Albaraka Yayınları @albarakayayin
İslam İlimleri ve Düşüncesi Kitaplığı'nda son dönemde neşredilen; Debûsî, İbnu'l-Arabî, Mâverdî ve İbn Hibbân'a ait eserler:
@yekgovtr İbnü’l-Arabî’nin doğrudan semâ kayıtlarını taşıyan yahut talebeleri tarafından istinsah edilmiş erken tarihli nüshaların bir kısmı da bu zatın koleksiyonunda bulunuyor. Bu yönüyle kendisine çok dua etmişimdir. Allah hayırla mükâfatlandırsın.
TÜYEK 6.388 YENİ YAZMAYI BUGÜN 15.00’TE ERİŞİME AÇIYOR
https://t.co/ICNu31LFMP
“TÜYEK Yeni Yazmalar Koleksiyonu” TÜYEK’in satın aldığı yazma eserlerden oluşuyor. Dijitalleştirme ve kataloglama çalışmaları devam eden koleksiyondaki 6.388 eser bugün 15.00 itibarıyla erişime açılacak.
Dünyanın en büyük yazma eser portalı olan, TÜYEK’in resmi hesabı https://t.co/PibgIVdtPs’de erişime açılacak 6.388 yazmanın %57’si Arapça, %38’i Türkçe ve %4,5’i Farsçadır. Bu dillerin yanı sıra İbranice, Süryanice, Yunanca, Peştuca, Kürtçe, Urduca ve Latince dillerinde de eserler bulunmaktadır.
Koleksiyonun erişime açılan eserlerin ağırlıklı kısmı (%59’u) İslâmî ilimlerle ilgili. Bu dağılımı “Dil ve dilbilim” (%13), “Edebiyat ve retorik” (%8) ve “Felsefî ilimler” (%8) izlemektedir.
Koleksiyonda fürû-i fıkıh (Hanefî fıkhı, ferâiz, fetâvâ), akâid, kelâm, amelî ve nazarî tasavvuf, tefsir, hadis (kırk hadis ve derleme mecmuaları), Kur’ân ilimleri ve tecvide ait eserler bulunmaktadır. Ayrıca Arap dili grameri (nahiv, sarf, belâgat) üzerine yazılmış şerh ve hâşiyeler ile mantık ve felsefî ilimlere dair risaleler, koleksiyonun önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Edebiyat ve sosyal tarih çalışmaları açısından divanlar, mecmûa-i eş‘âr, münşeât derlemeleri ve dinî-ahlâkî metinler kayda değer bir hacme sahiptir. Koleksiyonda botanik, matematik, astronomi ve tıbb-ı nebevî alanlarında telif ve tercüme eserler de yer almaktadır.
Koleksiyondaki 6.388 eserden 2.130’unda (%33) istinsah tarihi yer almaktadır. Tarihi zikredilen en eski nüsha, h. 702/1302-3 tarihli Cüveynî’nin el-Varakât’ına Firkâh’ın yazdığı şerh üzerine yazılmış Hâşiye alâ Şerhi’l-Varakât adlı eserdir; bunu h. h. 718/1318-19, h.762/1360-61, h.786/1384-83 ve h.789/1387-88 tarihli nüshalar takip etmektedir. Aralarında Kâdî Beyzâvî’nin meşhur tefsiri Envâru’t-Tenzîl ve Hacı Paşa’nın tıbba dair şerhinin de bulunduğu bu erken dönem nüshalar, koleksiyonun yalnızca Osmanlı klasik dönemine değil, Anadolu Selçuklu ve Beylikler dönemine kadar uzanan geniş bir zaman dilimine ve coğrafyaya yayıldığını göstermektedir. Ancak hicrî takvime göre tarihli nüshaların büyük çoğunluğunun 12. ve 13. yüzyıllara (miladî 18. ve 19. yüzyıllara) ait olduğu, bunu 11. ve 10. (miladî 15. ve 16. yüzyıllar) yüzyılların izlediği görülmektedir.
6.388 eserden yalnızca 296’sında (%4,6) yazmaların istinsah yerlerine dair bilgi bulunmaktadır. Sınırlı sayıdaki bu kayıtlarda 175 farklı yer adının olması, koleksiyonun bir merkeze bağlı olmadığını, farklı coğrafyaların ait olduğunu göstermektedir. En fazla zikredilen istinsah yeri İstanbul’dur. Onu Kayseri, Bursa, Edirne ve Adana gibi Anadolu’nun farklı bölgelerindeki merkezler izlemektedir. Kayıtların bir kısmında yalnızca şehir adı değil, istinsahın gerçekleştiği medrese de belirtilmiştir. Ahmediye, Fatih, Rüstem Paşa, Hadım Hasan Paşa ve İskender Paşa Medresesi vb. medreselerin istinsah yeri olarak zikredilmesi, koleksiyonun Osmanlı medrese geleneğinin müşahhas izlerini taşıdığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte Şam, Mekke, Kahire, Trablusşam ve Mısır gibi Osmanlı’nın Arap vilayetlerine ait istinsah merkezlerinin yanı sıra, İmparatorluğun Kırım ve Midilli gibi imparatorluğun uç bölgelerinden örneklere dahi rastlanmaktadır.
