Gazze'nin çocukları, haber bültenlerindeki rakamlardan ibaret değil; yaşamayı ve güven içinde olmayı hak eden masum canlardır.
Çocuklarımız işgalin amaçları uğruna daha ne kadar bir bedel olarak kullanılacak?
Dünya, öldürme, yaralama ve acılar karşısında daha ne kadar sessiz kalacak?
Dünyanın diğer çocukları hayallerle büyürken, Gazze'nin çocukları bombardıman ve korku altında büyüyor.
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.
"Türk Devleti güçlüdür." diyoruz.
Bir cümle...
Ne eksik, ne fazla.
Ama yorumlara bakınca anlıyorsun.
Bu devletin gücünden rahatsız olan ne çok kişi varmış.
Sözle cevap veremeyenler...
Üsluplarıyla kendilerini ele veriyor.
Devlet düşmanlarını gördük...
Peki ya dostlarımız?
Onlardan beklediğimiz kavga değil.
İki cümle...
İki kelam...
Hakikatin yanında duracak kadar bir irade.
İslâm'a saldırılıyor, sessizlik...
Türk Devleti'ne hakaret ediliyor, yine sessizlik...
Unutmayın...
Bir milleti yalnızca düşmanları yormaz.
Dostlarının sessizliği de en az düşmanın gürültüsü kadar ağırdır.
Katar?
Suriye?
Belki de Filistin...
S-400’ler nerede olursa olsun...
Ne fark eder ki?
Yunanistan’a karşı daha iyilerini yapmadık mı?
İsrail’in paçası yerse nükleerle gelir.
Ama İngiltere’nin buna gücü yok.
Bazıları gücünü göstererek büyür.
TÜRKİYE ise gösterdiği gün, konuşacak kimse kalmaz.
Seri Devam...
Daha önce de defalarca dile getirmiştim.
Trump ile Erdoğan arasında kamuoyunun gördüğünden daha derin, daha sessiz ve daha stratejik bir iletişim var.
Trump'ın Amerika'da yürüttüğü mücadeleyi yalnızca bir seçim yarışı olarak görmeyin.
Bu süreç; eski düzenle hesaplaşma, bazı dosyaların açılması ve devlet yapısının yeniden şekillendirilmesi çabası olarak değerlendirin.
Epstein dosyalarının yeniden gündeme gelmesini de bu çerçevede yorumlayın.
Eğer bu süreç başarılı olursa, Amerika'nın kendi içinde yeniden toparlanması mümkün olabilir.
Ancak başarısız olması hâlinde, sistemin mevcut yapısını korumakta zorlanabileceğini ve farklı güç merkezlerinin ön plana çıkabileceğini biliyoruz.
İşte tam bu noktada Teksas ismi dikkatinizi çekmeli.
Enerjisi, ekonomisi, savunma kapasitesi, siyasi ağırlığı ve Trump tabanındaki karşılığı düşünüldüğünde, Teksas bir B planının merkezlerinden biri olabilecek potansiyele sahip.
Bu yüzden NATO'da kullanılan "Teksas'tan Ankara'ya" ifadesini sadece coğrafi bir tanımlama olarak görmeyin.
Bu söz, Washington merkezli alışılmış denklemden farklı bir geleceğe gönderme yapan sembolik bir tercihtir.
Bazen tarih, önce resmî belgelerde değil; seçilen kelimelerde kendini belli eder.
Devletler ise çoğu zaman yarının haritasını, bugünün cümleleriyle çizmeye başlar.
*******
Putin başaramadı ama ağırlığını koydu.
Ülkesi temiz değil ama dizginleri elinde tutabiliyor.
Türkiye 15 Temmuz'da temizlenmişti.
2024/2025 ve 2026 bu temizlikleri devamı oldu.
Şimdi sıra Trump’ta.
Ya bütün olarak ya da texas olarak devam edecek.
Eski yazılarımı okuyanlar ne demek şstediğimi anladı.
Şimdi sıra....
(devam edecek)
Seri Devam...
NATO'nun en önemli toplantı konusu.
*******
Ukrayna, yalnızca bir savaş alanı değildi; yeni yüzyılın yönteminin denendiği ilk sahneydi. Orada kurulan düzen, haritaların nasıl değiştirileceğini değil; Rusya'nın nasıl yorulacağını gösterdi. Aynı akıl bugün başka bir coğrafyada, başka gerekçelerle yeniden yürürlükte.
Kuzeybatıda Rusya tehdidi denildi, Dedeağaç büyüdü.
Güneyde İran gerilimi denildi, Doğu Akdeniz savaş filolarıyla dolduruldu.
Sebepler değişti, fakat hat aynı kaldı. Haritaya yukarıdan bakanlar için bunlar iki ayrı gelişme değil; tek bir çemberin birbirine yaklaşan iki ucudur.
Bu hazırlığın hedefi, ilk gün tank yürütmek değildir. Asıl hedef, nefes alanı daraltılmış bir ülke oluşturmaktır. Çünkü büyük devletler çoğu zaman kurşunla değil, çevrelenerek sınanır. Limanlar genişletilir, üsler çoğalır, adalar silahlandırılır, denizler hareketlenir... Sonra bütün bunların tesadüf olduğuna inanılması beklenir.
Oysa tarihin en büyük hamleleri, başladığında savaş olarak görünmez. Önce lojistik kurulur. Sonra bahaneler yazılır. Ardından ittifaklar yer değiştirir. Ve en son, yıllardır örülen ağın aslında kimin üzerine gerildiği anlaşılır.
Belki de mesele, yarın ne olacağı değildir.
Asıl mesele, yıllardır neyin hazırlandığını görebilmektir.
*******
İlk Konu Açılışı;
"Sayın Genel Sekreter, değerli temsilciler...
Türkiye, bu masaya varsayımlarla değil, haritalarla konuşmaya gelmiştir.
Son yıllarda Rusya tehdidi gerekçe gösterilerek Dedeağaç ve Balkan hattında oluşturulan askerî yığınak ile İran kaynaklı krizler gerekçe gösterilerek Doğu Akdeniz'de artırılan deniz gücü, birbirinden bağımsız iki gelişme gibi sunulmaktadır. Biz ise bu iki hattı tek bir stratejik resmin parçaları olarak görüyoruz.
Hiçbir müttefik, başka bir müttefikin çevresinde bu ölçekte askerî kapasite oluşturulmasını görmezden gelemez.
Dün Rusya deniliyor. Bugün İran denildi. Yarın başka bir gerekçe bulunacaktır. Gerekçeler değişebilir; ancak kurulan askerî altyapı yerinde kalır.
Türkiye'nin itirazı tehdit algısına değil, bu tehdidin oluşturduğu kalıcı askerî düzene yöneliktir.
İttifakın güvenliği, bir müttefikin güvenliği pahasına inşa edilemez.
Bugün Dedeağaç'ta kurulan lojistik ağın, Ege adalarındaki askerî hareketliliğin ve Doğu Akdeniz'deki yoğunlaşmanın yalnızca mevcut krizlerle açıklanmasını yeterli görmüyoruz.
Türkiye bu gelişmeleri dikkatle izlemektedir.
Yanlış hesapların, yanlış coğrafyada telafisi olmaz.
Biz kimseyi tehdit etmiyoruz.
Ancak herkes bilmelidir ki Türkiye, kendisini hedef alabilecek her türlü uzun vadeli askerî planlamayı okuma kapasitesine de, buna karşı gerekli tedbirleri alma iradesine de sahiptir."
Konuşma bittiğinde salonda derin bir sessizlik kaldı. Kimse itiraz edemedi. Çünkü herkes biliyordu: Türkiye masaya bir iddia değil, haritanın kendisini koymuştu.
Avrupa temsilcileri ışık görmüş tavşan misali donup kaldı. Gerçeği söyleyemezlerdi. Çünkü söyleseler, yıllardır “müttefiklik” cümleleriyle örttükleri düzenin asıl mahiyeti ortaya çıkacaktı. Susmaları inkâr değildi; susmaları itiraftı.
Bizim gördüğümüz ise şudur: Türkiye artık yalnızca klasik bir diplomatik baskıyla değil, kademeli biçimde örülen bir vekâlet savaşı mimarisiyle karşı karşıyadır. Cephe doğrudan açılmamıştır; fakat cepheye giden yollar yapılmıştır. Silahlar konuşmamıştır; fakat silahların konuşacağı sahalar hazırlanmıştır. Gerekçeler değişmiştir; fakat çember aynı kalmıştır.
Dedeağaç bir tesadüf değildir. Doğu Akdeniz bir geçici kriz alanı değildir. Ege adalarındaki askerî yoğunluk masum bir savunma refleksi değildir. Bunların tamamı, Türkiye’nin sabrını, refleksini ve stratejik dayanıklılığını sınamak için kurulmuş uzun vadeli bir baskı hattıdır.
Ve o kapalı salonda Türkiye’nin verdiği mesaj şudur:
Biz oyunu gördük.
Haritayı okuduk.
Niyetinizi anladık.
Bundan sonrası sizin ne hazırladığınız değil, bizim ne kadar hazırlıklı olduğumuz meselesidir.
Seri Devam...
Salondaki ışıklar hafifçe kısıldı.
Herkes yeni bir savaş uçağının teknik özelliklerini izleyeceğini sanıyordu.
Ekrana ilk cümle düştü:
"Sadık Kanat Adamı."
Birkaç ülke lideri not aldı.
ABD Başkanı ise sadece başını salladı.
Ama askerî doktrin yazanlar kalemlerini bıraktı.
Çünkü ekranda anlatılan şey bir uçak değildi.
Bir zihniyetti.
Sunum ilerledikçe KAAN artık tek başına savaşan bir uçak olarak anlatılmıyordu.
Sağında ve solunda, yapay zekâ destekli "Sadık Kanat Adamı" görevindeki KIZILELMA'lar vardı.
Senaryo basitti ama ezber bozuyordu.
Tehlikeli bölgeye önce pilot değil, insansız hava araçları giriyordu.
Pilot, kokpitinden sadece komut veriyordu: "Önden gidin... Radarları tespit edin, elektronik karıştırma uygulayın, hava savunmasını üzerinize çekin, hedefleri işaretleyin." KIZILELMA'lar bu emirleri yerine getirirken KAAN güvenli mesafede kalıyor, elde edilen tüm verileri anlık olarak işliyor ve son kararı pilot veriyordu.
Böylece en değerli unsur olan pilot, en büyük riske ilk giren kişi olmaktan çıkıyordu.
Düşman ise karşısında tek bir uçak değil, aynı anda hareket eden bir hava sürüsü buluyor; kime kilitleneceğini, önce hangisini vuracağını hesaplayamaz hâle geliyordu.
Gökyüzündeki savaşın kuralları, işte tam bu noktada yeniden yazılıyordu.
O an salonda sessizlik oluştu.
Çünkü herkes aynı şeyi düşündü.
Bu sistem ile hiçbir pilot yalnız savaşmayacak.
Belki de yıllardır öğretilen hava muharebesi doktrini o gün birkaç dakikalık sunumun içinde eskidi.
Satrançta şah en güçlü taş değildir.
