkiye’ye saldırısında İsrail’e yardım etmesi konusu günlerdir tartışılıyor.
Bu durum bana 1919 Paris Konferansı’nda İngiltere’nin ve ABD’nin Yunan’ı Türk’ün üzerine salmasını hatırlatıyor.
Birinci Dünya Savaşı öncesi, 1914’e gelindiğinde İngiltere ağır borç yükü altındaydı ve yükselen Almanya’yı ortadan kaldırmak için Büyük Savaş planlandı. Fransa batıdan, Rusya doğudan saldıracak ve Almanya yok edilecekti. İngiltere Savaşı kazandı ama bu bir Pirus zaferiydi. Sonuçta imparatorluk yıprandı, maliye iflas etti ve uzun bir çözülme sürecine girdi. Böylece ortaya çıkan boşluğu yükselen hegemon ABD doldurdu.
Buna rağmen Londra 1919’da Yunanistan’ı vekil olarak kullanıp Anadolu’ya sürdü. Ancak Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde Türk milleti bu oyunu bozdu. Önce Sakarya, sonra Dumlupınar ile sahadaki zafer Mudanya Ateşkes Antlaşması ve ardından Lozan ile siyasi sonuca dönüştü ve Yunan ile İngiltere Anadolu’dan sökülüp atıldı.
Bugün de 107 yıl sonra aynı tarihsel çizginin benzer bir safhasındayız. Borç yükü altında ezilen ABD, Çin’in yükselişini durduramıyor ve İsrail’in vekili gibi hareket ediyor. Bu ikili İran karşısında 40 günü aşan süreçte siyasi hedeflerinin hiçbirini gerçekleştiremedi. Hürmüz ve Bab El Mendeb’in kontrolünü dahi kaybetti .
Sahada gördüğümüz tablo son skandal kurtarma harekâtından sonra daha da dibe vurdu. ABD ve İsrail’in elinde esas olarak sadece havadan kullanılan ateş gücü var, fakat bu güç tek başına ne askeri ne siyasi sonuçlar üretmeye yetmiyor. Sürekli siviller ölüyor.
İşte bugün de benzer bir senaryo tartışılıyor. İsrail’in yeni hedefi Türkiye ve ABD’nin İsrail’e yardım etmek için NATO’dan çıkacağı tartışması sürüyor.
ABD’nin İsrail-Türkiye çatışmasında NATO Antlaşması’nın 5. maddesini uygulamamak ve İsrail’in yanında Türkiye’ye saldırmak için NATO’dan çıkmasına ihtiyacı yok ki. ABD bunu istediği şekilde zaten yapabilir zaten yapıyor da. Hele Trump döneminde bunu yapmak çok daha kolay. Diplomatik Görüşmeler devam ederken görüştüğü ülkeye saldıran bir ülke NATO Antlaşması’na uyar mı?
Türkiye’de pek çok kurum ve kişi NATO ve ABD gerçeğini görmezden gelmeye devam ediyor. ABD ve İsrail Türkiye’de ancak şunları yapabilir: Ekonomik dengemizi bozabilir,
Siyasete müdahale edebilir, kumpas kurabilir ve son tahlilde savaşta havadan ateş gücü yağdırabilir.
Ancak sonuçta elde edecekleri kayıplar çok ama çok büyük olur. Böyle bir süreçten sonra Türkiye yeni kurulan dünyada jeopolitik perspektifte yerini çok daha sağlam alır.
Kısacası 100 yıl önce çöken imparatorluk İngiltere, Yunanistan’ı kullanarak Anadolu’da sonuç almaya çalıştı ve başarısız oldu. Bugün ABD İsrail üzerinden benzer bir strateji izliyor. Bu iki tablo birçok açıdan örtüşüyor ve en çok da sonuçları itibarıyla örtüşecek. O dönemde İngiltere geriledi, yerini ABD aldı. Bugün ise ABD geriliyor, Çin yükselmeye devam ediyor, Rusya ve İran direnç gösteriyor. ABD ve İsrail ise sahada sonuç alamayan, büyük ölçüde havadan vuran bir çizgiye sıkışmış durumda, sadece çöküşlerini hızlandırıyorlar.
