Aslında mesele Dünya Kupasından elenmemiz değil farkındasınız değil mi?
İşin arkasında çok derin bir kopuş var. Elenmemiz bir sonuç. Gerginliğimiz, huzursuzluğumuz, neşemizi kaybetmemiz hepsi birer sonuç.
Takım yenilebilir fark da yiyebilir. Spor bu normal yani. Normal olmayan şey ne biliyor musunuz? Türk halkının özündeki merhametli, şefkatli ve misafirperver ruhun yerini kibrin, öfkenin, antipatinin alması.
Neden bu noktaya geldik?
Sürekli herkesi küçümseyen, her şeyin en iyisini bizim bildiğimizi iddia eden ama altını somut başarıyla dolduramayan bir dilimiz var.
Sporun, sanatın, dinin, medyanın kısacası hayatın her alanının siyasi bir malzeme haline gelmesi var.
Eyleme dökülmeyen, sürekli "biz şöyleyiz, böyleyiz" temalı güç gösterilerimiz var. Günün sonunda elde var sıfır.
Duruma göre değişen tutarsızlığımız var. Bir yabancı demiş ki; “Türkiye’de Ramazanda herkes imam, konserde herkes şarkıcı, camide herkes hoca, tatilde herkes seküler…” Kimsenin kendi olamadığı, derinlikten uzak yapaylığımız var. Rol çatışması yaşıyoruz.
Türk insanı aslında birleştiricidir, sıcaktır. Ama herkese bulaşan hamaset, kibir ve samimiyetsizlik dili dışarıda da Türkiye’ye karşı ciddi bir nefret doğuruyor.
Yani Dünya Kupasından elenmemiz tek başına teknik direktörün ya da futbolcuların suçu değil. Halimizin tabelaya yansıyan faturası. 90 milyon 20-30 kişinin üzerinde zıplayıp kendini rahatlatıyor.
Ha bir ders çıkaracak mıyız? Biz nerede yanlış yapıyoruz diyecek miyiz? Keşke öyle olsa ama hiç sanmıyorum. Bu yazıya bile bir sürü “garip” yorum gelecek, gelsin belki daha çok kişinin önüne düşer.
“Hepimiz hatalıyız ve ancak birlikte düzeltebiliriz.” demedikçe düzelmeyecek millet benden söylemesi. Umarım ileride yanıldın, bilemedin dersiniz. Çok ama çok mutlu olurum.
Portekizliler için futbol renkli bir karnaval, eğlenceli şov gibi. Bu yüzden de her futbolcunun yüzünde neşe var.
Bizim içinse futbol, oyun olmaktan çoktan çıkmış sanki vatan savunması gibi. Bu yüzden de bizdeki futbolcuların yüzlerinde mağrur ve ciddi bir ifade var.
Portekizliler eğlenerek fethetmek istiyor bizimkilerse fethederken eğlenebiliyor. Tabii bu durum futbolcuların oyun stiline ve izleyenlerin duygularına da yansıyor.
Dünya kupası keyif alınacak bir karnaval mı yoksa vatan savunması mı?
Yılın yarısı küçük bir köyde yaşıyorum. Son zamanlarda yeni gelen yüzlere rağmen eski ve köklü “göçmenleri” de var köyün.
Albayımız var mesela. Görüp görebileceğiniz en disiplinli, en kültüre, kitaba aşık insanlardan. Kitap yazmış, yetmemiş avukat olmuş…
Bahçesine davet etti beni. Meyve ağaçlarının altında cennet köşesi bir yer.
Kültürlü insanları seviyorum ben Oğuzcum dedi. Kitap okuyacak, konuştuğunu bilecek, anlatmayı bilecek, bir de dinlemeyi.
Albayın dinlemeyi bilen insan istemesinin sebebi, kendisinin anlatacak çok şeyi olduğundan olabilir 😅
Ordudan örnek veriyor, yetmiyor davalarından bahsediyor.
Dedim albayım madem bu kadar iknada, etkilemede hatta pazarlıkta ustasın, bana bir taktik söyle.
Etiket dedi?
Anlamadım dedim. Etiketliyeceksin insanları dedi. Elimde bant, karşımdakini bantlıyorum gibi bir şey canlandı gözümde.
Öyle değil yahu dedi.
Birinin senin dediğini yapmasını mı istiyorsun? Ona güzel bir etiket vereceksin. Sohbet arasında “senin insanların ihtiyaçlarına ne kadar duyarlı olduğunu, ne kadar yardımsever olduğunu biliyorum” gibi bir cümle söyleyeceksin. Karşı taraftan ne istiyorsan ona uygun sıfatları onda gördüğünü belirten 1-2 cümle…
(Modern retorikte buna Altercasting -Rol Biçme deniyor)
Evet albayım dedim. Heh, ondan sonra sohbete devam edeceksin. Biraz zaman sonra, hadi bir 10 dakika diyelim; karşındakinden istediğini söyleyivericeksin.
