GÖZ GÖRE GÖRE SEYREMEYİZ 😥
Sağlık Bakanlığı TÜRKÖK tarafından 1 ay önce çağırılan ve uygun doku grubu olan İKİ KÖK HÜCRE VERİCİSİ YURTTAŞIMIZA SESLENiYORUM ;
Lütfen bizimle iletişime geçiniz.
LÖSEMİLİ Bir çocuğumuzun kaybına sessiz kalamazsınız .
Size hiç bir zararı yoktur.
🇹🇷 Eski A Milli Takım ve Eczacıbaşı Kaptanı Selcan Çağlar:
Şimdi geri dönüp baktığım zaman... Biz ne yaptığımızı da çok bilmeden kadın sporuna öncülük etmişiz o dönemlerde. Çünkü ben hatırlıyorum, ben Alman Lisesi'nde okudum. Orada spor derslerinde sadece erkekler spor yapardı, kızlar rapor alırdı. Bir semester için rapor alınır 3 aylık ve spor derslerinde öyle kenarda bir yerde oturur, bir sonraki dersi çalışır veya gırgır geçerler falan filan. Bir tek ben, bir kız daha ve geri kalan Alman talebeler spor dersine girerdik. 60'lı 70'li yıllardan bahsediyorum.
Çünkü o dönemlerde kızların spor yapmasına aileler çok iyi bakmazdı ve bireysel sporlar vardı; işte okçuluk, binicilik gibi hani böyle daha aristokratvari ailelerin kızlarının yaptığı böyle cici bici sporlardı. Ama şort giyeceksin, salona çıkacaksın, seyahat edeceksin, gibi böyle oralarda duşlar alınacak falan böyle bir koca bir bilinmez gibi bir şeydi. Benim ailem çok serbest bir aile olmasına rağmen okulda tamam spor yaptın ama hani salona gidip hele Spor Sergi'nin üst tarafında, tribünün arkasında kötü bir salonda top oynanacak, oralar gece veya akşamüstü bile girip çıkılması zor yerler filan... Yani böyle bir tereddüt vardı ailelerde kızlarını spora yollamak için.
O dönemlerde ben severek gidiyordum. Benim annem de voleybolcu ama Çamlıca Kız Lisesi'nde oynamış. Tabii liseden sonra o iş bitmiş falan. Önce Galatasaray'da voleybola başladım. Fakat orası tamamen amatörceydi ve bir sistematiği yoktu. Yani işte "Ankara'dan teyzem geldi antrenmana gelemedim", "Yok başım ağrıdı", "Yarın imtihanım var"... Bir gidersiniz 3 kişi 5 kişi antrenman yapılır falan.
O sırada Eczacıbaşı, Levent'te -şimdi Kanyon'un olduğu yerde- kendi fabrikasının, üretim tesisinin olduğu yerde bir spor salonu açtı. Yanında bir kreş vardı mesela o dönem için çok enteresandı. 1966 yılında da spor kulübünü kurdu Levent'te. O zaman oralar "Fabrikalar Durağı" diye anılır, halen de öyledir ismi o durağın. Şehir dışı gibi sayılırdı ve orada bir spor salonu kurarak ilk defa bir özel kuruluş spora yatırım yaptı.
Benim de evim yakındı. Bir vesileyle de Cengiz Abi -o zaman Cengiz Göllü bu işin mimarı, ilk kadın voleybolunu ortaya çıkaran Cengiz Göllü- milli takıma çağırmıştı beni Galatasaray'da beğenip. Milli takıma gittiğimde yapılan antrenmanı, disiplinini, Cengiz Abinin antrenör olarak becerisini filan çok beğendim. "Oh, aradığım şey bu zaten! Antrenmana gideyim böyle ölene bitene kadar top oynayayım" falan çok hoşuma gitti ve Eczacıbaşı'na geçtim.
Burada çok önemli bir fark vardı: Birincisi, kendi spor salonu vardı ve ısıtılıyordu, ki biz soğuk salonlarda hep maç yaptık. Kantini vardı; gittiğimizde bir lokma bir şey yiyip ondan sonra antrenmana çıkabiliyorduk. Ve en önemlisi, bize çok cüzi bir şey de olsa bir maaş veriyordu. Bu, disiplinli olarak antrenmana gelmeyi sağlıyordu.