Bir hatırlatma yapalım.
Tarihte Anglosakson hegemonyaya tokat atabilen en büyük ulus Türkler olmuştur.
Çanakkale’den Kut ül Amare’ye Kurtuluş Savaşından Lozan’a yokluklar içinde bile olsak onları yendik.
Yeter ki biz içeride adam olalım, birlik olalım ve Mustafa Kemal’in rotasını takip edelim.
Tanrı kimseyi Türklerle savaştırmasın.
Durun ve dikkatli okuyun. Bir şey fark ettiniz mi?
Trump günler önce açıkça söyledi: "İran'ın petrolünü istiyorum."
Günler sonra Pakistan'ın arabuluculuğuyla anlaşma imzalandı. Ateşkes sağlandığı duyuruldu.
Ama bir dakika.
ABD ile İran arasında neredeyse hiçbir konuda uzlaşma alanı yok.
Hürmüz Boğazı, nükleer program, yaptırımlar, Lübnan. Her maddede zıt kutuplardalar.
Ve bu kadar zıt iki taraf nasıl anlaştı?
Anlatıyorum...
Pakistan Başbakanı Shehbaz Sharif ateşkes duyurulduğu anda X'te bir paylaşım yaptı.
"İran ve ABD müttefikleriyle birlikte Lübnan dahil her yerde ateşkes konusunda anlaştı."
Lübnan dahil. Her yerde.
Bu paylaşımda bir detay vardı.
Metnin başında "Draft - Pakistan's PM Message on X" yazıyordu. Sharif metni kopyala yapıştır yapmıştı. Başındaki draft etiketini silmeyi bile unutmuştu.
Bu ne demek?
Bu metin önceden hazırlanmıştı. Taraflara iletilmişti. Onay alınmıştı.
Pakistan'ın ABD Büyükelçisi CNN'e çıktı ve söyledi:
"Bu metin tarafların üzerinde anlaştığı metindir. Bundan daha otantik olamazdı. Metni önce ABD tarafına ilettik. Onay verdiler."
ABD onay verdi. Lübnan dahildi. Metin ortada.
Birkaç saat sonra ne oldu?
İsrail Lübnan'ı bombaladı.
ABD sonra geri adım attı.
Trump: "Lübnan anlaşmaya dahil değil."
JD Vance: "Makul bir yanlış anlama."
Netanyahu: "Ateşkes Lübnan'ı kapsamıyor."
Onaylanan bir metin nasıl yanlış anlaşılır?
Ama asıl soru bu değil.
Asıl soru şu: Bu kadar uzlaşma alanı yokken neden anlaşma yapıldı?
Trump dün bir açıklama daha yaptı. Bu cümleyi dikkatli okuyun:
"Bu sırada muhteşem ordumuz hazırlıklarını yapıyor ve dinleniyor. Aslına bakarsanız bir sonraki fethini dört gözle bekliyor."
Bir lider ateşkes sürerken "bir sonraki fetih" diyor.
Sizce bu dil barış dili mi?
Ve şimdi size asıl meseleyi anlatacağım.
Hürmüz Boğazı.
Dünyanın en kritik geçiş noktalarından biri.
Dünya petrol arzının %20'si bu boğazdan geçiyor.
Şu an bu boğazın kontrolü kimin elinde?
İran'ın. Ve dolaylı olarak Çin'in.
Çünkü İran'ın arkasında Çin var. Uydu teknolojisini veren Çin. Tatbikat yapan Çin. Enerji altyapısını destekleyen Çin.
Bu neden Amerika için varoluşsal bir mesele?
Çünkü Petrodolar bu boğaza bağlı.
1974'ten beri dünyada petrol dolarla alınıp satılıyor. Bu sistem 50 yıldır Amerika'nın gücünün temeli.