Onu yaşatan, önündeki taşlardır.
KAAN şahsa dönüştü.
KIZILELMA'lar ise gerektiğinde feda edilen değil, oyunu açan vezirlere...
Sunum bitti.
Alkış başladı.
Ama bazı masalarda alkıştan çok hesap vardı.
Çünkü bazen bir ülke yeni bir silah tanıtmaz.
Yeni bir savaş anlayışı tanıtır.
Ve o gün NATO salonunda gösterilen belki de bir uçak değil...
Geleceğin hava savaşlarının ilk sayfasıydı.
Seri Devam...
NATO'da herkes konuşur ama asıl cümleler mikrofondan çıkmaz.
Çünkü devletler, bazen tek bir kelimeyle değil; beş saniyelik bir zamanlamayla, bir marşla, bir üniformayla ve bir yürüyüş düzeniyle konuşur.
Trump'ın "Merhaba asker." sözünden sadece 《5》saniye sonra gökyüzünü yaran savaş uçakları... Ardından Mehteran'ın ezgileri... Hemen sonrasında Yeniçeri kıyafetleri...
Tesadüf mü?
Belki.
Ama diplomaside tesadüf ile plan arasındaki çizgi, çoğu zaman görünenden daha incedir.
Mehter sadece müzik değildir. Yeniçeri sadece tarih değildir. Bunlar, hafızaya bırakılmış sembollerdir. Çünkü semboller, bazen cümlelerden daha uzun yaşar.
Belki de kimseye "Biz Viyana'ya kadar yürüyen milletin hafızasını taşıyoruz." denmedi.
Belki de buna hiç gerek duyulmadı.
Çünkü bazı mesajlar yazılmaz.
Gösterilir.
Ve en ilginç olanı...
O mesajı herkes görür.
Ama yalnızca kime gönderildiğini bilenler anlamını çözer.
(devam edecek)
Seri Devam...
NATO'da kapalı kapılar ardında kritik görüşmeler yapıldı.
ABD, İran'a yönelik operasyon planının başladığını bildirdi.
İsrail'in güvenliği için bölgedeki gerilimin düşürülmesi ve nüfuz mücadelesinin sonlandırılması talep edildi.
Türkiye ise bölgesel rekabetin sona ermeyeceğini, yeni dönemde vekil aktörler üzerinden devam edeceğini ifade etti.
Masada en fazla konuşulan başlık Suriye oldu.
Türkiye ile İsrail'in Suriye sahasında karşı karşıya gelme ihtimalinin artık göz ardı edilemeyeceği değerlendirildi.
Toplantıda dikkat çeken değerlendirme ise şuydu:
"Önümüzdeki yıllarda Ortadoğu'nun en kritik fay hattı İran-İsrail değil, Türkiye ile İsrail arasındaki stratejik rekabet olacak."
Yunanistan dosyası da masaya geldi.
Doğu Akdeniz'de yaşanabilecek herhangi bir yanlış hesaplamanın, Avrupa'yı da içine çekebilecek Rusya savaşını tetikleyebileceği vurgulandı ve Yunanistan uyarıldı.
(devam edecek)
Bazı filmler vizyona girer, izlenir ve unutulur.
Bazıları ise aradan kırk yıl geçse bile yaşamaya devam eder.
Çağrı, işte o filmlerden biridir.
İlk notaları duyulduğunda insanı yıllar öncesine götüren müzikleri...
Çölde aylarca süren çekimleri...
Döneminin en büyük bütçelerinden biri...
Dünyanın tanıdığı oyuncular...
Ve milyonlarca insanın zihnine kazınan sahneleri...
Bugün "Peygamberimizin hayatını anlatan film" denildiğinde insanların aklına hâlâ ilk olarak Çağrı gelir.
Bunun bir sebebi var.
Film gerçekten güçlüdür.
İz bırakır.
Duygulandırır.
Etkiler.
Ama insanın aklına şu soru da geliyor:
Bir film ne kadar güçlü olursa olsun, koskoca bir hayatı iki üç saate sığdırabilir mi?
İşte mesele tam da burada başlıyor.
Ben bu filmi ilk izlediğimde hiçbir eksiklik hissetmedim.
Çünkü film sizi öyle bir akışın içine alıyor ki, gözünüz başka hiçbir şeyi aramıyor.
Mekke...
İlk vahiy...
İşkenceler...
Boykot...
Hicret...
Bedir...
Uhud...
Olaylar peş peşe geliyor.
Siz de doğal olarak şunu düşünüyorsunuz:
"Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hayatının büyük kısmı bundan ibaretti."
Oysa tarih kitaplarını açmaya başladığınızda bambaşka bir tabloyla karşılaşıyorsunuz.
Çünkü hicret sadece bir şehir değiştirmek değildi.
Asıl hikâye, Medine'de başlıyordu.
Mekke'de verilen mücadele, inancı ayakta tutma mücadelesiydi.
Medine'de ise bir toplum kuruluyordu.
Bir devlet doğuyordu.
Kanun gerekiyordu.
Düzen gerekiyordu.
Adalet gerekiyordu.
Birbirinden tamamen farklı kabilelerin aynı şehirde yaşayabilmesi gerekiyordu.
Ve Hz. Muhammed (s.a.v.) bunun ilk adımını attı.
Bugün tarihçilerin büyük önem verdiği Medine Sözleşmesi hazırlandı.
Bu belgeyi yalnızca bir anlaşma olarak okumak büyük hata olur.
Çünkü o gün yazılan maddeler, aslında yeni kurulan devletin temelini oluşturuyordu.
Kimse kimsenin inancına karışmayacaktı.
Şehir dışarıdan saldırıya uğrarsa birlikte savunulacaktı.
Taraflardan hiçbiri düşmanla gizli ittifak kurmayacaktı.
Kısacası herkes aynı gemideydi.
Kâğıt üzerindeki tablo buydu.
Fakat tarih, kâğıt üzerindeki planlara göre ilerlemez.
Çünkü devletler, en çok içeriden verilen sınavlarla büyür.
Zamanla bu sözleşmeye taraf olan bazı Yahudi kabileleriyle Müslümanlar arasında ciddi anlaşmazlıklar yaşanmaya başladı.
Güven sarsıldı.
İttifaklar bozuldu.
Siyasi dengeler değişti.
Ve ardından peş peşe tarihin akışını değiştiren olaylar yaşandı.
Beni Kaynukâ...
Beni Nadir...
Hendek...
Beni Kurayza...
Hayber...
Fedek...
Vâdilkurâ...
Teymâ...
Şimdi kendinize şu soruyu sorun.
Bu isimlerden kaç tanesini Çağrı filminde gördünüz?
Cevap çok net.
Hiçbirini...
Oysa bunlar siyer tarihinin küçük dipnotları değil.
Tam aksine, Medine döneminin en kritik başlıklarıdır.
Peki neden filmde yoklar?
Bu bilinçli bir tercih miydi?
Yoksa iki buçuk saate sığdırılamadığı için mi çıkarıldılar?
Bunu bugün kesin olarak söyleyebilmek mümkün değil.
Fakat kesin olan başka bir gerçek var.
Bu olaylar yaşandı.
İslamî kaynaklarda ayrıntılarıyla anlatıldı.
Ve Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Medine'deki liderliğini anlamak isteyen herkes için önemli bir yer tuttu.
İşte bu yazı dizisi tam da bunun için hazırlandı.
Filmde göremediğimiz sayfaları birlikte açacağız.
Sadece savaşları değil...
Savaşlara giden yolu da konuşacağız.
Sadece sonuçları değil...
Sonuçları hazırlayan gelişmeleri de göreceğiz.
Çünkü bazen tarihin en yüksek sesle konuşan bölümleri, kimsenin anlatmadığı sayfaların arasında saklıdır.
Ve biz şimdi tam da o sayfaları çevirmeye başlıyoruz.
İlk durak...
Medine Sözleşmesi...
*******
Bir devlet kurmak zordur.
Ama onu ayakta tutmak...
İşte asıl mesele odur.
Medine Sözleşmesi imzalandığında şehirde yeni bir dönem başlamıştı.
Artık herkes aynı kuralların çatısı altındaydı.
Müslümanlar...
Evs...
Hazrec...
Ve Medine'de yaşayan Yahudi kabileleri...
Kâğıt üzerinde bakıldığında her şey olması gerektiği gibiydi.
Kimse kimsenin inancına karışmayacaktı.
Hiç kimse düşmanla gizli iş birliği yapmayacaktı.
Şehir saldırıya uğrarsa omuz omuza savunulacaktı.
Bugün okuduğunuzda son derece makul görünen bu maddeler, aslında o günün şartlarında büyük bir devrimdi.
Çünkü Arabistan'da insanlar kanunlarla değil, kabile bağlarıyla yaşıyordu.
İlk kez farklı topluluklar, ortak bir hukuk etrafında buluşuyordu.
Fakat tarih bize bir gerçeği defalarca gösterdi.
Anlaşmaları imzalamak kolaydır.
Onlara sadık kalmak ise zordur.
Nitekim çok geçmeden ilk büyük kriz kapıyı çaldı.
Adı...
Beni Kaynukâ.
Olay, Medine çarşısında yaşanan bir anlaşmazlıkla başladı.
İlk bakışta küçük gibi görünen bu hadise, kısa sürede büyüdü.
Taraflar arasında güven sarsıldı.
Suçlamalar arttı.
Gerginlik tırmandı.
Ve sonunda mesele artık birkaç kişinin tartışması olmaktan çıktı.
Devletin güvenliğini ilgilendiren bir mesele hâline geldi.
Hz. Muhammed (s.a.v.), yaşananların Medine Sözleşmesi'nin ihlali anlamına geldiği kanaatine vardı.
Bunun üzerine Yahudi kabilesi Beni Kaynukâ kuşatıldı.
Günler geçti.
Beklediler.
Direndiler.
Fakat kuşatma uzadıkça dengeler değişmeye başladı.
Sonunda teslim oldular.
İşte burada birçok kişinin bilmediği önemli bir ayrıntı var.
Araştırmacılara göre kabile topluca öldürüldü.
Fakat iftiralar yersizdi ve tam tersi oldu.
Medine'den ayrılmaları istendi.
Mallarının bir kısmını geride bırakarak bu Yahudiler şehri terk ettiler.
Böylece Medine'de yeni bir sayfa açıldı.
Fakat tam bu noktada hikâye bitmedi.
Bu, son değildi.
İlk adımdı.
Çünkü Medine'de yalnızca Beni Kaynukâ yaşamıyordu.
Beni Nadir vardı.
Beni Kurayza vardı.
Ve henüz yaşanmamış çok daha büyük kırılmalar vardı.
İşte bu yüzden Beni Kaynukâ olayı, tek başına okunabilecek bir hadise değildir.
Kendisinden sonra gelecek bütün gelişmelerin ilk halkasıdır.
Çağrı filmini izlediğinizde ise bu zinciri göremezsiniz.
Film, sizi doğrudan başka sahnelere taşır.
Yahudilerin yaptığı bozgunculuğu anlatmaz.