Hakikaten Eczacıbaşı'nın ve Şakir Eczacıbaşı'nın ilk başlattığı bu atılımda çok önemli bir fark yaratıldı. O zamana kadar üç büyük futbol kulüplerinin takımları, mahalle takımları -Şişli, Şehremini, Yeşilyurt gibi, Rasim Paşa, Beyoğluspor- gibi takımlar vardı. Onun dışında bir müessese kulübü yoktu. İlk defa Eczacıbaşı adıyla bir takım çıktı ortaya. Ötekiler haftada iki antrenman yapıyorsa biz mesela dört antrenman yapıyorduk.
Her sezon başı kalkıp otobüsle Bulgaristan'a gidiyorduk. Bulgarlardan dayağı yiyorduk; dayak yiye yiye yiye biz onların seviyesine çıkmaya başladık. Ve tabii onlarla boğuşup Türkiye'ye dönünce Türkiye'deki takım bize hafif geliyordu ve hakikaten çok sıkıcı maçlarımız oluyordu. Yani lig mesela 12 takımsa, iki takımla biz sezonda doğru dürüst bir maça çıkıyorduk. Onun dışında böyle bizim dişimize göre pek takım kalmamıştı ve millet bizden bıktıydı. Çünkü 17 yıl üst üste Eczacıbaşı şampiyon olur mu ya!
O nedenle ama esas bunun altında müthiş bir emek, kalite, beceri ve istikrar yatıyor. 1966 yılında kuruldu, 60. yılını kutluyor ve 60 yıldır inanılmaz bir sürdürülebilirlikle ve istikrarla hep başa oynayarak, hep milli takımlara çok oyuncu vererek, milli takımın iskeletini oluşturarak bugünlere gelindi.
📺📏 Oksijen TV
Bir orman yangını yılını değerlendirirken yalnızca “kaç yangın çıktı?” sorusuna bakmak yeterli değil. Çünkü yangın sayısı ile yanan orman alanı aynı şeyi anlatmıyor.
2025’te Türkiye’de 3.224 orman yangını meydana geldi ve yaklaşık 81 bin hektar alan yangından etkilendi. Bir yıl önce, 2024’te yangın sayısı daha yüksekti: yaklaşık 3.800 yangın çıkmıştı. Buna karşılık yanan alan yaklaşık 27 bin hektardı. 2021’de ise yaklaşık 2.800 yangında yanan alan 140 bin hektara yaklaşmıştı.
Yani daha fazla yangın, mutlaka daha fazla alanın yanması anlamına gelmiyor. Bir yangının büyüklüğü ile yangın adedi ayrı ayrı değerlendirilmek zorunda.
2025 yangınlarının çıkış nedenlerine bakıldığında da önemli bir ayrıntı görülüyor. Yangınların 1.753’ü ihmal-kaza, 160’ı kasıt, 279’u doğal neden —yıldırım— grubunda. 1.032 yangının ise çıkış nedeni bilinmiyor.
Bu nedenle “yangınların tamamına yakını insan kaynaklıdır” şeklinde doğrudan bir oran vermek 2025 verisiyle doğru olmaz. Fakat nedeni belirlenmiş yangınları ayrı değerlendirdiğimizde tablo çok daha net: nedeni bilinen 2.192 yangının 1.913’ü kasıt veya ihmal-kaza grubunda. Bu da yaklaşık %87 anlamına geliyor.
Yanan alan açısından ise ihmal-kaza grubundaki yangınlar yaklaşık 40 bin hektarı etkilemiş. Nedeni bilinmeyen yangınların yaktığı alan da yaklaşık 38 bin hektar. Doğal nedenli yangınlarda ise bu değer yaklaşık 270 hektar.
Bir başka önemli nokta da yangından sonra her alanın aynı işleme tabi tutulmaması. 2025’te yanan alanların bir bölümü doğal gençleştirmeye hazırlanırken, bir bölümü yapay gençleştirme veya ağaçlandırma programına alınmış; bazı alanlar ise daha sonraki yıllarda yapılacak çalışmalar için bırakılmış.
Orman yangınlarını doğru okumak için bu yüzden üç soruyu birlikte sormak gerekiyor: Kaç yangın çıktı, ne kadar alan yandı ve yangınların nedeni neydi?