Petrodolar'ın çalışması için Körfez ülkelerinin güvende hissetmesi lazım. Güvende hissetmeleri için petrollerini serbestçe satabilmeleri lazım. Serbestçe satabilmeleri için Hürmüz'ün açık olması lazım.
Şimdi kendinizi bir Körfez ülkesi olarak düşünün.
Savaştan önce her şey normal. İstediğiniz gibi petrolünüzü satıyorsunuz. Tankerleriniz Hürmüz'den serbestçe geçiyor.
Sonra sizi koruduğunu söyleyen ülke komşunuzla savaş başlatıyor.
Ne oluyor?
Hürmüz kapanıyor. Petrolünüzü satamıyorsunuz. Tesisleriniz vuruluyor. Limanlarınız hasar görüyor. Güvenli liman imajınız çöküyor. Sermaye kaçmaya başlıyor.
Savaştan sonra Hürmüz'ün kontrolü büyük ölçüde İran'a geçiyor. Kimin geçeceğini, ne zaman geçeceğini, hangi koşullarda geçeceğini İran belirlemeye başlıyor.
Sizi "koruyorum" diyen güvenlik şirketi savaş başlattı. Savaş sonunda eviniz hasar gördü. Ve evinizin anahtarı komşunuzun eline geçti.
Bu güvenlik şirketine güveniniz aynı kalır mı?
Ve şu an tüm dünya izliyor.
Taiwan izliyor. "Amerika bizi gerçekten koruyabilir mi?"
Avrupa izliyor. "NATO güvenceleri ne kadar sağlam?"
Rusya izliyor. "Amerika'nın gücü nereye kadar?"
Körfez ülkeleri izliyor.
Hepsinin aklında tek bir soru: Amerika dediğini yapabilir mi?
Ve bu sorunun sorulması bile tehlikeli. Çünkü süper güçler için algı gerçeklikten daha önemli.
Ray Dalio her büyük gücün yükselişini ve çöküşünü araştırmış. Ve bir kalıp bulmuş.
Dalio'nun tezi net:
"Hürmüz Boğazı'nın kontrolünü kaybetmek Amerika için 1956'da Süveyş Kanalı'nın İngiltere için olduğu şey olabilir."
1956'da ne oldu?
İngiltere 200 yıl dünyanın süper gücüydü. Sterlin dünya parasıydı. Donanması okyanusları kontrol ediyordu.
Mısır Süveyş Kanalı'nı millileştirdi. İngiltere müdahale etti. Başaramadı. Geri çekilmek zorunda kaldı.
O gün dünya bir şeyi gördü. İngiltere artık güçlü değil.
Ne oldu sonra?
Müttefikler uzaklaştı. Sömürge devletler bağımsızlık ilan etti. 20 yıl içinde İngiltere sıradan bir ülkeye dönüştü.
200 yıllık imparatorluk bir algıyla bitti: "Bu ülke artık güçlü değil."
Şimdi Amerika'nın durumuna bakın.
39 trilyon dolar borç. Vietnam'da kaybetti. Afganistan'dan çekildi. Irak'ta 20 yıl harcadı.
Ve şimdi İran savaşında ateşkes yapmak zorunda kaldı. Hürmüz hala tam kontrol altında değil.
Eğer "bu ülke güçlü değil" algısı oluşmaya başlarsa ne olabilir?
Sermaye uzaklaşabilir. Müttefikler mesafe koyabilir. Dolara güven azalabilir. Çin'in yükselişi hızlanabilir.
Dalio diyor ki, kalıp hep aynı.
Süper güçler algıyı kaybettiği zaman biter.
Portekiz böyle bitti. Hollanda böyle bitti. İngiltere böyle bitti.
Belki de bu yüzden Trump ateşkesi "zafer" olarak sunuyor. Belki de bu yüzden "İran'ın maddelerini çöpe attım" diyor. Ve belki de bu yüzden "ordumuz bir sonraki fethini bekliyor" diyor.
Çünkü iç baskılar ve kamuoyu desteği açısından zorlandığı görülüyor. Algıyı kontrol etmesi gerekiyor.