Bu yüzden birçok izleyici, Medine'de yaşanan siyasi mücadelelerin nasıl başladığını hiç fark etmez.
Oysa siyer kaynakları bu süreci uzun uzun anlatır.
Çünkü burada yaşananlar sadece iki taraf arasındaki bir anlaşmazlık değildir.
Yeni kurulan bir devletin...
İlk büyük iç güvenlik sınavıdır.
Fakat önemli bir noktayı da özellikle vurgulamak gerekir.
Bu olaylar, belirli kabilelerle yaşanan siyasi ve askerî süreçlerdir.
Bunları o dönemde yaşayan bütün Yahudilere, hele ki günümüzde yaşayan Yahudilere genellemek tarihî açıdan doğru değildir.
Tarih, genellemelerle değil...
Olayların kendi şartları içinde okunursa anlaşılır.
Ve şimdi...
Gerilim daha da büyüyor.
Çünkü sırada Beni Nadir var.
Bu kez konuşulan şey sıradan bir anlaşmazlık olmayacak.
Hz. Muhammed'e (s.a.v.) yönelik planlandığı rivayet edilen bir suikast girişimi oldu...
Ve Medine'nin kaderini değiştirecek yeni bir kırılma...
*******
Yahudi kabilesi olan Beni Kaynukâ Medine'den ayrılmıştı.
Şehirde ilk büyük kriz geride kalmış gibi görünüyordu.
Dışarıdan bakan biri için hayat yeniden normale dönmüştü.
Pazarlar açıktı.
İnsanlar işine gücüne dönmüştü.
Fakat bazen sessizlik...
Fırtınanın bittiğini değil, yaklaştığını gösterir.
Çünkü Medine'de dengeler henüz yerine oturmamıştı.
Ve şehirde hâlâ güçlü bir Yahudi kabilesi vardı.
Beni Nadir.
Olay, iki kabile arasında meydana gelen bir hadise sebebiyle ödenmesi gereken diyet meselesi için yapılan bir ziyaretle başladı.
Hz. Muhammed (s.a.v.), bazı sahabilerle birlikte Beni Nadir'in yaşadığı bölgeye gitti.
Amaç belliydi.
Konuşmak...
Anlaşmak...
Ve mevcut sorunu çözmek.
İlk bakışta her şey sakindi.
Misafirlik vardı.
Sohbet vardı.
Herhangi bir gerginlik hissedilmiyordu.
Fakat tam o sırada çok farklı bir plan yapılıyordu.
Hz. Muhammed'in (s.a.v.) üzerine büyük bir taş düşürülerek öldürülmesi planlanmıştı.
Bu durum kendisine Cebrail a.s. tarafından bildirildi.
Bunun üzerine bulunduğu yerden ayrıldı.
Hiç tartışmaya girmedi.
Hiç beklemedi.
Doğrudan Medine'ye döndü.
İşte olayın seyri de tam bu noktada değişti.
Çünkü artık mesele yalnızca iki taraf arasındaki bir anlaşmazlık değildi.
Medine Sözleşmesi'nin ihlali ve Hz. Muhammed'e (s.a.v.) yönelik bir suikast girişimi iddiası söz konusuydu.
Bunun ardından Beni Nadir'e haber gönderildi.
Medine'den ayrılmaları istendi.
İlk günlerde bunu kabul edecekleri konuşuldu.
Hazırlıklar başladı.
Fakat sonra beklenmedik bir gelişme yaşandı.
Fikir değiştirdiler.
Kalıp direnmeye karar verdiler.
Artık konuşma dönemi kapanmıştı.
Kuşatma başlamıştı.
Günler geçti.
Bekleyiş uzadı.
Şehrin dışında görünen bu kuşatma, aslında Medine'nin geleceğini belirleyecek bir dönüm noktasıydı.
Sonunda taraflar anlaşmaya vardı.
Canlarına dokunulmaması karşılığında Medine'den ayrılmaları kabul edildi.
Yanlarında taşıyabilecekleri malları aldılar.
Evlerini...
Bahçelerini...
Hurmalıklarını...
Geride bıraktılar.
Bir kısmı Hayber'e gitti.
Bir kısmı farklı bölgelere dağıldı.
İlk bakışta hikâye burada bitmiş gibi görünüyor.
Oysa tam tersi oldu.
Çünkü Beni Nadir'in önemli bir bölümünün Hayber'e yerleşmesi, ilerleyen yıllarda yaşanacak gelişmeler açısından dikkat çekici bir dönüm noktası oldu.
Hayber artık yalnızca bir yerleşim yeri değildi.
Siyasi dengelerin yeniden şekillendiği bir merkez hâline geliyordu.
Çağrı filmini izlediğinizde ise bütün bu süreç neredeyse hiç karşınıza çıkmaz.
İzleyici, Medine'deki siyasi gelişmelerin nasıl birbirini tetiklediğini göremez.
Oysa olaylar birbirinden kopuk anlatılmamalı.
Beni Kaynukâ...
Beni Nadir...
Beni Kurayza...
Ve ardından Hayber...
Her biri, bir önceki olayın ardından gelişen zincirin halkalarıdır.
İşte bu yüzden Medine dönemini anlamak isteyen biri için bu hadiseleri birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Çünkü tarih bazen tek bir olayla değişmez.
Arka arkaya yaşanan küçük kırılmalar...
Bir milletin kaderini belirler.
Ve şimdi...
O kırılmaların en büyüğüne geliyoruz.
Arabistan'ın dört bir yanında kabileler birleşiyor.
Medine'ye doğru büyük bir ordu yürümeye başlıyor.
Şehrin etrafına hendekler kazılıyor.
Fakat asıl tehlike, hendeğin dışında değil...
İçeride büyüyor.
Hendek Muharebesi.
********
Bazen bir savaşın kaderini kılıçlar belirlemez.
Bazen tek bir ihanet...
Bin askerden daha büyük sonuçlar doğurur.
Hendek Muharebesi, işte böyle bir savaştı.
Mekke, bu kez yalnız değildi.
Farklı kabileler birleşmişti.
Amaçları tekti.
Medine'yi kuşatmak...
Yeni kurulan düzeni yıkmak...
Ve Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak.
Bu büyük ittifakın dönemin gücüne göre devasa rakam olan yirmibeş bin civarında savaşçıdan oluşuyordu.
O günün Arabistan'ı için bu, görülmemiş büyüklükte bir güçtü.
Medine'deki Müslümanların sayısı ise bunun çok altındaydı.
Açık arazide yapılacak bir savaşın sonucu tahmin etmek zor değildi.
İşte tam bu sırada farklı bir fikir ortaya çıktı.
Selman-ı Farisî, daha önce kendi memleketinde uygulanan bir savunma yöntemini önerdi.
Şehrin savunmasız tarafına derin bir hendek kazılacaktı.
Araplar böyle bir savaş taktiğine alışık değildi.
Bu yüzden öneri ilk anda şaşırtıcıydı.
Ama kabul edildi.
Günlerce çalıştılar.
Aç kaldılar.
Soğukta taş kırdılar.
Toprak taşıdılar.
Hatta Hz. Muhammed'in (s.a.v.) de bizzat hendek kazımına katıldığı ve sahabilerle birlikte çalıştığınıda biliyoruz.
Sonunda hendek tamamlandı.
İttifak ordusu Medine'ye ulaştığında beklemediği bir manzarayla karşılaştı.
Karşılarında aşılması kolay olmayan bir engel vardı.
Savaş başlamıştı.
Ama istedikleri gibi ilerlemiyordu.
Günler geçti.
Oklar atıldı.
Çatışmalar yaşandı.
Fakat hendek, büyük ordunun bütün planlarını bozmuştu.
Tam her şey Müslümanların lehine dönüyor gibi görünürken...
Bu kez tehlike dışarıdan değil, içeriden yükseldi.
Çünkü Medine'de hâlâ bir Yahudi kabilesi bulunuyordu.
Beni Kurayza.
Kuşatma devam ederken Beni Kurayza'nın Medine Sözleşmesi'ndeki yükümlülüklerini yerine getirmediği ve tarafsızlığını bozduğu yönünde gelişmeler yaşandı.
Bu haber Medine'de büyük bir endişe oluşturdu.
Çünkü dışarıda yirmibeş bin kişilik bir ordu vardı.
İçeride ise güven sarsılmıştı.
Bir an için kendinizi o günün Medine'sinde düşünün.
Şehrin önünde büyük bir kuşatma...
Evlerde kadınlar ve çocuklar...
Erzak giderek tükeniyor...
Ve içeride yeni bir cephe açılma ihtimali...
İşte savaşın en ağır yükü bazen kılıç değil...
Belirsizliktir.
Kuşatma haftalarca sürdü.
Sonunda şiddetli rüzgârlar çıktı.
Soğuk arttı.
İttifak ordusunun düzeni bozuldu.
Çadırlar söküldü.
Moraller çöktü.
Ve kuşatma sona erdi.
Dışarıdaki tehlike ortadan kalkmıştı.
Fakat içerideki mesele henüz kapanmamıştı.
Çünkü şimdi Medine'nin önünde cevap bekleyen başka bir soru vardı.
Kuşatma sırasında yaşananlar nasıl değerlendirilecekti?
Beni Kurayza hakkında nasıl bir karar verilecekti?
İşte bu soru, İslam tarihinin en çok konuşulan ve en çok tartışılan başlıklarından birine dönüşecekti.
Çağrı filmini izlediğinizde Hendek Savaşı'nı görürsünüz.
Fakat savaşın hemen ardından yaşanan bu kritik sürecin ayrıntıları filmde yer almaz.
Oysa Hendek ile Beni Kurayza hadisesi birbirinden kopuk anlatılmaz.
Biri bittiğinde...
Diğeri başlar.
Ve aslında Medine'nin kaderini değiştiren kararlar da tam bu noktadan sonra verilir.
Beni Kurayza kuşatması...
Ve İslam tarihinin en çok tartışılan hadiselerinden biri...
*******
Hendek'te rüzgâr dinmişti.
Kuşatma sona ermişti.
Medine derin bir nefes almıştı.
Dışarıdaki ordu çekilmişti.
Ama şehirde kimsenin kutlama yaptığı yoktu.
Çünkü cevap bekleyen bir mesele vardı.
Yahudi kabilesi Beni Kurayza...
Hendek kuşatması sırasında Medine Sözleşmesi'ne aykırı davranıldığı ve şehrin güvenliğini tehlikeye düşüren gelişmeler yaşandığı kanaati oluşmuştu.
Artık bunun değerlendirilmesi gerekiyordu.
Hz. Muhammed (s.a.v.), kuşatmanın hemen ardından Beni Kurayza'nın bulunduğu bölgeye hareket edilmesini emretti.
Bu kararın nedeni, savaş sırasında yaşanan gelişmeler ve sözleşmenin ihlal edildiği yönündeki değerlendirmelerdi.
Böylece yeni bir kuşatma başladı.
Günler geçti.
Bekleyiş uzadı.
Şehrin içinde büyük bir sessizlik hâkimdi.
Artık herkes, verilecek kararın sadece bir kabileyi değil...