#OrmanYangınları #OrmanKoruma #YangınlaMücadele #Ormancılık #Ormanlarımız
BREAKING: Mayor Zohran Mamdani just released 170,000+ pages of long-hidden NYC 9/11 records, including the Harding Memo.
Additionally he launched a public portal. After 25 years of delays by prior administrations, he delivered the transparency first responders and survivors deserved. This is what accountability looks like.
Gündüz Vassaf, Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü’de gündelik hayatın alışkanlıklarına, kabullerine ve çoğu zaman sorgulamadan benimsediğimiz düşüncelere farklı bir yerden bakıyor.
Bir sonuca ulaşmaktan çok sorgulamanın kendisine, birlikte düşünmeye ve yerleşik kabulleri yeniden gözden geçirmeye alan açıyor. Çünkü bazen yalnızca sorguladıklarımız değil, sorgulamadan kabul ettiklerimiz de sorumluluğumuzun bir parçası.
Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü, geçmişe ya da geleceğe sığınmak yerine yaşadığımız ana, seçimlerimize ve kendi konumumuza yeniden bakmaya davet ediyor.
https://t.co/ZPeHSqp6Fl
#GündüzVassaf #GünlükYaşamFelsefesi #İnkılapKitabevi #TuhafKitap
🐴 İstanbul Adalar'da eskiden 1700 at vardı
Ölüm, gönderilme derken son kalan at sayısının 17 olduğu söyleniyor
Şimdi bu son kalan atlar da gönderiliyor
Yollarında azmanbüslerin gezdiği adada şimdi tek at olmayacak
Adaların Atları inisiyatifi buna karşı mücadele ediyor
"En çok dükkanıma ilk taşı atan Fırıncı Yusuf ağırıma gitti, komşuyduk, sabahları tavla oynardık.."
6-7 Eylül olaylarında dükkanı yağmalanan bir Rum Esnaf.
2 kızın var. İkisi de voleybol oynuyor. Avrupa Şampiyonası final maçını izlemeye geliyorsun. İki kızın da milli formayla sahada Türkiye'yi şampiyon yapmak için oynuyor. Mutluluktan gururdan ayakların yere basmaz, bulutlarda yürürsün.
İlgilisine Cumartesi okuması: Benim de bir yazıyla katkıda bulunduğum "Osmanlı-İran İlişkilerini Yeniden Düşünmek" özel sayısıyla Toplumsal Tarih'i bu ay kaçırmayın😇👇🏻
Otizm hakkında hâlâ çok sayıda yanlış inanış var. Bunların en eskilerinden biri, otizmin anne babanın tutumundan, ilgisizlikten ya da yanlış yetiştirmeden kaynaklandığı düşüncesi. Böyle değil. Otizm ebeveynlik hatasının sonucu değildir. Aşıların otizme yol açtığı iddiasını destekleyen güvenilir bir bilimsel kanıt da yoktur. Otizm, genetik ve başka biyolojik-gelişimsel etkenlerin rol oynadığı, yaşam boyu süren nörogelişimsel bir farklılıktır.
Otizmli bireylerin insanlarla ilişki kurmak istemediği ya da empatiden yoksun olduğu düşüncesi de doğru değil. İnsanlarla ilişki kurma isteği ile bunu çoğunluğun alışık olduğu biçimde göstermek aynı şey değildir. Göz teması kurmamak, yüz ifadelerini farklı yorumlamak ya da duyguyu beklediğimiz biçimde göstermemek, başkalarını önemsememek anlamına gelmez. Üstelik iletişim tek taraflı değildir: Otizmli ve otizmli olmayan insanların birbirlerinin iletişim biçimlerini anlamakta zorlanabildiğini gösteren çalışmalar var. Empatiyi basitçe “var” ya da “yok” diye düşünmek bu nedenle yanıltıcı.
Otizm zekâ seviyesinin başka bir ifadesi değildir. Otizmli bireylerin bilişsel özellikleri birbirinden çok farklı olabilir. Zihinsel yetersizlik otizme eşlik edebilir ama ikisi aynı şey değildir. Her otizmli bireyin olağanüstü bir matematik, müzik ya da hafıza yeteneğine sahip olduğu düşüncesi de aynı ölçüde yanlış. Otizmin “spektrum” olması tam da bu çeşitliliği anlatır: dil, biliş, duyusal özellikler, gündelik yaşam becerileri ve destek ihtiyacı kişiden kişiye büyük ölçüde değişebilir.