Ama sahada farklı bir tablo var. Hürmüz'ün kontrolü hala belirsiz. Lübnan'da hala savaş var. İran hala ayakta.
Önümüzdeki iki hafta çok kritik.
Bu ateşkes kalıcı bir bitiş olmayabilir. Belki de yeni bir aşamanın zemini hazırlanıyor.
Ama her iki durumda da bir şey değişmeyecek. Hürmüz sorusu cevapsız kaldığı sürece Dalio'nun formülü masada duruyor.
Kim Hürmüz'ü kontrol ederse 21. yüzyılın enerjisini kontrol eder. Kim enerjiyi kontrol ederse dünya düzenini kontrol eder.
Bu benim kişisel analizim.
Önümüzdeki günler çok kritik.
Gelişmeleri takip ediyorum. Sizleri haberdar edeceğim.
4 yıl önce yapay zeka metin yazıyordu. Şimdi geliştiren şirket kendi modelinden çekiniyor.
Anthropic yeni yapay zeka modeli Claude Mythos'u duyurdu.
Ama bir farkla.
Bu modeli kimseye vermedi.
Neden bir şirket kendi geliştirdiği ürünü piyasaya sürmez?
Çünkü ne yapabildiğini gördüğünde duraksadı.
Önce şunu anlamanız lazım.
Yazılım dünyasında "zero-day" denen bir kavram var. Basitçe anlatayım.
Her yazılımın içinde güvenlik açıkları vardır. Bazıları bilinen açıklardır. Yamalar çıkar, güncelleme yaparsın, kapanır.
Ama bazı açıklar kimse tarafından bilinmez. Ne yazılımcı bilir ne kullanıcı bilir ne güvenlik ekibi bilir. Kimse bilmez.
İşte bu bilinmeyen açıklara "zero-day" deniyor.
Neden tehlikeli?
Çünkü bilmediğin bir açığı kapatamazsın. Saldırgan o açığı bulursa savunmasızsın.
Şimdi Mythos'un ne yaptığına bakın.
Anthropic mühendisleri yeni geliştirdikleri bu modele gece uyumadan önce "bu yazılımda güvenlik açığı bul" dediler.
Sabah uyandıklarında Mythos sadece açığı bulmamıştı. Çalışan bir saldırı kodu yazmıştı.
Peki ne buldu?
Dünyanın en güvenli işletim sistemlerinden birinde. OpenBSD'de 27 yıldır kimsenin fark etmediği bir güvenlik açığı buldu.
FreeBSD'de 17 yıllık bir açık buldu. Bu açık uzaktan erişimle sunucunun tam kontrolünü ele geçirmeye izin veriyordu. 17 yıldır oradaydı. Kimse bilmiyordu.
Normal bir güvenlik uzmanının haftalar harcayacağı bir işi saatler içinde yaptı.
Bunları her büyük işletim sistemlerinde ve her büyük tarayıcıda tekrarladı. Binlerce açık buldu.
İşin ilginç tarafı bu mühendislerin siber güvenlik eğitimi bile yoktu.
Rakamlarla bakalım.
Yapay zeka modelleri geliştirildikleri zaman belirli sınavlardan geçiriliyor.
Tıpkı öğrenciler gibi. Kod yazma, problem çözme, matematik. Her alanda ayrı sınav var.
Mythos'tan önceki en güçlü model Opus 4.6'ydı.
Amerika'nın en zor matematik sınavlarından biri olan USAMO'da Opus %42 yapıyordu. Mythos %97.6 yaptı.
En dikkat çekici rakam şu.
Mythos bulduğu güvenlik açıklarının %72.4'ünü çalışan bir saldırı koduna çevirebiliyor.
- Bul.
- Analiz et.
- Saldırı kodunu yaz.
- Çalıştır.
Hepsi otomatik.
Ve en ilginç kısmı şu.
Anthropic bu yetenekleri modele özellikle öğretmedi.
