Aşkta Terör kitabında Vincent Miller terörize olmuş ilişkileri anlatır ve ilişki dinamiğini temelde ebeveyn ilişkilerimiz üzerine kurduğumuz iddiası karşısında bambaşka bir çıkarım yapar. İlişkiler kardeş rekabetine benzer der. Temelde bir kıtlık psikolojisi vardır, kadın ve erkek birinin ihtiyaçları karşılanıyorsa eğer diğerininki eksik kalacakmış gibi bir rekabet içine girer ve partnerini düşman gibi görmeye başlar der özetle. Bu filmde Samuel ve Sandra arasındaki ilişki, bu rekabeti anımsattı. Başta birbirini seven iki insanın kendi yaralarını birbirine yansıtıp bir yara ve kaos sarmalına saplanıp kalması ve cennetten tekrar tekrar düşüş.
Aşk nasıl inşa ediliyorsa inanç da inşa edilebilir. Ve insan şunu pekâla bilir, itina ile inşa ettiğiniz her şey yıkılabilir ve siz yüklediğiniz anlamın altında kalabilirsiniz. Benliğimiz yıkılmasın diye tüm suçu ötekine yıkar, sonra yıkılan ötekinin ve onun temsil ettiği anlamın altında birlikte kalırız.
Filmde dediği gibi sahi, kazanınca ne oluyor? Tüm bu iktidar savaşının altında kazanınca ne oluyor? Belki de Samuel de bununla baş edemeyip mağdur rolünü böyle rahat benimsedi. Yeryüzünün en zahmetsiz kadrolu kontenjanı mağduriyet. Mağdur olun, senin yüzünden deyin ve kenara çekilin. Düşüşten kim sorumlu bilmiyorum ama düşünce geri kalkmaktan biz sorumluyuz. Çok yoğun ve sarsıcı bir film. Psikanalizin sinemaya sirayeti de ayrı bir tartışmanın konusu. Daldan dala pek çok düşünce geldi aklıma izlerken. Ama madem konu düşüşten açıldı, bir Japon halk Türküsü alıntısıyla bitireyim:
Bir Japon halk türküsünde dediği gibi :
"böyledir yaşam / düşersin yedi kez / kalkarsın sekiz kez."
Not done fightin', I don't feel I've lost
Am I dreamin', is there more like us?
Got me feeling like it's all too much
I feel beaten, but I can't give up