Ona verdiğin etiketi aklında tuttuğu için, o etikete uygun davranmaya meyilli olacak dedi.
Albayım bu manipülasyon değil mi azıcık dedim.
Karıştırma sen şimdi onu diye çıkıştı bana.
Adam asker, ses yükselince hazır ola geçiyorsun.
İkna istiyorsan karşı tarafın dilinden konuşmayı bileceksin.
İkna istiyorsan karşı tarafı önce iyi dinleyip nasıl biri olduğunu çözeceksin.
İkna istiyorsan kelimeleri öyle bir kullanacaksın ki hem doğal, hem şiirsel hem de kurallara uygun olacak dedi.
Etiket taktiğini albayım verdi vallaha.
Karşı tarafa ufak bir iltifat, az bekle, isteğini söyle…
Ne demişler;
Sürekli geleceği bekleyen, bugünü asla yaşayamaz.
Arada durun, nefes alın ve tıpkı Goethe gibi kendi "anlamsız" taşlarınızı toplayın. Çünkü zihin sessizlikte demlenir.
Sevgiyle ve boşlukla kalın…
Dünya edebiyatının büyük adamlarından biri, boş vakitlerinde ne yapıyormuş biliyor musunuz? Taş topluyormuş. Evet bildiğimiz dere tepe gezip taş biriktiriyormuş. Hobi olarak mı? Hayır, hayatta kalma hamlesi. Alman yazar Goethe, kendi sesini duyabilmek için sessizliğin zorunluluk olduğunu keşfedip dış dünyanın gürültüsünden kaçmış…
Eğer hayatın tadını gerçekten almak istiyorsak, zamanın üzerine bir cerrah titizliğiyle yaklaşmalıyız. Medya ve bitmek bilmeyen bildirimler sadece vaktimizi çalsa iyi, yaşama sevincimizi de çalıyor.
Bu kuşatmayı kırmanın bir yolu var. Gün içinde hiçbir amaca hizmet etmeyen sadece kendimize ait boşluklar inşa etmek.
Bazı dükkanlara mıknatıs gibi çekilirsin.
Sebepsiz, farkında olmadan ama güçlü bir çekimle.
Benimki de öyle oldu. Dar sokakdan geçerken kafamı çevirmemle karşı kaldırıma geçmem bir oldu.
“Palavra de Viajante” yazıyordu camda. Girdim içeri.
Dünyayı küçük bir odaya sığdırmışlar ama nasıl ferah, nasıl buram buram bilgi kokan bir oda.
Bir kitapçı açsam böyle olurdu dedim içimden. Raflar alfabetik sırayla ülke ülke bölünmüş.
Hem ülkeleri anlatıyor, hem daha önce hiç görmediğim formatta ülkenin turistik rehberleri var hem de o ülkenin en ünlü birkaç yazarının eserleri.
Bizden Orhan Pamuk, Livaneli ve İstanbul Kedilerini anlatan yabancı bir kitap yerini almış duruyor.
Kasaya yaklaştım.
Dükkanın tam ismini nasıl çeviririz diye sordum. “Gezgin Kelimeler” dedi.
Ülke ülke aşan, her coğrafyanın kendi büyüsünü içinde taşıyan kelimeleri topluyorum bu dükkanda.
Gidilmemiş ülkelerden, tadılmamış yemeklerden, dinlenmemiş müziklerden, belki de hiç görülmeyecek sanat eserlerinden bahsediyor kelimeler. Biraz motive etmek, biraz teselli etmek, biraz kıskandırmak, biraz belki özlem gidermek için dedi kadın.
Palavra türkçede biraz yalanı andıran bir kelime ama dedim, güldü.
Her kelime içinde biraz yalan taşır, anlatanın niyetine, dinleyenin duymak isteyip kabullendiğine göre şekil alır, öyle değil mi dedi.
Dünyaları gezmeye kitaplar yeter mi?
Bizi oradan oraya gezdirirken kitaplardaki o büyülü ve süslü kelimelere koşulsuz inanmalı mı?
Macron, Meloni’ye tipik bir Alpha Clinch (Alfa Kenetlenmesi) uyguluyor. Kollarıyla alanı daraltarak Meloni’yi kendi etki alanına çekiyor.
Beden dilinde bu hareket; muhatabını fiziksel olarak sahiplenme ve kontrol bende mesajı verme girişimidir. Napolyon döneminden kalma bir üstünlük kurma geleneğinin modern versiyonu gibi düşünebilirsiniz.