Kod yazma ve analiz becerileri iyileştirildi. Bu iyileştirmenin yan etkisi olarak model güvenlik açığı bulmayı ve saldırı koduna çevirmeyi kendi kendine öğrendi.
Şöyle düşünün.
Bir kasanın şifresini kırmak için özel eğitim almanız gerekir. Yıllarca öğrenirsiniz. Hangi mekanizma nasıl çalışır. Hangi kombinasyon hangi sesi çıkarır. Ustalaşırsınız.
Mythos'a kimse kasa kırmayı öğretmedi. Sadece matematik ve mantık öğretildi. Model bu bilgiyle kasayı kendi kendine açtı.
Öğretilen: Problem çözme.
Öğrenilen: Sisteme girme.
Bu fark çok önemli. Çünkü bu demek ki bir sonraki model daha güçlü olduğunda ne öğreneceğini önceden bilemezsiniz.
Bu yüzden Anthropic modeli halka açmadı.
Bunun yerine "Project Glasswing" adında bir program başlattı. Model sadece savunma amaçlı kullanılacak. 40 kuruluşa erişim verildi.
Kimler var?
Apple.
Google.
Microsoft.
Amazon.
Nvidia.
JPMorgan.
Linux.
Gibi Dünyanın en kritik altyapısını yöneten şirketler.
Plan şu: Mythos bu şirketlerin yazılımlarındaki açıkları bulsun. Şirketler güvenlik açıklarını kapatsın. Dünya daha güvenli olsun.
Mantıklı.
Ama bir soru var.
Mythos yapabiliyorsa bir sonraki model daha iyisini yapacak. Ve bir sonraki daha iyisini.
4 yıl önce şiir yazıyordu.
Bugün dünyanın en güvenli şirketlerinin güvenlik açıklarını buluyor.
4 yıl sonra ne yapacak?
Bu sorunun cevabını kimse bilmiyor.
Anthropic bile.
Sen bu konu hakkında ne düşünüyorsun?
ABD savaştıkça zayıflıyor. Çin savaşmadan güçleniyor.
500 yıllık imparatorluk tarihini inceleyen Ray Dalio yeni bir makale yayınladı.
İçindeki tek bir tespit her şeyi açıklıyor.
"Bu savaşın ekonomik ve jeopolitik kazananları Çin ve Rusya."
Bu cümleyi anlamak için size tarihin en önemli derslerinden birini anlatmam lazım.
Çünkü bu ders şu an tekrar ediliyor.
1939 İngiltere dünyanın süper gücüydü. Sterlin dünya parasıydı. Donanması okyanusları kontrol ediyordu.
Sonra savaş başladı.
İngiltere Avrupa'da savaştı. Afrika'da savaştı. Asya'da savaştı. Akdeniz'de savaştı. Atlantik'te savaştı.
Her cephede para harcadı. Her cephede asker kaybetti. Her cephede borçlandı.
Savaş boyunca Amerika ne yaptı?
Silah sattı, ticaret yaptı, üretim kapasitesini artırdı ve altın biriktirdi.
1945'te savaş bitti. İngiltere galip gelmişti. Ama harabeydeydi. Borçları ödenemez seviyedeydi. İmparatorluk zayıflıyordu.
Amerika savaşa geç girdi. En az hasarla çıktı. Ve dünyanın yeni süper gücü oldu.
Savaşan zayıfladı. Savaşmayan güçlendi.
Dalio diyor ki: Şimdi aynı şey oluyor.
ABD şu an dünyanın dört bir yanında savaşıyor.
İran'da aktif savaş. Ukrayna'ya silah ve para. Körfez'de müttefikleri koruma taahhüdü. Pasifik'te Çin'e karşı askeri varlık.
70-80 ülkede askeri üs, 39 trilyon dolar borç ve toplanan her 4 dolar verginin 1'i faize gidiyor.
Çin ne yapıyor?
İzliyor.
Çin'in kaç askeri üssü var biliyor musunuz?
1.
