Fark edilmemiş fenomen, Atanamamış tasarımcı, Direkten dönen sevgili, Erken kaybetmiş ağabey, Rafine zevk sahibi bir alçakgönüllü. Sıkıldıysan, bırakabilirim..
Sonunda Üsküdar'ı da gasp etmeyi başardılar.
2024 Mart seçimlerinde 39 belediyenin sadece 13'ünü AKP kazanmıştı. Şimdi ikisi kayyum olmak üzere 22’sini yönetiyorlar.
Bu belediyelere seçimle gelmiyorlar; hileyle, tehditle, yargı oyunlarıyla çöküyorlar!
Bu belediyeleri en fazla birkaç yıllığına zorla yöneteceksiniz. Sonra ne olacak, size oy vermemiş -yine vermeyecek- olan halkı mı tutuklayacaksınız?
Vatandaşı ikna odalarına mı alacaksınız?
Daha da önemlisi, halk iradesini çalıp galibiyet pozu verirken ar damarınızı çatlatacak kadar iştahınızı kabartan nedir?
Bu kadar yüzsüzlük karşılığında ne vadediliyor size?
Çocuklarınızı komşularınızın yüzüne nasıl bakıyorsunuz ?
Her şeyi geçtik, hiç aile terbiyesi de almadınız mı?
Bu resimde gördüğünüz otel binası Sultanahmet’te.
Otel olmadan önce “Başbakanlık Osmanlı Arşivleri” binasıydı. AKP’lilerin aklına birden bu binanın çok eskidiği ve restore edilmesi gerektiği fikri geldi.
Restorasyona alındı. “Başbakanlık Osmanlı Arşivi Restorasyon Çalışması” diye kocaman bir tabela da asıldı.
Gel zaman git zaman, bir de bakıldı ki koca Osmanlı Arşiv binası, abrakadabra, “otel” oluvermiş.
Resimdeki otel işte o otel: Sura Hagia Sophia Hotel.
Arşiv bahçesinde bulunan limon, defne ve asma ağaçları da kesilmiş. İnşaat sırasında asırlık çınarlar da zarar görüp kurumaya başlamış.
Arşivler ne mi oldu?
100 milyon belge ve 370 bin defter bulunan, henüz tasnif edilmiş ancak okunmamış koca arşiv, Kağıthane’de dere yatağında bulunan bir binaya doldurulmuş. Sonra sel basmış; yarısı mahvolmuş, kalanı da nemden küflenmeye ve silinmeye yüz tutmuş.
Atalarının mezar taşını okuyamamaktan yakınan, Osmanlıca zorunlu olsun diye yaygara koparan zevatın yediği halta bakılırsa, dertlerinin ne olduğu çok açık:
Cumhuriyet’le hesaplaşmak.
Kaynak: İ. Ertürk
*
Not: Birkaç yıl önce kaydettiğim bu yazı güncelliğini koruyor diye ilettim, bilginize arz olunur.
@esocans Onu, Küçük şeyler programından beri ve oradaki performansı ile hatırlayanların sayısı azdır. O hatırlayanlar olarak bizler de, eğlenceli ve nüktedan performansı keza mimikleri ile hafızalarımıza kazımıştık. Çok üzücü bir kayıp. Sevenlerinin başı sağ olsun.
Elli yaşına gelmiş bir vatandaş çalıştığı halde ev ve araba alamıyorsa, düzen ahlaksızdır. Bu ahlaksız düzeni eleştirmeyen ya geri-zekalıdır ya da ahlaksızlıktan beslenen bir mikroptur.
Yine başladık;
Sana konser yaptırmayacağız…
Seni bitireceğiz…
Müzik dünyasından sileceğiz…
1. Ben ismimi örgütlerle, derneklerle, partilerle kazanmadım ki kaybedeyim.
2. Konser benim şahsi meselemdir. Cumhuriyet hepimizin ortak meselesidir. Tercih yapmam gerekirse Cumhuriyeti seçerim ve arkama bakmam.
3. Yaşadığım sürece de işimi yapmaya devam edeceğim. Siz istiyorsunuz diye üzerimize yağmur yağacak değil.
4. Önüne konser kemiği atarak susturduğunuz, tehditlerle kapı kulu yaptığınız, parayla terbiye ettiğiniz, medya gücüyle esir aldığınız zevatla da beni aynı kefeye koymanıza asla izin vermem.
5. Her konserden sonra söylediğim gibi;
Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti,
Yaşasın Laik Cumhuriyet,
Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk…
3 yılda gıda fiyatları dünyada yüzde 6 artarken, Türkiye'de neden yüzde 196 arttığını konuşmayacak mıyız?
Sanırsın dünyanın bütün felaketleri bizim ülkeyi bulmuş!
Togg övüp Mercedes'e biniyorlar.
İmam Hatip övüp çocuklarını yabancı okullarda okutuyorlar.
Şehadet övüp çürük raporu alıyorlar.
Ortadoğu övüp Avrupa Amerika'dan vatandaşlık alıyorlar.