Medine'deki devlet düzenini de etkileyeceğini biliyordu.
Sonunda Beni Kurayza teslim oldu.
Fakat bundan sonra yaşanacaklar...
Asırlardır konuşulmaya devam edecekti.
Beni Kurayza hakkında verilecek hükmü Hz. Muhammed (s.a.v.) doğrudan kendisi açıklamadı.
Kararın, daha önce onların müttefiki olan Evs kabilesinden Sa'd bin Muaz tarafından verilmesi kabul edildi.
Bu önemli bir ayrıntıdır.
Çünkü hükmün, taraflarla geçmişten bağı bulunan bir hakem tarafından verilmesi tercih edilmişti.
Sa'd bin Muaz'ın verdiği hüküm ağırdı.
Savaşa katılan erkekler hakkında ölüm cezası uygulanmasına, kadın ve çocukların ise dönemin savaş hukukuna göre esir statüsünde değerlendirilmesine karar verildi.
Beni Kurayza hadisesi, Medine döneminin en önemli dönüm noktalarından biri olarak yer alır.
Ve ilginç olan şu...
Çağrı filmini izlediğinizde bu sürecin tamamı neredeyse hiç karşınıza çıkmaz.
Oysa Hendek'i anlamak isteyen biri için Beni Kurayza'yı bilmek gerekir.
Çünkü biri bitmeden...
Diğeri başlamaz.
Tarih bazen tek bir savaşla değişmez.
Savaşın ardından verilen kararlarla değişir.
Ve Medine'de artık dengeler tamamen farklıydı.
Şehirde yeni bir dönem başlamıştı.
Fakat hikâye henüz sona ermemişti.
Çünkü Medine'den ayrılanların önemli bir kısmı yıllar önce başka bir yere gitmişti.
Hayber'e...
Ve Hayber, artık yalnızca hurmalıklarıyla tanınan bir yer değildi.
İlerleyen süreçte Medine için yeni bir askerî ve siyasî gündemin merkezine dönüşecekti.
Hayber...
Ve Çağrı filminin sessiz geçtiği en önemli sayfalardan biri...
*******
Bazen bir şehir...
Sadece bir şehir değildir.
Bazen bir şehir, geçmişte yarım kalan hesapların yeniden açıldığı yerdir.
İşte Hayber...
İslam tarihindeki yeri tam olarak budur.
Beni Nadir, yıllar önce Medine'den ayrılmıştı.
Onların önemli bir kısmı Hayber'e yerleşmişti.
Hayber zaten güçlü kaleleri, verimli hurmalıkları ve ekonomik gücüyle tanınan önemli bir merkezdi.
Ancak zamanla sadece zenginliğiyle değil...
Siyasi gelişmelerdeki rolüyle de anılmaya başladı.
Hudeybiye Antlaşması sonrasında Mekke cephesinden gelebilecek büyük saldırı ihtimali önemli ölçüde azalmıştı.
Medine artık nefes almıştı.
Fakat bu kez dikkatler kuzeye çevrildi.
Hayber'e...
Burada yaşanan gelişmeler, Medine açısından askerî ve siyasî bir risk olarak değerlendiriliyordu.
Bunun üzerine Hayber Seferi başladı.
Hayber sıradan bir yer değildi.
Burası açık arazide tek bir savaşla alınabilecek bir şehir değildi.
Kalelerle çevriliydi.
Her kale ayrı bir savunma merkeziydi.
Bu yüzden savaş...
Bir meydan muharebesinden çok...
Kaleler etrafında yürütülen uzun bir mücadeleye dönüştü.
Kaleler birer birer kuşatıldı.
Direniş gösterildi.
Anlaşmalar yapıldı.
Ve zamanla Hayber'in savunması çözüldü.
Bu sefer sırasında İslam tarihinin en çok anlatılan olaylarından biri de yaşandı.
Hz. Muhammed (s.a.v.), sancağı ertesi gün Allah'ı ve Resûlü'nü seven, Allah ve Resûlü tarafından da sevilen bir kişiye vereceğini söyledi.
Ertesi gün sancak, Ali bin Ebu Talib'e verildi.
Hayber kalelerinden birinin fethi sırasında onun önemli rol üstlendiğini biliyoruz.
Bu hadise, hem Sünnî hem de Şiî gelenek içinde farklı yönleriyle anlatılan en dikkat çekici olaylardan biri hâline gelmiştir.
Sonunda Hayber'de üstünlük sağlandı.
Fakat burada dikkat çeken başka bir ayrıntı vardı.
Hayber halkının tamamı şehirden çıkarılmadı.
Yapılan anlaşma gereği, topraklarını işlemeye devam etmelerine izin verildi.
Bunun karşılığında elde edilen ürünün belirli bir kısmını vermeleri kararlaştırıldı.
Bu yönüyle Hayber...
Sadece askerî bir zafer değil...
Aynı zamanda yeni kurulan devletin ekonomi ve yönetim anlayışını gösteren önemli örneklerden biri olarak değerlendirilir.
Şimdi dönüp Çağrı filmine tekrar bakalım.
Saatler süren o büyük yapımda...
Hayber'i görebiliyor musunuz?
Hayır.
Oysa Hayber, Medine döneminin en önemli dönüm noktalarından biridir.
Çünkü burada yalnızca bir kale fethedilmedi.
Medine'nin siyasi gücü...
Ekonomik etkisi...
Ve bölgedeki ağırlığı bambaşka bir seviyeye ulaştı.
Fakat hikâye burada da bitmiyor.
Çünkü Hayber'in ardından;
Fedek...
Vâdilkurâ...
Ve Teymâ gibi yerlerle ilgili yeni gelişmelerde vardır.
Yani aslında Hayber...
Bir son değil...
Yeni bir dönemin başlangıcıdır.
Ve Çağrı filminin sessiz geçtiği sayfalar...
Tam da burada devam eder.
Fedek...
Vâdilkurâ...
Teymâ
*******
Bir savaş biter...
Ama onun bıraktığı etki yıllarca devam eder.
Hayber'in fethi de böyleydi.
Çoğu insan, hikâyenin Hayber'de sona erdiğini düşünür.
Oysa bunun doğru değildi.
Çünkü Hayber'in ardından Medine'nin çevresindeki dengeler de değişmeye başladı.
Artık herkes yeni bir gerçekle karşı karşıyaydı.
Medine...
Sadece kendi şehrini savunan bir güç değildi.
Bölgenin en önemli siyasi aktörlerinden biri hâline gelmişti.
Hayber'in ardından gündeme gelen ilk yerlerden biri Fedek oldu.
İlginç olan şu...
Fedek'te büyük bir savaş yaşanmadı.
Hayber'in ardından Fedek halkı, savaş yolunu seçmek yerine anlaşmayı tercih etti.
Böylece bölge, çatışma olmadan İslam devletinin idaresine geçti.
Bu ayrıntı çoğu zaman gözden kaçar.
Çünkü tarih anlatılırken genellikle savaşlar konuşulur.
Oysa bazen hiçbir kılıç çekilmeden alınan kararlar...
Bir savaş kadar büyük sonuçlar doğurur.
Fedek bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir.
Ardından gözler başka bir bölgeye çevrildi.
Vâdilkurâ...
Burası ticaret yolları üzerinde bulunan önemli yerleşim merkezlerinden biriydi.
Burada çatışmalar yaşandı.
Sonrasında taraflar arasında anlaşmalar yapıldı ve bölge Medine'nin hâkimiyet alanına dâhil oldu.
Bir başka önemli durak ise Teymâ idi.
Teymâ, diğer bazı bölgelerden farklıdır.
Burada da taraflar anlaşma yolunu tercih etti.
Böylece Medine'nin etkisi, yalnızca savaşlarla değil...
Yapılan siyasi anlaşmalarla da genişlemeye devam etti.
İşte tam bu noktada durup şu soruyu sormak gerekiyor.
Çağrı filmini izleyen biri...
Fedek'i biliyor mu?
Vâdilkurâ'yı hatırlıyor mu?
Teymâ'yı hiç duyuyor mu?
Büyük ihtimalle hayır.
Çünkü film, doğal olarak belirli olaylara odaklanıyor.
Fakat farklı bir tablo ortaya çıkıyor.
Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Medine dönemi...
Sadece meydan savaşlarından ibaret değildir.
Aynı zamanda diplomasi vardır.
Anlaşmalar vardır.
Ekonomik kararlar vardır.
Devlet yönetimi vardır.
Komşu kabilelerle kurulan ilişkiler vardır.
Yani Medine'de inşa edilen yapı...
Sadece kılıçla değil...
Hukukla...
İstişareyle...
Ve siyasetle de ayakta tutulmuştur.
Belki de Çağrı filminin en büyük eksiklerinden biri budur.
Film bize büyük mücadeleleri gösteriyor.
Ama o mücadelelerin sonunda ortaya çıkan devlet aklını yeterince gösteremiyor.
Oysa Medine yılları, yalnızca savaşların değil...
Bir medeniyetin nasıl inşa edildiğinin de hikâyesidir.
Kardeşlerim...
Peki bütün bu anlattıklarımız bize ne söylüyor?
Çağrı filmi eksik bir film miydi?
Yoksa böylesine büyük bir hayatı iki üç saate sığdırmanın kaçınılmaz sonucu muydu?
*******
Çağrı bitti.
Perde kapandı.
Müzikler sustu.
Ama mücadele bitmedi.
Çünkü tarih, bazen isim değiştirir...
Bazen coğrafya değiştirir...
Ama bazı hesaplar, yüzyıllar boyunca yaşamaya devam eder.
Medine'de yaşananları okurken aslında sadece yedinci yüzyılı okumuyorsunuz.
Devlet olmanın ne demek olduğunu okuyorsunuz.
Anlaşmanın değerini...
İhanetin bedelini...
Gücün nasıl kurulduğunu...
Ve devlet aklının neden vazgeçilmez olduğunu okuyorsunuz.
Bugün takvimler Temmuz 2026'yı gösteriyor.
Dünyanın gözü yine aynı coğrafyada.
Gazze...
Kudüs...
Batı Şeria...
Yine bombalar...
Yine gözyaşı...
Yine yerle bir olmuş şehirler...
Ve yine bütün dünyanın önünde yaşanan bir insanlık dramı...
Aradan yaklaşık bin dört yüz yıl geçti.
Teknoloji değişti.
Silahlar değişti.
Haritalar değişti.
Ama Orta Doğu'nun kaderi değişmedi.
Bugün bölgede en güçlü aktörlerden biri olan İsrail, ataları gibi hainlikler peşinde.
Buna karşılık bölgede yeni dengeler kuruluyor.
Türkiye ise sadece sınırlarını koruyan bir ülke olarak değil, tarihî hafızası, diplomatik ağı ve bölgesel etkisiyle bu denklemin önemli aktörlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Belki de Çağrı filmini izledikten sonra asıl sorulması gereken soru şudur:
Biz o filmi sadece geçmişi anlatan bir sinema eseri olarak mı izledik...
Yoksa geleceğe bırakılmış bir uyarı olarak mı?
Çünkü devletler, geçmişini unuttuğu gün aynı sınavlarla yeniden karşılaşır.