Çin savaşmıyor. Borçlanmıyor. Asker kaybetmiyor. Üretim kapasitesini artırıyor. Ticaret anlaşmaları imzalıyor. Enerji altyapısına yatırım yapıyor.
Dalio'ya göre Hürmüz kapanmasından sanıldığı kadar bile etkilenmiyor.
İran'la ilişkisi sayesinde petrol akıyor. Rusya'dan enerji geliyor. 90-120 günlük stratejik rezervi var.
1945'te İngiltere savaştı. Amerika güçlendi.
2026'da ABD savaşıyor. Çin güçleniyor.
Dalio'nun sözleriyle: "Bu savaşın ekonomik ve jeopolitik kazananları Çin ve Rusya."
Bir şey daha var.
Dalio diyor ki: ABD-İran savaşını kazanan en güçlü olan değil. Acıya en uzun süre dayanan.
Trump Amerikan halkına "savaş birkaç haftada biter, benzin ucuzlar, normale döneriz" diyor.
İranlılar ne düşünüyor?
Bu savaş onlar için varoluşsal. Teslim olmak yok.
Amerikalılar ne düşünüyor?
Benzin fiyatları, ara seçimler ve tatil planları.
Tüm dünya bu savaşı izliyor.
Tayvan izliyor. Japonya izliyor. Filipinler izliyor. Güney Kore izliyor.
Topraklarında ABD üssü olan her ülke şunu soruyor: "ABD bizi gerçekten koruyabilir mi?"
Dalio: "ABD'nin İran'daki performansı diğer ülkelerin davranışlarını değiştirecek ve dünya düzenini yeniden şekillendirecek."
Eğer ABD İran'da zorlanırsa Tayvan ne düşünür?
"ABD beni Çin'e karşı koruyabilir mi?"
Dalio bu sorunun cevabının dünya düzenini belirleyeceğini söylüyor.
500 yıllık tarihten çıkan ders çok net:
Para ve güç her zaman kazanana akar. Kaybedenden kaçar.
1945'te para ve güç İngiltere'den Amerika'ya aktı.
Şimdi nereye akıyor?
Dalio cevabı veriyor: "Bu savaşın kazananları Çin ve Rusya."
ABD savaşıyor. Çin izliyor.
Tarih şunu söylüyor:
Savaşan yorulur. İzleyen güçlenir.
Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Dünya borsaları zayıf dolar ile desteklendi,
yoksa çöküyordu.
Zayıf dolar #Piyasaları balon yaptı.
Piyasaların gazını almak için zayıf dolar kullanıldı,
peki gazı almak için normalde ne yapmak gerekir ?
Güçlü #dolar.
Güçlü dolar yapmak istemiyorsan, başka nasıl
gaz alırsın ?
#güçlü #petrol güçlü #stres
Böylece hem piyasa ek #enflasyonu yer
#enflasyon = talep demektir.
Hem de #doları güçlendirmek zorunda kalmazsın..
Herkes savaşı konuşuyor. Ben savaştan sonrasına bakıyorum.
Çünkü önümüzdeki dönemde büyük bir fırsat oluşuyor. Ve kimse bunu konuşmuyor.
Şu an ABD ile İran arasında ateşkes görüşmeleri gündemde.
Bu yüzden İran'ın şartları büyük önem kazanıyor.
Önce İran'ın ateşkes şartlarına bakalım.
İran 5 şart koşuyor.
Ancak bunlardan biri her şeyi değiştirebilir: Tüm yaptırımların koşulsuz kaldırılması.
İran "kısmi veya şartlı kaldırma" istemiyor. Tam ve koşulsuz kaldırılmasını istiyor.
Bu kabul edilirse ne olur?
İran dünya ekonomisine tamamen açılır. 90 milyon nüfusluk bir pazar yeniden erişilebilir hale gelir. Petrol ihracatı serbestleşir. Bankacılık sistemi küresel ağa bağlanır.
Ama daha büyük bir şey var.
Kalıcı ateşkes sağlanırsa bölgede devasa bir yeniden inşa süreci başlayacak.