Aynı nedenle konuşma düzeyini de zekânın ya da anlama kapasitesinin ölçüsü sayamayız. Konuşma, iletişim ve biliş aynı şey değildir. Sözel dili sınırlı bir insanın ne anladığını yalnızca ne kadar konuştuğuna bakarak bilemeyiz. Göz teması için de benzer bir hata yapıyoruz. Göz teması kurmak otizmi dışlamadığı gibi, kurmamak da tek başına otizmi göstermez. İletişimi geliştirmek ile insanı dışarıdan daha “normal” görünmeye zorlamak birbirinden farklı şeylerdir.
Otizmi saldırganlıkla özdeşleştirmek de doğru değildir. Otizmli bir bireyde öfke ya da zorlayıcı bir davranış gördüğümüzde bunu hemen “otizmin bir özelliği” saymak yerine ağrıya, yoğun duyusal yüklenmeye, kaygıya, iletişim güçlüğüne ya da içinde bulunduğu çevreye bakmak gerekir. Üstelik “normal” dediğimiz, yani otizmli olmayan insanlar da korktuklarında, çok zorlandıklarında, acı çektiklerinde ya da yoğun stres altında kaldıklarında öfkeli, hatta saldırgan davranabilirler. Öfke insana ait bir davranıştır; otizmin tanımlayıcı özelliği değildir. Bazı otizmli bireylerde yaşanan sıkıntının ifade edilmesi ya da çevre tarafından anlaşılması daha güç olabilir. Bu nedenle davranışı yalnızca bastırmak yerine, onu neyin ortaya çıkardığını anlamaya çalışmak gerekir.
Son olarak, otizmin tedavi edilerek ortadan kaldırılması gereken bir hastalık olduğu düşüncesi de yanlış. Otizmi ortadan kaldıran, herkese uygulanabilecek bir “kür” yoktur. Bu, etkili müdahale ve desteğin olmadığı anlamına gelmez. İletişimi, öğrenmeyi, gündelik yaşamı ve bağımsızlığı destekleyen kanıta dayalı müdahaleler kişinin yaşamında önemli farklar yaratabilir. Eşlik eden fiziksel ya da ruhsal sağlık sorunları da gerektiğinde kendi koşullarına uygun biçimde tedavi edilmelidir. Ama amaç kişiyi daha az otizmli göstermek değil, ihtiyaç duyduğu desteği sağlayarak daha sağlıklı, güvenli, bağımsız ve anlamlı bir hayat yaşayabilmesini mümkün kılmaktır.
Otizm hakkında doğru bilgi vermek, yaşanan güçlükleri küçümsemek ve otizmli bireyleri romantikleştirmek değildir. Daha makul olan, insanları tek bir gelişim kalıbına göre değerlendirmemek; ne yapamadıklarından önce nasıl yaşadıklarına ve neye ihtiyaç duyduklarına bakmaktır.
İnsanı beden, teknik ve dil arasındaki derin bağ üzerinden yeniden düşünen bir antropoloji başyapıtı, Türkçede.
André Leroi-Gourhan “Jest ve Söz”ün ilk cildi “Teknik ve Dil”de, insanlaşma sürecini taş aletlerden dile uzanan kesintisiz bir evrim çizgisi içinde ele alır. Dik duruş, ellerin özgürleşmesi, alet yapımı, beynin gelişimi ve dilin ortaya çıkışı, bu sürecin birbirini tamamlayan aşamalarıdır.
“Jest ve Söz”, insanın doğayla, çevresiyle ve kendi ürettiği dünyayla kurduğu ilişkinin tarihini izleyen kapsamlı bir araştırmadır. Antropolojinin sınırlarını aşan bu yaklaşım, Derrida’nın yanı sıra çağdaş dil, teknik ve beden tartışmalarını da besleyen temel kaynaklardan biridir.