Tarih...
Ezberleyenleri değil...
Ders çıkaranları ödüllendirir.
Çağrı'nın anlatmadığı sayfaları okuduğunuzda şunu fark ediyorsunuz:
Mesele sadece bir savaş değildir.
Mesele sadece birkaç kabile de değildir.
Asıl mesele...
Devletin ayakta kalma iradesidir.
İşte bu yüzden bu yazı dizisi, bir film eleştirisinden çok daha fazlasıdır.
Bu satırlar...
Perdede gösterilmeyen sayfaların peşine düşme çabasıdır.
Çünkü bazen hakikatin en önemli kısmı...
Anlatılanlarda değil,
Sessizce geçilen satırlarda saklıdır.
Bir çocuk...
En fazla ne isteyebilir ki?
Bir oyuncak.
Sıcak bir yatak.
Annesinin saçlarını okşaması.
Babasının omzunda uyuyakalmak...
Bizim çocuklarımız akşam olunca "Anne, biraz daha oynayayım." diye pazarlık yapıyor.
Gazze'de bir çocuk ise gece olunca gökyüzüne bakıp sessizce dua ediyor.
"Allah'ım... Bu gece çadırımıza bomba düşmesin."
...
Bir an dur.
Gözlerini kapat.
Ve kendi çocuğunu düşün.
Ya da bir yeğenini...
Ya da sokakta gördüğün herhangi bir çocuğu...
Onun küçücük ellerini düşün.
Sonra hayal et...
O eller, annesinin elini değil; enkazın altındaki taşları tutuyor.
O gözler, çizgi film izlemiyor.
Alevleri izliyor.
O kulaklar, ninni duymuyor.
Patlamaları dinliyor.
Ve en acısı...
Belki de annesinin sesini son kez duyuyor.
...
Dünyanın en ağır sessizliği mezarlıklarda değildir.
Bir çocuğun annesini uyandırmaya çalışırken çıkan sessizliktir.
"Anne...
Kalk.
Bak ben korktum."
Ama anne kalkmaz.
Çünkü artık cevap verecek nefesi kalmamıştır.
İşte o anda...
Bir çocuk, bir gecede büyür.
Oyuncak istemeyi bırakır.
Masal dinlemeyi bırakır.
Çocuk olmayı bırakır.
...
Ben çocukluğumuzu hatırlayınca aklımı bayram sabahları gelir.
Onlar çocukluklarını hatırlarsa...
Hatırlayabilirlerse...
Muhtemelen duman kokusunu hatırlayacaklar.
Çünkü bazı çocukların albümünde (hayalinde) doğum günü fotoğrafları yoktur.
Enkaz fotoğrafları vardır.
...
Allah hiçbir anneye, evladını kefene saracak kadar uzun bir ömür vermesin.
Hiçbir babaya, küçücük bir bedenin mezarını kendi elleriyle kazdırmasın.
Ve hiçbir çocuğa...
"Anne, savaş ne zaman bitecek?"
diye sorup da cevap alamayacağı bir dünya bırakmasın.
İnşaAllah....
Bundan Sonra Ne Olacak?
Büyük devletler artık birbirlerini işgal etmeye çalışmıyor. Birbirlerini taşınamayacak yüklerin altına sokmaya çalışıyor.
Ben uzun zamandır dünyaya bu pencereden bakıyorum.
Bugün herkes bombaları, füzeleri ve cepheleri izliyor. Oysa asıl savaş, kimin daha fazla yük taşıdığı üzerinden ilerliyor.
Bir tarafta ABD...
Avrupa'nın güvenliği, Pasifik'teki rekabet, Ortadoğu'daki krizler, askerî üsler, donanmalar, milyarlarca dolarlık savunma harcamaları...
Her yeni kriz, Washington'un omzuna yeni bir yük bindiriyor.
Şimdi aynı anda Çin'e bakın.
Son yıllarda dünyanın en büyük ekonomik yayılmalarından birini gerçekleştiriyor.
Limanlar kuruyor.
Demiryolları inşa ediyor.
Sanayisini büyütüyor.
Enerji koridorlarına yatırım yapıyor.
Yeni ticaret ağları oluşturuyor.
Kendi para biriminin uluslararası kullanımını artırmaya çalışıyor.
Dikkat edin...
Bunu büyük çaplı askerî cepheler açmadan yapıyor.
Geleceğin süper gücü, en fazla savaş kazanan değil; rakibini en fazla maliyetin içine çeken devlet olacak.
İşte bu yüzden İsrail'e yalnızca İsrail olarak bakmayın.
Ortadoğu'daki her yeni gerilim, sadece bölgesel bir kriz değil; aynı zamanda ABD'nin omzuna eklenen yeni bir siyasi, askerî ve ekonomik yük anlamına geliyor.
Ve bu tabloya baktığınızda, görünen aktörlerden çok görünmeyen denklemleri sorgulayın.
Çünkü tarihte büyük güç mücadeleleri çoğu zaman cephede değil, rakibin nefesini ne kadar tükettikleriyle sonuçlandı.
Belki de bugün yaşadığımız dönem, toprak savaşlarının değil...
Yük savaşlarının çağıdır.
1888…
Sarayburnu açıkları…
Osmanlı, dünyanın sayılı denizaltılarından ikisine sahipti.
Bunlardan Abdülhamid (Nordenfelt II), su altından hareketli hedefe torpido atışı yapıyordu.
O gün için bu, dünyada bir ilkti.
Ve tekti.
O yoklukta, o kuşatma çağında devlet, geleceğin savaşını görmüştü.
Sonra Abdülhamid indirildi.
Hafıza koptu.
Teknoloji zinciri kırıldı.
Aradan geçen yıllar boyunca sadece fabrikalar değil, fikirler de sustu.
Şimdi asıl soru şu:
Bir devletin en büyük kaybı, bir silahı kaybetmesi midir... Yoksa o silahı geliştirecek aklı ve devamlılığı kaybetmesi mi?
Çünkü tarih bazen aynı olayı tekrar etmez.
Ama aynı hatayı tekrar ettirir.
Seri Devam...
Kardeşlerim...
Tarih kitaplarını kapatın.
Çünkü bugün anlatacağım şey, satır aralarında kalanlardan ibaret değil.
Bir devletin neden yükseldiğini herkes konuşur.
Ama neden ayakta kaldığını çok az kişi sorar.
İşte bütün mesele burada başlıyor.
Çünkü bir devleti büyütmek başka şeydir...
Onu yüzyıllarca aynı istikamette yürütmek bambaşka...
Bugün size Aziz Mahmud Hüdayî'yi anlatacağım.
Fakat onun doğduğu yılı...
Nerede yaşadığını...
Kaç talebe yetiştirdiğini anlatmayacağım.
Bunları herkes yazar.
Ben başka bir sorunun peşinden gideceğim.
Aziz Mahmud Hüdayî neden devletin en karanlık döneminde ortaya çıktı?
Neden adı, tam da düzen sarsılırken duyulmaya başladı?
Çünkü o yıllar sıradan yıllar değildi.
Osmanlı Devleti artık eski gücünde değildi.
Sınırlar hâlâ genişti.
Ordular hâlâ güçlüydü.
Saray hâlâ ayaktaydı.
Ama görünmeyen bir şey yavaş yavaş tükeniyordu.
Hafıza...
İşte devletler önce burada yorulur.
İnsanlar hep aynı yanlışı yapar.
Bir devlet yıkılınca dönüp son savaşa bakarlar.
Son padişaha bakarlar.
Son anlaşmaya bakarlar.
Oysa çöküş, son gün başlamaz.
Çöküş çok daha önce başlar.
Kimsenin önemsemediği küçük kırılmalarla...
Kimsenin duymadığı sessizliklerle...
Kimsenin ciddiye almadığı uyarılarla...
Eski kayıtlar tam da bu yüzden ilginçtir.
Çünkü onlar savaşlardan çok sessizlikleri anlatır.
İşte o kayıtların çoğunda tek bir isim tekrar eder.
Aziz Mahmud Hüdayî...
Kimdi bu adam?
Bir hükümdar mı?
Hayır.
Bir komutan mı?
Hayır.
Bir vezir mi?
Hayır.
Öyleyse neden herkes onun kapısını çalıyordu?
İşte yazının asıl sorusu budur.
Devletin en kritik günlerinden birinde sarayda büyük bir toplantı yapıldı.
Masada komutanlar vardı.
Maliyeciler vardı.
Âlimler vardı.
Devlet adamları vardı.
Herkes aynı soruya cevap arıyordu.
"Bu düzen neden bozuluyor?"
Saatlerce konuştular.
Vergiler konuşuldu.
Ordu konuşuldu.
Hudutlar konuşuldu.
Hiçbiri kimseyi ikna etmedi.
Toplantının sonunda yaşlı bir devlet adamı ayağa kalktı.
Ve yalnızca şu cümleyi kurdu.
"Biz yanlış kapıda cevap arıyoruz."
Ertesi sabah saraydan çıkan küçük bir kafile doğruca Aziz Mahmud Hüdayî'in dergâhına gitti.
İşte o gün ilk kez Sessiz Meclis'ten söz edildiği anlatılır.
Hayır...
Bunu gizli bir teşkilat gibi düşünmeyin.
Çünkü teşkilatlar kurulur.
Dağılır.
Yeniden kurulur.
Sessiz Meclis ise bir bina değildi.
Bir makam değildi.
Bir unvan hiç değildi.
O, devletin vicdanını ayakta tutmak için oluşturulmuş Kadim Hafıza'ydı.
Bugün kulağa şiir gibi geliyor olabilir.
Ama biraz düşünün.
Bir devlet yalnızca kanunlarla yaşayabilir mi?
Kanunu yazarsınız.
Peki onu yaşatacak vicdanı nereden bulacaksınız?
İşte Aziz Mahmud Hüdayî'in bütün meselesi buydu.
O, devlete yeni kanun öğretmiyordu.
Yeni ordu kurmuyordu.
Yeni vergi koymuyordu.
O, unutulan şeyi hatırlatıyordu.
Çünkü unutulan her ilke, gelecekte yaşanacak her krizin ilk adımıydı.
Dergâhının kapısında tek bir cümle yazardı.
"İnsan unutur. Devlet de insanlardan oluşur."
Belki bu yüzden onun yanına gelen devlet adamları cevap almaktan çok soru ile dönerdi.
Çünkü doğru soru, yanlış cevaptan daha değerlidir.
Şimdi burada durun.
Osmanlı Devleti'nin en büyük problemi gerçekten ekonomi miydi?
Ordu muydu?
Saray entrikaları mıydı?
Belki...
Ama Aziz Mahmud Hüdayî bunların hiçbirini ilk sıraya koymadı.
O başka bir yere baktı.
İnsan yetiştiren ocaklara...
Adalet dağıtan mahkemelere...
İlim üreten medreselere...
Çünkü ona göre devletin geleceği sınır boyunda değil, zihinlerde kaybediliyordu.
İşte tam burada Kadim Hafıza devreye giriyordu.
Kadim Hafıza...
Ne bir kitap...
Ne bir sandık...