Meloni’nin beden dili, kucaklaşmayı kabul ediyor gibi görünse de omuzlarındaki gerginlik ve kollarındaki mesafe egemen destek dediğimiz durumu yansıtıyor. Yani dokunuyorum ama seninle ortak noktada değilim.
Meloni’nin bu tepkisi direnç duruşudur.
Normalde sarılma oksitosin salgılatır ama bu videoda her iki liderin sözsüz iletişimi kortizol (stres hormonu) sinyalleri veriyor. Karşılıklı statüyü savunma mekanizmaları devrede.
Özetle Macron ve Meloni’nin kucaklaşması birbirlerini dizginleme adımları. Macron dokunan, Meloni ise dokunulmaz taraf olmaya çalışıyor.
BURSA | Yazarlarımızdan Oğuz Benlioğlu’nun (@oguzbenlioglu), 11 Nisan Cumartesi günü Bursa TÜYAP Kitap Fuarı'nda okurlarıyla buluşuyor, kitaplarını imzalıyor.
🔗: https://t.co/XgtMUE5ojJ
"Düşünsenize artık kime gerçekten güvenip kimden uzak durmanız gerektiğini bileceksiniz. Her şeyi kontrolünüze alabilecek, insanlar gözlerinizin içine baka baka yalan söylediğinde 'Sen bunu külahıma anlat!' diyebileceksiniz" @oguzbenlioglu'nun kaleminden.
https://t.co/dByYoHUDzG
Bu ağlama gerçek mi sahte mi?
Türkiye, Dünya kupasına katılınca spor yorumcusu Uğur Karakullukçu ekranda ağladı.
Gerçek ağlamada kaşların iç köşeleri yukarı ve birbirine doğru kalkar. Bu tepki kontrol edilmesi en zor kaslardan olan “frontalis pars medialis” tarafından yapılır.
Sahte ağlamada kişi ağzını büzer, gözlerini kısar ama kaşlar sabit kalır veya aşağı iner.
Gerçekten ağlayan birinin göz kapakları gevşer, göz altları hafifçe kabarır. Gözler küçülür ama bu kasılma doğaldır.
Sahte ağlamada kişi gözyaşı gelsin diye gözlerini çok sert kapatır veya sürekli kırpıştırır.
Gerçek ağlamada yüzdeki tüm kaslar (ağız köşelerinin aşağı inmesi, kaşların kalkması) uyum içindedir.
Sahte ağlamada duygu aniden başlar ve “kestik” denmiş gibi tak diye biter. Mimiklerde uyum yoktur.
Şimdi bu bilgiler ışığında cevabı siz verin. Uğur Karakullukçu’nun ağlaması gerçek mi sahte mi?
İşini İyi Yapman Yetmez! Daha İyi Olmaya Çalışma, Sıra Dışı Olmaya Bak! @oguzbenlioglu ile Söyleşimizin Tamamı YouTube Kanalımda Yayında! İzlemek İçin 👇👇👇
https://t.co/5pzKHPVVnt
Kiminle tokalaştığınıza dikkat edin.
Bir kadınla tokalaşma teşebbüsüne girişmeden önce durun.
Tokalaşmada ilk adım kadından gelmeli.
Trump elini uzatınca Polonya Eski Devlet Başkanının eşi Trump’ı pas geçti. Trump’ın yüzündeki küçümsemeye dikkat😏
İsrail’de, kendisini öfkeyle yuhalayan binlerce taraftarın karşısına çıkan Ergin Ataman’ın beden dili ne diyor?
2 El Cepte Yürüyüş: Vücudun en savunmasız anı. Tehdidi yok sayar, sizden gelen tehlikeye karşı gardımı almıyorum, sizi tehdit bile görmüyorum mesajıdır. Öfkeli yuhalamayı bir arka ses olarak algıladığını dışa vuruyor.
Pantolonun Belini Düzeltme: Bu hareketle ortamın tansiyonunu önemsizleştirmeye çalışıyor. Olayı normalleştirip yuhalayanların enerjisini boşa çıkarmayı hedefliyor.
Bacak Bacak Üstüne Atma: Bu harekete ev sahibi oturuşu diyoruz. Oturduğum yer benim krallığım diyerek saf özgüvenine vücut bulduruyor.
Ergin Ataman İsrailli taraftarların öfkesine muazzam bir kayıtsızlıkla cevap veriyor.
Yazarımız Oğuz Benlioğlu (@oguzbenlioglu), İstanbul Tüyap Kitap Fuarı’nda okurlarıyla buluştu.
Keyifli bir söyleşinin ardından kitaplarını imzaladı. Katılan tüm okurlarımıza göstermiş oldukları yoğun ilgi için teşekkür ederiz...