Şeriat övüp seküler yaşıyorlar
Tasarruf övüp israf içinde yaşıyorlar.
Fakirlik övüp lüks içinde yaşıyorlar.
Mağdur gibi konuşup zalimlik yapıyorlar.
Ne söyledilerse tersini yapıp, ne yapıyorlarsa tersini söylüyorlar.
EbuBekir gibi konuşup Ebucehil gibi davranıyorlar.
Harun gibi konuşup Karun gibi yaşıyorlar.
Ne oldukları gibi görünüyor, ne de göründükleri gibi oluyorlar.
ABD’ye şeytan, terörist, bebek katili diyorlar; reislerini ABD başkanıyla sarmaş dolaş görünce de “off işte güçlü lider” diyorlar. Tarihin gördüğü en akılsız ve utanmaz güruh.
“O görüntüyü polis çekiyor!”
Avukat İlker Atamer: “Gözaltına alınan bazı kişilerin emniyet binası içinde arkadan kelepçeli şekilde yürürken çekilen bu tür videoları gazeteciler değil aslında polis telefonla çekiyor ve ardından bu videolar polis bağlantılı bazı gazeteciler üzerinden yayılıyor.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü bina içi kameralara bakarsa bu videonun hangi polis tarafından çekildiğini kolayca bulur.
Suçlu olduğuna mahkeme tarafından karar verilmemiş bir kişiyi hiç gerek olmadığı halde kelepçe takıp ardından videoya çekerek ülkeye teşhir etmek artık yeni moda bir cezaya dönüştü.
Hapis cezası ve para cezasına ek olarak kanunda yer almayan fiili bir "kelepçeli teşhir cezası" uygulanıyor adeta.
Üstelik bu ceza yargılama yapılmadan hatta kişinin savunması alınmadan veriliyor.”
Dün o kadar canımız acıdı ki bir şey söylemek kolay değildi. Hepimizin canı acıdı.
Futbola uzak olanların da, bu millî takıma baştan beri inanmayanların da, federasyonun yönetim anlayışına karşı çıkanların da… Sadece kendi kulübünün futbolcusunu değerli bulanların bile. Çünkü mesele bir noktadan sonra futbol olmaktan çıkıyor. Hayatında ilk kez Dünya Kupası’nda Türkiye’yi izleyen çocukların, gençlerin hayalleri kırılıyor. O yüzden hepimizin içi yandı.
Siyasi hamasetle mehter marşları söyleyenler de üzüldü, futbolun öncelikle bir oyun, bir sevinç, bir ortak heyecan olduğuna inananlar da. Dün geceden beri çok sayıda yorum, analiz, istatistik dinledim ve okudum. Kimi teknik direktörü suçladı, kimi futbolcuları, kimi federasyonu. Hepsi doğru.
Benim söyleyeceğim daha basit.
Türkiye Futbol Federasyonu istifa etmelidir.
Gençlik ve Spor Bakanlığı bu başarısızlığın siyasi ve kurumsal sorumluluğunu üstlenmelidir.
Ve hepsinden önemlisi, Türk futbolu günü kurtaran kararlarla değil, yeniden yapılandırılmış bir sistemle ayağa kaldırılmalıdır.
Çünkü dünyadaki başarılı örneklere baktığımızda ortak bir şey görüyoruz. Almanya, 2000 Avrupa Şampiyonası fiyaskosundan sonra bütün altyapısını yeniden kurdu. İspanya, kulüpler ve federasyon arasında ortak bir oyuncu geliştirme modeli oluşturdu. Fransa, Clairefontaine sistemiyle ülke çapında yetenek havuzu yarattı. Bu ülkeler başarısızlık yaşadıklarında suçlu aramaktan çok yapı kurdular.
Biz ise yıllardır kişilere yatırım yapıp sistemi ihmal ediyoruz.
Artık “Biz bitti demeden bitmez” hamasetinden, Kurtlar Vadisi repliklerinden, kulüp kavgalarından, para-pul hesaplarından kurtulmuş bir futbol iklimine ihtiyacımız var.
Çocukların forma seçerken siyasi aidiyet değil hayal kurduğu, futbolcunun sosyal medya performansıyla değil sahadaki oyunuyla değerlendirildiği, millî takımın reklam kampanyalarının değil futbol aklının konuşulduğu bir ülke…
Bir gün yeniden kaybedebiliriz. Futbolun doğasında bu var. Ama en azından o gün, doğru yönetilen, doğru planlanan, geleceği olan bir takımın yenilgisine üzülürüz.
Dileğim bu.
Ve elbette, bir gün yeniden millî takım maçlarını izlerken önce futbolu konuşabildiğimiz günlere kavuşmak. Çünkü millî takım, hamasetin değil; ortak sevincimizin adı olmalı. Çok üzgünüm dostlar!
Milli takım kaptanı bir başkanın seçim propagandasına alet olursa, futbolla alakasız şekilde parti propagandası yapılan reklam filmleriyle halk ile millî takım arasındaki bağ koparılırsa, millî takım hocası menajerlerin oyuncağı olursa Avustralya maçındaki fiyasko normal.