Ne de gizlenmiş bir belgeydi.
Kadim Hafıza yaşayan bir fikirdi.
Her nesil onu yeniden öğrenmek zorundaydı.
Öğrenmezse unutacaktı.
Unutursa tekrar aynı hataları yapacaktı.
Belki de bu yüzden Aziz Mahmud Hüdayî hiçbir zaman "Devleti ben kurtaracağım." demedi.
Çünkü devleti bir kişi kurtaramazdı.
Ama bir kişi, devleti kurtaracak neslin yetişmesine vesile olabilirdi.
Asıl hedef buydu.
Asıl mücadele buydu.
İşte bugün geçmişe dönüp baktığınızda insanlar yalnızca savaşları görüyor.
Ben ise başka bir şey görüyorum.
Bir tarafta görünen iktidar...
Diğer tarafta görünmeyen denge...
Bir tarafta günü kurtarmaya çalışanlar...
Diğer tarafta yüz yıl sonrasını düşünenler...
Belki de devletlerin gerçek ömrünü belirleyen tam olarak buydu.
Aziz Mahmud Hüdayî öldüğünde arkasında ne bir ordu bıraktı...
Ne büyük bir hazine...
Ne de bir taht...
Sadece birkaç cümle...
Ve o cümlelerden biri, bugün bile üzerinde düşünmeye değer.
"Bir devleti yıkmak isteyen önce hafızasını hedef alır.
Çünkü hafızasını kaybeden millet, sonunda kendi geleceğini de başkasına yazdırır."
Belki bütün hikâye buydu.
Belki de değildi.
Ama şu soruyu artık görmezden gelmek kolay değil.
Devletleri gerçekten görünen insanlar mı yönetir...
Yoksa görünmeden yalnızca hafızayı koruyanlar mı onları ayakta tutar?
*******
Belki şimdi bana diyeceksiniz ki... "Peki Aziz Mahmud Hüdayî bütün bunları gördü de ne yaptı?" İşte tam burada onu diğerlerinden ayıran taraf ortaya çıkıyor. Çünkü o, devleti yalnızca saraydan ibaret görmüyordu. Ona göre aç kalan bir çocuk, zayıflayan bir devletin ilk işaretiydi. Evine ekmek götüremeyen bir baba, yalnızca kendi ailesini değil, milletin yarınını da kaybediyordu. Bu yüzden önce insanı ayağa kaldırmaya çalıştı. Dergâhının kapısı hiçbir zaman kapanmazdı. Kazanlar gün boyu kaynardı. Yoldan geçen de yerdi, kimsesiz kalan da... Yolcu da otururdu aynı sofraya, yetim de... Kimsenin hangi şehirden geldiği sorulmazdı. Çünkü açlığın memleketi olmazdı. Fakire uzatılan bir tas çorbayı sadaka değil, devletin geleceğine yapılan yatırım olarak görürdü. "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." sözünü hiçbir zaman yüksek sesle söylemedi belki... Ama yaptığı her iş o cümlenin etrafında şekilleniyordu. O yüzden yardım ederken gösteriş aramaz, dağıtırken isim bırakmaz, verirken borçlu hissettirmezdi. Çünkü ona göre bir elin verdiğini diğer el değil, yalnızca vicdan bilmeliydi.
Şimdi başınızı kaldırın ve bugüne bakın. Takvimler 2026 yılının temmuzunu gösteriyor. Çarşıya çıkıyorsunuz... İnsanların yüzüne bakıyorsunuz... Kimsenin omzundaki yük görünmüyor ama herkes bir şey taşıyor. Bir baba evine dönerken hesap yapıyor. Bir anne pazarda elindeki parayı üç kez sayıyor. Gençler yarınını düşünüyor. Emekliler ay sonunu... Esnaf dükkânını açık tutmanın hesabını yapıyor. Kimse aynı cümleyi kurmuyor ama herkes aynı duyguyu taşıyor. Yorulduk... İşte tam da böyle zamanlarda Aziz Mahmud Hüdayî'nin bıraktığı iz yeniden anlam kazanıyor. Çünkü o hiçbir zaman yalnızca devlet adamlarına seslenmedi. Önce topluma seslendi. "Birbirinizi bırakmayın." dedi. "Bir sofrada iki kişiye yetecek yemek varsa, üçüncü kişiye de yer açın." dedi. Çünkü biliyordu ki millet birbirine sırtını dönerse, en güçlü devlet bile ayakta kalamaz.
Bir de gözümüzü sınırların ötesine çevirelim. Gazze... Bugün dünyanın en çok konuştuğu ama belki de en az anladığı yerlerden biri. Orada yıkılan yalnızca binalar değil. Çocukluklar yıkılıyor. Aileler dağılıyor. Bir annenin duası ile bir çocuğun korkusu aynı gökyüzünün altında buluşuyor. Böyle zamanlarda insan ister istemez düşünüyor. Aziz Mahmud Hüdayî bugün yaşasaydı ilk nereye giderdi? Saraya mı? Yoksa yıkılmış bir mahallenin ortasına mı? Ben cevabın ikinci seçenek olduğuna inanıyorum. Çünkü onun mücadelesi önce insan içindi. Aç kalan bir çocuğun hangi milletten olduğuna bakmazdı. Yetimin hangi dili konuştuğunu sormazdı. Mazlumun hangi şehirde doğduğunu araştırmazdı. Önce yarayı sarardı. Sonra sebepleri konuşurdu. Belki de bu yüzden gerçek büyüklük, en yüksek makama çıkmakta değil; en zor günde en çok ihtiyaç duyulan yerde bulunabilmektedir.
İşte bütün bunları yan yana koyduğunuzda Sessiz Meclis'in neyi temsil ettiğini daha iyi anlıyorsunuz. O, gizli toplantılar yapan insanlar değildi. O, zor zamanlarda ilk vazifesini unutmayan insanların adıydı. Birisi aşevinin kazanını yakıyordu. Birisi yetimin başını okşuyordu. Birisi ilim öğretiyordu. Birisi adalet dağıtıyordu. Birisi de gece kimse görmeden bir kapının önüne ekmek bırakıyordu. Kadim Hafıza işte böyle yaşıyordu. Büyük sözlerle değil... Küçük ama unutulmayan davranışlarla. Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey de budur. Daha yüksek sesle konuşmak değil... Birbirimizi daha fazla duymak. Daha çok tartışmak değil... Daha çok omuz vermek. Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi. Devletler bazen savaş yüzünden değil, insanların birbirine yabancılaşması yüzünden yorulur. Ve bir millet yeniden ayağa kalkacaksa, bunu önce vicdanıyla başarır. Gerisi zaten ardından gelir.
Ve şimdi meseleyi bağlayalım kardeşlerim... Çünkü buraya kadar anlatılanların tamamı bizi tek bir kapının önüne getiriyor. O dönem de devlet sarsılıyordu, bugün de dünya sarsılıyor. O dönem de ekonomik daralma vardı, bugün de insanın cebindeki para ateş gibi eriyor. O dönem de sarayın, çarşının, sokağın, sınırın, duanın ve korkunun aynı anda konuşulduğu bir iklim vardı; bugün de Türkiye tam böyle bir eşiğin içinden geçiyor. O dönem de mazlum vardı, muhacir vardı, yetim vardı, sofrasına ekmek koymakta zorlanan insanlar vardı; bugün de var. İsimler değişti. Takvim değişti. Haritalar değişti. Ama imtihan değişmedi. Devlet kendi aklıyla yolunu bulur. HİÇ merak etmeyin. Çünkü devlet, fırtına çıktığında yelkeni indirmeyi de bilir, gerektiğinde rotayı değiştirmeyi de. Büyük devletler böyle ayakta kalır. Fakat asıl soru burada başlıyor. Devlet ayakta kalır da insan ne olur? İnsan kalbini kaybederse, hangi devlet onu kurtarabilir? İnsan Kur’an’dan koparsa, hangi kanun ona yön verebilir? İnsan Allah yolundan ayrılırsa, hangi zenginlik onu doyurabilir? İşte Aziz Mahmud Hüdayî’nin asıl dersi buydu. Mesele yalnız devleti kurtarmak değildi. Mesele insanı düşürmemekti. Çünkü insan düşerse aile düşer. Aile düşerse mahalle düşer. Mahalle düşerse millet yorulur. Millet yorulursa devletin yükü ağırlaşır. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnız ekonomik hesap değil, yalnız siyasi akıl değil, yalnız diplomasi değil. Bunların hepsi olacak. Ama bunların yanında merhamet olacak. Sadaka olacak. Yardımlaşma olacak. Komşunun hâlini sorma olacak. Gazze’ye bakınca yalnız öfke değil, sorumluluk duyma olacak. Kendi fakirine bakınca yalnız şikâyet değil, el uzatma olacak. Çünkü bir milletin gerçek gücü, zor zamanda kimin yanında durduğuyla ölçülür. Bugün bize düşen şey açık. Devlet işini bilir. Biz de insan kalmayı bileceğiz. Kur’an’dan kopmadan, Allah yolundan ayrılmadan, mazlumu unutmadan, fakiri incitmeden, yetimi görmezden gelmeden, soframızı küçültsek bile gönlümüzü küçültmeden yürüyeceğiz. Çünkü sonunda herkes kendi nöbetinden sorulacak.
Devlet kendi nöbetinden...
Millet kendi nöbetinden...
İnsan da kalbinin nöbetinden...
Belki de asıl mesele, tarihin bize ne anlattığı değildir.
Asıl mesele...
Bizim tarihten ne anladığımızdır.
Allah, bu millete bir daha aynı acıları yaşatmasın inşallah.
Mazlumun duasını, yetimin gözyaşını ve fakirin hakkını unutanlardan eylemesin inşallah.
Kalbimizi Kur'an'dan, yolumuzu hakikatten ayırmasın inşallah.
Çünkü devletler ayakta kalabilir...
Ama insan, ancak imanıyla ayakta kalır.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
Seri Devam...
1517 yılında Osmanlı İmparatoru, Mısır Seferi'nin ardından Kutlu Emanetleri başkente getirdi. Bu emanetler arasında Peygamber'imizin Hırkası, Sakal-ı Şerif, kılıçlar, mektuplar ve devlet tarafından en kutsal kabul edilen diğer emanetler bulunuyordu. Emanetler, Saray-ı Âlî'nin Has Odası'nda, yani Kutlu Emanetler Dairesi'nde muhafaza edilmeye başlandı.
Aynı dönemde Osmanlı İmparatoru'nun emriyle Has Oda'da yirmi dört saat boyunca kesintisiz Kur'an-ı Kerim okunması geleneği de başlatıldı.
Bu geleneğin 1571 yılından 1918 yılına kadar hiç kesintiye uğramadan devam etti. 1918 yılında işgalin ardından sona erdi.
1918'den 1950 yılına kadar Kur'an-ı Kerim okunmadı. 1950 yılında yeniden iktidara gelen Adnan Menderes döneminde gelenek tekrar başlatıldı ve 1960 yılına kadar sürdü. 1960 yılında ise yeniden durduruldu.
