Bir yiğit düşünün gözleri alevden, yüreği dağlar kadar. Öyle bir yiğit düşünün ki şehadetin bekçisi. Bir yiğit düşünün ailesini arkada bırakmış. Vatansızz sadakatsiz aile olmaz diyen bir yiğit düşünün. Öyle bir yiğit düşünün ki vatan olmuş vatan!
Arkamızda bıraktıklarımız, terk ettiklerimiz, öldürdüklerimiz; aslında kendi parçalarımız, kendi umutlarımız.. Kendimize, sevdiklerimize, ördüğümüz duvarlarla izin vermediğimiz mutluluklar..
Ademoğlu insandır;
Hangi kapıların açılırken kapandığını, hangi kapıların kapanırken açıldığını bilemez.
Ademoğlu isyandır;
Kaderden mi kaçar, talihini mi kovalar bilemez.
Aşikar ile esrar arasında bilmediğini sever insan, bildiğini sevemez..
Hayat, doğumla ölüm arasında alınan nefeslerin toplamıdır. Hayatın anlamı ise o nefeslerin ne uğruna alınıp verildiğidir. Menzil, uzun da olabilir kısada.. Önemli olan bu cihana ne sığdırdığımızdır. Bazen yeni şeyler söylemek ve bunun için de gitmek lazım çünkü gitmeden gelinmez!
Cüdâ düştüm illerinden,
Kesmedim göz yollarından,
Zülfü Leylâ tellerinden,
Oldum divâne divâne..
Bilmezem ki ol Keremkâr,
Affeder mi günahım var,
Ona yalvarırım zâre zâr,
Her dem yelmâne yelmâne..
Nasihatimdir, vasiyetimdir
Güneş her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğmaz. Tarih ezelden ebede dümdüz uzanan doğrusal bir hat değil, devirli bir oluşumdur. Gün olur, en gerideki en öndekinden ileride olur. Aristarkus, Kopernik’e “zıpçıktı astrolog” diyen devrimci Martin Luter’den daha ilericidir. Ahmet Yesevi, Kadızade Mehmet’in çok ötesinde. Siz istihkâmlarınızı güçlendirin, zor zamanları fırsata çevirin. Benim yaşıma geldiğinizde, benim hiç olamadığım kadar hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn olun.
Aziz ülkemize gelince, ille de bir şeye benzetecekseniz, her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzeteceksiniz Türkiye’yi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğerinin kurumakta, ötekinin meyve vermekte olduğunu görün. Tek bir sürgüne takılıp kalmayın, bütüne bakmayı adet edinin. Unutmayın ki düz akılla anlaşılmaz, pergele, cetvele gelmez, kendisine has bir kimliği vardır, Türkiye’nin. Batmaz. Batarsa, okyanuslar taşar. Mademki son temsilcileriyiz Gezegen’in iyiliği için yaşatılması elzem bir medeniyetin, bizi durduracak tek “gerçek”, soğuyan Güneş’in dünyamızı yarı yolda bırakması ihtimali olmalı.
ALEV ALATLI
1942 - 2024
Benim canım uyanıktır, dost yüzüne bakan benim,
Hem denize karışmağa, ırmak olup akan benim.
Irmak gibi ben çağlarım, gah gülerim, gah ağlarım,
Nefsin ciğerin doğrarım, kibri kini yıkan benim!
EĞER SINIRIMIZDAN BİR KİŞİ GEÇERSE TÜRKİYE'YE DÖNMEM, DÖNEMEM. TABANCAMI ALIR KAFAMA SIKARIM...
1996 yılında yaşanan olaydır. Türk askerinin vurduğu rum ölmüştür.
11 ağustos 1996 yılında yolculuğa batı almanya’dan başlayan; batı avrupalı, rum ve yunanlı 8 bin motosikletli kıbrıs’ta sınırları delip, türk topraklarına girerek, türk bayrağını indirip yerine rum bayrağı çekeceklerini açıklıyorlar.
Motosikletlilere rum –yunan ortodoks kiliseleri destek veriyor.
En büyük desteği de rum lider klerides ve güney kıbrıs bisiklet - motosiklet federasyonu başkanı hagicostas veriyormuş.
ABD büyükelçisi de iki günde bir kundakçı korgeneral’e gelip, “motosikletliler sınırınızı geçip bayrak direğinize bir bez parçası (rum bayrağını kastediyor) asacaklar, bundan bir şey olmaz” diyormuş. Kundakçı Korgeneral, hem cesur hem de çok zekidir.
Abd büyükelçisine diyor ki: “öyleyse rauf denktaş bey’den izin alın, ben sessiz kalayım” diyerek onlara zekice bir tuzak kurar fakat bu tuzağa düşmez büyükelçi.
Der ki: “o zaman KKTC’yi tanımış oluruz”.
Bunun üzerine Kundakçı korgeneral, “o halde bizi zorlamayın. bizim sınırımızı geçmeye kalkan kim olursa olsun kurşunlarım.
Onun için sakın sınırda bulunan bayrak direğine çıkıp türk bayrağı’nı indirmeye ve rum bayrağı çekmeye yeltenmesinler”.
Denktaş'da “Paşam gerçekten ateş edecek misin? ölüm olursa zor duruma düşeriz” diye endişesini belirtir.
Korgeneral kundakçı: “bütün sorumluluk bendedir. Ne gerekirse onu yapacağım, sınırlarımızı deldirmeyeceğim” der.
Hasan Kundakçı korgeneral, türk askerlerine diyor ki: “eğer sınırlarımızı bir kişi geçer, bayrağımızı indirirse ben Türkiye’ye dönmem, dönemem. alnıma tabancayı dayar, dokunurum tetiğe”.
11 ağustos 1996 günü, işin ciddiyetini anlayan 8 bin motosikletliden yarısı bu işlerden vazgeçer, sadece rum ve yunanlılar kalır.
14 ağustos 1996 günü 35-40 fanatik rum ve yunanlı, hududumuzu delip bayrağımızı indirmeye kalkınca, bayrak direğine tırmanan bir rum, türk bayrağına dokunamadan tek kurşunla yere düşer.
Bu fanatiklere destek veren iki ingiliz askeri de kalçalarından vurulur.
Korgeneral Kundakçı: “olaydan on dakika sonra odamda oturuyordum, bm barış gücü komutanı tuğgeneral ve bm kurmay başkanı ingiliz albay geldi:
- Sayın generalim, çok kötü şeyler oldu. bayrak direğine çıkan bir kişi öldü ve iki de ingiliz askeri kalçasından yaralı, dediler öfke ve telaşla.
Onlara dedim ki, sizi kaç gündür uyarıyorum. Bu işe mani olabilirdiniz, olmadınız, üstelik o vurulan ingiliz askerleri de motosikletli fanatiği direğe doğru yönelttiler. Engel olabilirlerdi, olmadılar. Merak etmeyin albayım biz iki ingiliz askerini uyardık. İsteseydik öldürebilirdik, sadece uyardık, öldürmedik. Onun için kalçalarından kurşunladık.
"Son İttihatçı sözünü kabul edemem. Bu, dünyada son Türk demektir. Ben, son Türk değilim."
Türkiye Günlüğü Dergisi imtiyaz sahibi Mustafa Çalık hayatını kaybetti.
Kısa bir süre önce katıldığı Tarih TV yayınında, "Son İttihatçı siz misiniz?" sorusunu da yanıtlamıştı.