“Jest ve Söz – Teknik ve Dil”, Alp Tümertekin’in Fransızca aslından çevirisiyle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nda.
https://t.co/jaPWxmlDej
Tanıştırayım ,
Manisa’dan EFE
Lösemili bir çocuk , hem de en ağır tipi
Gece vakti, acil ambulansıyla çok ağır tablo içinde LÖSEV- LÖSANTE HASTANEMİZE geldi.
Tesadüfen o saatte oradaydım ve ilk müdahaleyi yaptık.
Sonra Kemoterapi +
ve
KEMİK İLİĞİ NAKLİ oldu ve tamamen İYİLEŞTİ…
Görseldeki tarihi yapı,İstanbul Sirkeci'deki Agopyan Han binasının geçmişteki halini ve üzerinde yer alan eski Posta, Telgraf ve Telefon merkezini göstermektedir. Cumhuriyet'in ilk yıllarına (1920'ler) ait renklendirilmiş nostaljik bir kareyi yansıtmaktadır.
Die Atmosphäre in der gigantischen Londoner Royal Albert Hall ist mit der keines anderen Konzertsaals zu vergleichen. Die Berliner Philharmoniker und Kirill Petrenko sind in diesem Jahr wieder einmal im Rahmen der BBC Proms zu Gast.
📷 Lena Laine
Cem Yılmaz’a geçmiş olsun. Bu olaydan çıkarılacak ders şu sanırım; kamu sağlık hizmetleri çok önemli. Tıp eğitimi de. Sağlık kamusal ve ücretsiz olmalıdır. Hayatınızı küçük bir kasabadaki mütevazı sağlık kurumu ve kamu sağlığı hizmetleri kurtarır. Hayat memat meselesi dedikleri budur.
İnsanın sonsuz acısını vakarla söyleyen şiirler. Bir isyan çığlığı gibi yüreğe saplanan şarkılar...Mikis Theodorakis. Onun müziğinin temelinde "Halklar" vardı. Ölümünün 5. yılında saygıyla anıyorum.
**Erol Mütercimler’in milletvekili emeklilikleriyle ilgili sözleri yeniden tartışma başlattı.**
Mütercimler, milletvekilliğinin bir meslek olmadığını, halk adına yürütülen geçici bir temsil görevi olduğunu savunarak milletvekillerine ayrıca emekli maaşı verilmesini eleştirdi.
Bu açıklamanın ardından sosyal medyada şu soru yeniden gündeme geldi:
**“Milletvekillerinin özel emeklilik hakkı kaldırılmalı mı?”**
Tartışmayı büyüten en önemli noktalardan biri ise milletvekilleriyle vatandaşların emekli gelirleri arasındaki büyük fark.
2026 yılının ilk yarısında emekli milletvekili aylığının yaklaşık **177 bin 658 TL** olduğu belirtiliyordu. Temmuz ayındaki artışların ardından bu tutarın yaklaşık **201 bin 677 TL’ye** çıktığı bildirildi.
Görevde bulunan bir milletvekilinin aylığı ise yaklaşık **310 bin TL** seviyesine yükseldi.
Dolayısıyla hem milletvekilliği maaşı hem de emekli milletvekili aylığı alan bir kişinin toplam aylık geliri **512 bin TL civarına** ulaşabiliyor.
Tablonun diğer tarafında ise milyonlarca emekli var.
TBMM’de Ocak 2026’da yapılan bir konuşmada en düşük emekli aylığının **20 bin TL**, ortalama emekli aylığının ise yaklaşık **23 bin 550 TL** olduğu ifade edilmişti.
Tartışma da tam bu noktada büyüyor.
Eğer milletvekilliği ömür boyu sürdürülen bir meslek değil, belirli bir süre için üstlenilen halkı temsil görevi ise milletvekillerine neden ayrıcalıklı bir emeklilik sistemi uygulanıyor?
Elbette milletvekillerinin görev yaptıkları süre boyunca sosyal güvenceye ve emeklilik haklarına sahip olup olmaması hukuki açıdan ayrıca tartışılabilir.
Ancak mesele yalnızca kimin ne kadar maaş aldığı da değil.
Asıl tartışılması gereken soru belki de şu:
**Halk adına görev yapanlarla temsil ettikleri vatandaşlar arasında gelir bakımından bu kadar büyük bir uçurum bulunması sizce adil mi?**
**Sizce milletvekillerine tanınan özel emeklilik hakları kaldırılmalı mı?**