1960 ile 1974 yılları arasında yine sessizlik hâkim oldu. 1974 yılında Başbakan Yardımcısı Erbakan Hoca döneminde nöbet yeniden başlatıldı. Ancak yaklaşık on ay sonra, 1975 yılında tekrar sona erdi.
1975 ile 1983 yılları arasında Has Oda yeniden sessizliğe büründü. 1983 yılında devlet yönetimini devralan Turgut Özal döneminde Kur'an-ı Kerim yeniden okunmaya başlandı ve bu gelenek 1993 yılına kadar devam etti.
1996 yılında Erbakan Hoca bu kez hükümetin başına geçtiğinde nöbet yeniden başlatıldı. Ancak 1997 yılında bir kez daha sona erdi. 1997 ile 2002 yılları arasında Has Oda'da yine sessizlik hüküm sürdü.
2002 yılında yönetimi devralan @RTErdogan döneminde yeniden başlatılan yirmi dört saat kesintisiz Kur'an-ı Kerim okunması geleneği ise bu zaman diliminde hâlâ devam etmektedir.
Peki bu nöbet gelecekte de devam edecek mi?
İşte bu sorunun cevabı sizde...
Seçimlerde Kur'an-ı Kerim yeniden susturulacak mı? Yoksa okunmaya devam edecek mi?
Mirasın Nöbeti'nin asıl anlamı tam olarak budur.
(devam edecek)...
Bunu bugün yazıyorum.
Çünkü 2027'de herkes zaten konuşuyor olacak.
Şu an yürüyen sürecin adı kamuoyunda başka.
Masalarda başka.
Televizyonlarda gördüğünüz tartışmaların büyük bölümü dikkat dağıtmak için değil...
Ama asıl konunun yanında çok küçük kalıyor.
Çünkü gerçek plan seçim kazanmak değil.
Gerçek plan seçimlere ihtiyaç duymayacak kadar güçlü bir sistem kurmak.
Bunun için üç ayrı çalışma yıllardır eş zamanlı ilerliyor.
Birincisi kadro.
İkincisi veri.
Üçüncüsü koordinasyon.
Çoğu insan hâlâ siyasetin konuşmalardan ibaret olduğunu sanıyor.
Oysa son dönemde konuşanlar değil, rapor hazırlayanlar yükseliyor.
Mikrofon tutanlar değil.
Dosya tutanlar.
Bu yüzden önümüzdeki dönemin en etkili isimlerinin yarısını halk ilk kez duyacak.
Çünkü onlar ekranlarda değil.
Sistemin içinde büyüdüler.
Asıl hazırlık da burada.
İnsanlar bir sabah uyandığında her şeyin aniden değiştiğini düşünecek.
Oysa değişim çok önceden başlamış olacak.
Bazı kurumların neden büyütüldüğü...
Bazı yetkilerin neden toplandığı...
Bazı isimlerin neden sessizce öne çıkarıldığı...
Ancak geriye dönüp bakıldığında anlaşılacak.
Bugün herkes sonucu tartışıyor.
Ben sürecin kendisinden bahsediyorum.
Kapılar açıldı.
İnsanlar hâlâ koridorda olduklarını sanıyor.
Oysa bazıları çoktan bir sonraki odaya geçti.
Başlangıç...
Herkes NATO Zirvesi'nde hangi liderin kiminle tokalaştığına, hangi fotoğrafın servis edildiğine, hangi cümlenin kurulduğuna bakacak.
Bence yanlış yere bakıyor olurlar.
Asıl hikâye kameraların önünde değil, kapalı kapılar ardında yazılıyor.
Türkiye artık otuz yıl önceki Türkiye değil.
Eskiden masaya davet edilen ülkeydi.
Bugün ise masanın kurulabilmesi için varlığı hesaplanan ülkelerden biri.
Çünkü Karadeniz'in güvenliği konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Boğazlar konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Rusya'nın çevrelenmesi konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Doğu Akdeniz konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Suriye konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Irak konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Kafkasya konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Enerji koridorları konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Tahıl koridorları konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Göç baskısı konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Terörle mücadele konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Avrupa'nın güneydoğu savunma hattı konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Ve son olarak...
Savunma sanayii konuşulacaksa artık Türkiye sadece müşteri değil, üretici olarak masada oturuyor.
İşte bu yüzden birçok kişi NATO Zirvesi'ni yanlış okuyor.
Mesele Türkiye'nin ne isteyeceği değil.
Mesele, Türkiye'nin hangi taleplerini hangi pazarlık gücüyle masaya koyacağıdır.
Ben, kapalı kapılar ardında bu ve buna benzer sert bir yaklaşımın konuşulmasının şaşırtıcı olmayacağını söylüyorum:
"Ben Karadeniz'in yükünü taşıyorum.
Boğazları ben koruyorum.
Güney sınırında yıllardır terörle mücadeleyi ben yürütüyorum.
Milyonlarca düzensiz göçün Avrupa'ya ulaşmasını büyük ölçüde ben engelliyorum.
NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahibim.
Savunma sanayiimi her yıl büyütüyorum.
Enerji ve ticaret koridorlarının merkezindeyim.
Eğer bu ittifakın güvenliğine bu kadar katkı sağlıyorsam, güvenlik kaygılarım da aynı ciddiyetle karşılanmalıdır."
Devletlerin pazarlık mantığına baktığımızda, masaya oturan her ülke elindeki stratejik değeri en yüksek seviyede kullanmaya çalışır.
Asıl soru şu değil:
NATO Türkiye'ye ne verecek?
Asıl soru şudur:
Türkiye, elindeki jeopolitik ağırlığı önümüzdeki yıllarda hangi kazanımlara dönüştürmeye çalışacak?
Zirvenin gerçek sonucu şudur. Kameraların önündeki açıklamalarda değil, aylar sonra ortaya çıkacak kararların içinde saklı olacak.
(başlangıç devam edecek)
Hayat bazen en büyük dersleri üniversitelerde vermez.
Kürsülerde de vermez.
Bazen bütün bildiklerinizi, enkazın başında bekleyen bir çocuk değiştirir.
Gazze'ye ilk gittiğim gün...
Yıkılmış evler...
Toza bulanmış sokaklar...
Sessizlik...
Ve bütün bu sessizliğin ortasında ellerini açmış küçük bir çocuk...
Dua ediyordu.
Ne dediğini merak ettim.
Yanına yaklaştım.
Kendisi için dua ediyordu.
Sonra annesi için...
Babası için...
Ve ardından öyle bir cümle geldi ki, uzun süre ona bakakaldım.
"Allah'ım bütün müminleri bağışla..."
İçimden şu geçti:
"Neden?"
Evi yıkılmıştı.
Oyuncakları yoktu.
Belki annesini ya da babasını kaybetmişti.
Belki açtı.
Belki korkuyordu.
Belki de o gece uyuyacak bir çatısı bile yoktu.
Ama duası kendisinde bitmiyordu.
Sonra aklıma yıllardır okuduğumuz bir ayet geldi.
"Rabbenağfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme yekûmul hisâb."
O an fark ettim...
Kur'an bize sadece nasıl dua edeceğimizi öğretmiyormuş.
Kalbimizin ne kadar geniş olması gerektiğini de öğretiyormuş.
Çünkü insan en zor gününde gerçek karakterini gösterir.
Rahatı yerindeyken herkes başkalarını düşünebilir.
Asıl mesele, kendi acının ortasında başkası için de dua edebilmektir.
Gazze'deki o çocuk bunu yapıyordu.
Kendi yarasını anlatmadan önce, başkalarının affını diliyordu.
Ben ise yıllardır bu duayı okuyordum.
Ama belki de hiç anlamıyordum.
Meğer mesele sadece bağışlanmak değilmiş.
Mesele, affedilmeyi isterken kimi yanında görmek istediğinmiş.
Önce kendin...
Sonra seni büyüten anne ve baban...
Sonra hiç tanımadığın insanlar...
Aynı duanın içinde...
Ne büyük bir medeniyet terbiyesi...
Bugün dünya bize sürekli "önce sen" diyor.
Kur'an ise "kendini unutma ama başkalarını da unutma" diyor.
Aradaki fark belki de bütün bir insanlık kadar büyük.
O gün anladım.
Bana bu dersi ne bir kitap öğretti...
Ne bir konferans...
Ne de uzun bir vaaz...
Bunu bana, ellerini gökyüzüne açmış Gazze'li bir çocuk öğretti.
Belki de bazı insanlar konuşarak öğretmez.
Yaşayarak öğretir.
Rabbena Âtinâ Duası
Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kınâ azâben-nâr.
"Rabbimiz! Bize dünyada iyilik, güzellik ve hayır ver; ahirette de iyilik, güzellik ve hayır ver. Bizi cehennem azabından koru."
Rabbenağfir Lî Duası
Rabbenâğfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme yekûmul hisâb.
"Rabbimiz! Beni, anne ve babamı ve bütün müminleri, hesabın görüleceği günde bağışla."
Ve #Gazze 'miz...
Sadece İnsan Olanlara;
"Gazze'yi nasıl bilirdiniz?" diye soranlara...
Gazze'yi Yusuf'un sabrı diye bilin.
Bir babanın gözünden hiç eksilmeyen evladı diye bilin.
Kardeş ihanetiyle kuyuya atılan ama inancından vazgeçmeyen bir hayat diye bilin.
Firavunların karşısında eğilmeyen Musa'nın cesareti diye bilin.
Ateşin ortasında teslim olmayan İbrahim'in duası diye bilin.
Kerbelâ'nın hüznünü taşıyan bir ümmet yarası diye bilin.
Ve bilin ki...
Gazze sadece bir şehir değildi.
İmanın sınandığı, vicdanın tartıldığı, insanlığın kendini imtihan ettiği yerdi...
*******
Gazze'yi anlamak istiyorsanız, Yusuf'un kuyusuna yeniden bakın.
Çünkü bazen bir kıssa, yalnızca geçmişi anlatmaz.
Bazen bir kıssa, asırlar sonra yaşanacak bir hakikatin aynası olur.
Yusuf'u kuyuya atanlar uzak diyarlardan gelen düşmanlar değildi.
En yakınıydı.
Aynı sofraya oturduğu, aynı babaya "baba" dediği kardeşleriydi.
İhanet bazen kapıyı dışarıdan çalmaz.
İçeride büyür.
Bugün Gazze'ye bakarken önce bunu hatırlayın.
Her yara yabancı bir elden açılmaz.
Bazı yaralar, en yakından gelir.
Yakup'un gözleri, evladına duyduğu hasretten beyaz oldu.
Yıllar geçti.
Ama ümidini kaybetmedi.
Bugün de nice anne, nice baba, enkazın başında bir ses duymayı bekliyor.
Nice çocuk, babasının döneceğine inanarak geceyi sabahlıyor.
Acının dili değişmiyor.
Sadece isimler değişiyor.
Yusuf zindana atıldı.
Çünkü suçlu olduğu için değil...
Doğru olduğu için.
Hakikati taşıyanlar, çoğu zaman önce yalnız bırakılır.
Sonra susturulmak istenir.