Rakamlarla göstereyim.
Bölgede onlarca enerji tesisi, rafineri ve altyapı ağır hasar gördü.
İran'ın Güney Pars gaz sahası vuruldu. Katar'ın Ras Laffan LNG tesisleri hasar aldı. Kuveyt'te tuzdan arındırma tesisleri ve petrol rafinerileri vuruldu. BAE'nin altyapısı hedef alındı.
Enerji santralleri. Köprüler. Limanlar. Elektrik şebekeleri. Su sistemleri. Petrol boru hatları.
Hepsi yeniden inşa edilecek.
Bazı analistlere göre bölgenin toplam yeniden inşa maliyeti 500-600 milyar doları bulabilir.
Bu rakamı bir yere kaydedin.
Şimdi kendinize şu soruyu sorun: Bu pastadan kim pay alacak?
Yeniden inşa demek iki şey demek. İşçilik ve malzeme.
Önce malzemeye bakalım.
Yıkılan her bina yeniden inşa edilecek. Her bina demek çimento demek. Demir demek. Çelik demek. Cam demek. Beton demek.
Ortadoğu'da çelik ve inşaat malzemesi pazarı şu an on milyarlarca dolar büyüklüğünde. Savaş sonrası yeniden inşa bu talebi katlayacak.
Ve bir sorun var.
İran'ın kendi çelik ve çimento üretim tesisleri hasar gördü. Körfez ülkelerinin üretim kapasitesi düştü. İran ve Körfez kaynaklı yarı mamul çelik küresel piyasadan fiilen çekildi.
Bölge hem inşaat hem malzeme ithal etmek zorunda kalacak.
Peki kim üretecek?
Türkiye dünyanın en büyük çimento üreticilerinden biri. Yılda 79 milyon ton. ABD ile neredeyse aynı seviyede.
Türkiye dünyanın önemli çelik üreticilerinden biri.
Ve Türkiye'nin bölgeye coğrafi yakınlığı var. Taşıma maliyeti düşük. Teslimat süresi kısa. Türk çimento ve çelik üreticileri Kuveyt ve Bahreyn'e zaten ihracat yapıyor.
Yeniden inşa başladığında Türkiye'den bölgeye çimento, demir ve çelik akışı ciddi şekilde artabilir.
Şimdi işçiliğe bakalım.
Türk inşaat sektörü bu alanda dünyanın en deneyimli ülkelerinden biri.
Rakamları kaydedin.
Türk müteahhitler son 50 yılda 137 ülkede 12.627 proje tamamladı.
Toplam değer: 543 milyar dolar.
Irak'ta 36.6 milyar dolarlık proje.
Libya'da 31.4 milyar dolarlık proje.
Suudi Arabistan'da 33.4 milyar dolarlık proje.
Tarihte her Ortadoğu savaşından sonra aynı şey oldu. Yeniden inşa başladı. Ve Türk şirketleri o pastadan önemli paylar aldı.
Irak savaşı sonrası Türk şirketleri Kuzey Irak'ta milyarlarca dolarlık altyapı projeleri üstlendi.
Libya'da aynı şey oldu.
Şimdi büyük resme bakın.
500-600 milyar dolarlık yeniden inşa pastası.
İki bacağı var:
Birincisi: İnşaat ve altyapı projeleri. Türk müteahhitlik sektörü 50 yıllık bölge tecrübesiyle başlıca adaylardan.
İkincisi: İnşaat malzemeleri. Çimento, demir, çelik, cam, beton. Bölgenin kendi üretim kapasitesi hasar gördü. Türkiye hem üretim kapasitesine hem coğrafi yakınlığa sahip.
Türkiye bu fırsatta çifte avantajlı konumda. Hem hizmeti verecek hem malzemeyi sağlayacak.
Herkes savaşı konuşuyor.
Ben savaştan sonrasına bakıyorum.
Bu benim kişisel görüşlerim.
Gelişmeleri takip ediyorum. Sizleri haberdar edeceğim.
Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?