Bugün de mazlum olmak, çoğu zaman suçlu ilan edilmekten daha ağır bir imtihan hâline geliyor.
Ama kıssa burada bitmiyor.
Çünkü Allah'ın yazdığı son, insanların kurduğu tuzaklardan her zaman daha büyüktür.
Yıllar geçti.
Kuyu geride kaldı.
Zindan geride kaldı.
Ve bir gün...
Allah, Yusuf'u hiç kimsenin hesap edemeyeceği bir makama çıkardı.
Kardeşlerinin attığı kuyu, kaderin sonu olmadı.
Tam aksine...
Yeni bir başlangıcın ilk basamağı oldu.
İlahi adalet, insanların acele ettiği vakitte değil...
Allah'ın takdir ettiği vakitte tecelli eder.
İşte bu yüzden Gazze'ye sadece yıkılmış binalar olarak bakmayın.
Sadece duman görmeyin.
Sadece enkaz görmeyin.
Bazen bir kuyu, bir sarayın başlangıcıdır.
Bazen en karanlık gece, en yakın sabahın habercisidir.
Yusuf kıssası bize şunu öğretir:
İhanet olabilir.
Kuyu olabilir.
Hasret olabilir.
Zindan olabilir.
Gözyaşı olabilir.
Bekleyiş olabilir.
Ama Allah'ın vaadi de vardır.
Ve Allah'ın vaadi, hiçbir zaman yarım kalmaz.
Belki bugün kuyu konuşuyor.
Belki bugün zindan konuşuyor.
Ama yarın Allah'ın hükmü konuşacak.
Gazze'yi anlamak istiyorsanız...
Bir kez daha Yusuf'un kuyusuna bakın.
Çünkü bazı kıssalar geçmişi anlatmak için değil...
Her çağın mazlumuna umut olmak için anlatılmıştır.
Seri Devam...
BÖLÜM 1
Yüz Yıllık Defter
1923...
Dünyanın çoğu savaşı bitmiş sanıyordu.
Gazeteler barışı yazıyor, meydanlarda yeni bayraklar dalgalanıyordu.
İnsanlar kazananları ve kaybedenleri konuşuyordu.
Fakat kimse hesap defterlerini konuşmuyordu.
Çünkü savaşlar cephede değil, kasalarda da kazanılırdı.
Ve kasalar hiçbir zaman manşet olmazdı.
...
Aynı gece...
Sisle kaplı eski bir Avrupa şehrinde, yerin altına inen taş merdivenlerden siyah paltolu insanlar sessizce yürüyordu.
Ne isim kullanıyorlardı...
Ne de unvan.
Kapının üzerinde tabela yoktu.
Sadece demirden yapılmış eski bir mühür...
Üzerinde tek kelime yazıyordu.
ODA.
İçeri giren herkes cebindeki saati masaya bırakıyordu.
Çünkü burada zaman dışarıdaki gibi işlemiyordu.
Salonun tam ortasında yuvarlak bir masa vardı.
Masanın üzerinde ne altın bulunuyordu...
Ne para...
Ne de silah.
Sadece dosyalar...
Kalın...
Sarı sayfalı...
Yüzlerce yıllık dosyalar...
Yaşlı adam dosyalardan birini açtı.
İlk sayfaya baktı.
Sonra yavaşça konuştu.
"Krallar değişti."
Bir başkası devam etti.
"İmparatorluklar dağıldı."
Üçüncüsü dosyayı çevirdi.
"Haritalar yeniden çizildi."
Sessizlik...
Sonra en yaşlı üye ayağa kalktı.
"Bunların hiçbiri önemli değil."
Odadaki herkes başını kaldırdı.
"Asıl mesele..."
"...paranın hangi yolu izleyeceği."
İşte o gece yeni bir plan hazırlandı.
Artık ordular önde yürümeyecekti.
Önde şirketler olacaktı.
Önde bankalar olacaktı.
Önde sigorta evleri olacaktı.
Önde liman işletmeleri...
Madencilik ortaklıkları...
Nakliye ağları...
Ve görünmeyen yatırım sandıkları olacaktı.
Çünkü bir ülkeye asker göndermek pahalıydı.
Ama sermaye göndermek...
Neredeyse görünmezdi.
O gece ilk defa "Damar Planı" adı verilen proje mühürlendi.
Kurala göre hiçbir yapı tek başına büyümeyecekti.
Her biri başka biriyle bağlantılı görünecek...
Fakat hiçbir bağ tam olarak çözülemeyecekti.
Her ülkede farklı isim...
Her şehirde farklı ortak...
Her dönemde farklı yüz...
Ama aynı defter.
...
1923...
ŞARK SİGORTA
Resmî kayıtlara göre yeni kurulmuş sıradan bir sigorta şirketiydi.
Halka güven verecekti.
Tüccarları koruyacaktı.
Limanları sigortalayacaktı.
Gemileri güvence altına alacaktı.
Kimse bu şirketin gerçek görevinin para kazanmak olmadığını bilmiyordu.
Asıl görevi...
Yeni kurulacak ticaret ağlarını birbirine bağlamaktı.
1934 Yılına gelindiğinde ilk halka tamamlandı.
Artık bazı ülkelerde bankalar görünüyordu.
Bazılarında sigorta şirketleri.
Bazılarında ticaret odaları.
Bazılarında ise yalnızca danışmanlık büroları.
Hiçbiri birbirini tanımıyormuş gibi davranıyordu.
Ama her yıl aynı tarihte...
Aynı kasaya aynı renkte dosyalar ulaşıyordu.
Dosyaların kapağında şirket isimleri değil...
Kodlar yazıyordu.
K-17
L-42
A-09
Hiçbirinin gerçek anlamını bilen yoktu.
Çünkü sistemi kuranlar çok basit bir kural koymuştu.
"İsimler değişebilir."
"Kodlar değişmez."
...
1947...
Savaş yeniden dünyayı değiştirdi.
İnsanlar şehirlerin yıkıldığını gördü.
Fakat ODA başka bir şey gördü.
Yıkılan şehirler...
Yeni yatırımlar demekti.
Yeni krediler...
Yeni ortaklıklar...
Yeni bağımlılıklar...
Ve ilk kez şu cümle dosyalara işlendi.
"En büyük servet, yeniden inşa etmektir."
...
1958...
Artık ikinci nesil göreve başlamıştı.
Yeni gelenlerin hiçbirine bütün plan gösterilmiyordu.
Herkes yalnızca kendi sayfasını biliyordu.
Kimisi bankacıydı.
Kimisi hukukçuydu.
Kimisi gazeteciydi.
Kimisi akademisyen.
Kimisi sanayici.
Hiçbiri patron değildi.
Hepsi taşıyıcıydı.
Çünkü ODA'nın ikinci kuralı açıktı.
"Lider olmayın."
"Sistem olun."
...
1973...
Enerji...
İlk kez dosyaların en üst sırasına yazıldı.
Çünkü artık savaşın yakıtı barut değil...
Petroldü.
Petrolün yanında doğal gaz...
Maden...
Lityum...
Ve su...
Yeni yüzyılın savaşları başlamadan onlar çoktan hesaplarını yapmıştı.
...
1989...
Duvarlar yıkıldı.
Yeni bir çağ başladığı söylendi.
Fakat ODA'da kimse kutlama yapmadı.
Çünkü onlar için duvarların yıkılması sadece yeni pazarların açılmasıydı.
Haritalar yeniden değişirken dosyalara tek satır eklendi.
"Kapılar açıldı."
...
2001...
Yaşlı üyelerin çoğu artık hayatta değildi.
Masaya üçüncü nesil oturuyordu.
İçlerinden biri sordu.
"Artık dünyayı kim yönetecek?"
En yaşlı kadın dosyayı kapattı.
"Gücü olan değil."
"Veriyi toplayan."
O gün ilk kez eski defterlerin yanına siyah kapaklı yeni klasörler kondu.
Üzerinde tek kelime yazıyordu.
VERİ.
Artık altından daha değerli olan şey buydu.
...
2010...
Toplantılar küçülmeye başladı.
Kalabalık salonlar tarihe karıştı.
Büyük masalar söküldü.
Çünkü sır büyüdükçe insan sayısı azalmalıydı.
Artık beş kişi yeterliydi.
Sonra üç kişi.
En sonunda yalnızca iki kişi.
Bir konuşur...
Diğeri yazardı.
...
2026...
Yerin onlarca metre altında bulunan kasanın kapısı yeniden açıldı.
Tozlu raflardan siyah bir sandık indirildi.
Mühür hâlâ bozulmamıştı.
Sandığın içinde yüz yıllık defter duruyordu.
Son sayfaya yeni bir cümle eklenmişti.
Ne isim vardı...
Ne tarih...
Sadece tek satır...
"İnsanlar hâlâ görüneni tartışıyor."
"Biz ise görünmeyeni devrediyoruz."
Odanın ışıkları söndü.
Defter kapandı.
Demir kapı ağır ağır kapandı.
Ve dışarıdaki dünya...
Yeni bir sabaha uyandı.
Hiç kimse yerin altında bir yüzyılın daha sessizce tamamlandığını bilmiyordu.
*******
1923: Şark Sigorta, İtalyan sigorta şirketi RAS (Riunione Adriatica di Sicurtà) tarafından kuruldu. Yani ilk sahibi İtalyan sermayesiydi.
1974: Şirket, Koç Holding bünyesine geçti.
1988: Alman Allianz SE ile Japon Tokio Marine şirkete ortak oldu.
1998: Şirketin adı Koç Allianz Sigorta olarak değiştirildi.
2008: Allianz, Koç Holding'in hisselerini satın aldı ve şirketin kontrolünü tamamen devraldı. Aynı yıl adı Allianz Sigorta oldu.
Kısacası:
1923–1974: İtalyan RAS'ın şirketiydi.
1974–1988: Koç Holding'in şirketiydi.
1988–2008: Koç Holding ile Allianz ortaklığı vardı.
2008'den günümüze: Alman Allianz Grubu'nun kontrolündedir.
Allianz, Türkiye'de doğrudan kendi şirketleriyle faaliyet göstermektedir.
Bugünkü Allianz Türkiye'nin kökeni 1923 yılında kurulan Şark Sigorta'ya dayanır.
Allianz Sigorta A.Ş. hisselerinin yaklaşık %96,21'i Allianz SE'ye aittir.
Yaklaşık %3,78'i Tokio Marine & Nichido Fire Insurance Co., Ltd.'ye,
Kalan çok küçük kısmı ise azınlık hissedarlarına aittir.
Ve....
Allianz'ın yatırım şirketi olan PIMCO, İsrail devlet tahvillerine (Israel Bonds) yatırım yapmıştır.
Devlet tahvili satın almak, o devlete borç vermek anlamına gelir.
Bu nedenle teknik olarak İsrail devletine borç veren yatırımcılar arasında PIMCO yer almıştır.
"Allianz'ın iştiraki PIMCO, İsrail devlet tahvilleri satın aldı; bu da devlet tahvili mekanizması gereği İsrail devletine finansman sağlamış oldu."
"Allianz Sigorta ile çalışan herkes İsrail'e para veriyor."
Devam Edecek...