Metin tenkidi açısından en değerli nüsha olarak kabul edilen 10’dan fazla müellif hattı bulunmaktadır. Diyarbakırlı Mehmed Sa‘îd Paşa’nın henüz basılmamış Mir’âtü’l-İber adlı eserinin onuncu cildi ile Dîvân-ı Rif‘at bunlar arasındadır.
30’dan fazla nüshada “diploma” niteliğindeki belgeler olan icazetnâmeler yer almaktadır. Kitâb-ı Mühr isimli eser, çeşitli isimlerin mühür metnine nasıl dönüştürülebileceğini görsellerle açıklayan özgün bir eserdir. Öte yandan koleksiyondaki 33 cönk, Âşık Ömer, Kuddûsî, Karacaoğlan, Pir Sultan ve Yunus Emre gibi halk şairlerinin şiirlerini barındırarak koleksiyonun yalnızca medrese ilimleriyle sınırlı kalmayıp halk kültürünü de kapsadığını göstermektedir.
@TCKulturTurizm@yekgovtr
+++
Şu şekilde insan, üzerine yaratıldığı İslâm fıtratına sadık kalmalı. Düşüncesiyle, iradesiyle ve davranışlarıyla bu fıtratın gereğine uygun hareket etmelidir.
İbnü’l-Arabî, bu âyeti evlilik ve kadın-erkek ilişkisi bağlamıyla sınırlı okumaz; onu daha genel ve kuşatıcı bir ilke olarak yorumlar. Bu yorumu, varlık anlayışının temel unsurlarından biri olan münâsebet teorisi üzerine inşa eder. Buna göre âyette ifade edilen “temiz olanların temiz olanlara” aidiyeti, yalnızca eşler arasındaki uyumu değil, varlıkta benzer niteliklerin birbirine yönelmesini ifade eden evrensel bir kanunu dile getirir. Çünkü münâsebet teorisine göre iki şey arasında bir yakınlık ve uygunluk bulunmadıkça gerçek anlamda bir araya gelmeleri mümkün değildir; bir birliktelik gerçekleşmişse, bu mutlaka aralarındaki bir münâsebete dayanır.
Bu sebeple âyet, sadece kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi değil, kâinattaki bütün varlık ve ilişkileri açıklayan genel bir kaide niteliği taşır. Helâl ve temiz rızkın temiz kimselere lâyık olması da bu ilkenin bir tezahürüdür. İbnü’l-Arabî bu yorumu, hem Kur’an ve hadislerden hem de tasavvuf geleneğinden örneklerle temellendirir. Nitekim Muhâsibî’nin haram veya şüpheli gıdalardan ilâhî bir korumayla uzak tutulmasına dair rivayetleri de bu çerçevede değerlendirir. Aynı şekilde bir münafığın, içinde çok sayıda mümin bulunsa bile bulunduğu mecliste kendisiyle aynı vasfı taşıyan kimseye yönelmesi veya bir taşın üzerinde biten bir bitkinin dahi o taşla arasındaki uygunluk sebebiyle orada yeşermesi, münâsebet ilkesinin farklı tezahürleri olarak sunulur. Sonuç itibariyle İbnü’l-Arabî’ye göre âyet, belirli bir toplumsal ilişkiyi düzenleyen hükmün ötesinde, varlıkta benzerlerin benzerlerle birleştiğini, temiz olanların temiz olanlara, kötü olanların ise kötü olanlara meylettiğini ifade eden küllî bir prensibi ortaya koymaktadır.
Mevâkıʿu’n-nücûm üzerine hazırladığım doktora tezinde, esere ait tespit edebildiğim bütün tercümeleri (Osmanlıca tercümeler ile Miguel Asín Palacios’un kısmi İspanyolca tercümesi dâhil) değerlendirdim. Çalışma inşallah yakında tamamlanacak. Eserin tercüme tarihi ve literatürüne dair kapsamlı bir değerlendirmeyi orada bulabilirsiniz.
Editörlüğünü yaptığım İbnü’l-Arabî’nin Mevâkı‘u’n-nücûm adlı eserinin çevirisi yayımlandı. Çeviriyi büyük bir özveriyle hazırlayan Ali İhsan Kılıç hocamızı tebrik ediyor, eserin hayırlı ve istifadeli olmasını diliyorum.
@albarakayayin@a_ihsan_k
#YENİKİTAP YILDIZLARIN KONUMLARI: AMELLER VE MÜŞAHEDELER
İbnu’l-Arabî’nin erken dönem telifleri arasında yer alan Mevâkı‘u’n-Nücûm, onun Endülüs ve Mağrib tecrübesinin izlerini taşıyan, seyrusülûku insanın organları, amelleri ve manevi hâlleri üzerinden ele alan bir eserdir. Kısa bir zaman diliminde kaleme alınmasına rağmen eser, İslam, iman ve ihsan mertebeleri etrafında kurduğu üçlü tasniflerle sûfî yolculuğun hem amelî hem de irfanî boyutlarını birlikte ele alır. Amel, marifet, tevfik, velayet ve nûr sembolizmi gibi ko- nular, eserin temel kavram haritasını oluşturur. Şeriat-haki- kat ilişkisi ise yalnızca nazarî bir mesele olarak değil, insanın göz, kulak, dil, el, ayak ve kalp gibi organları üzerinden üstlendiği sorumluluklarla bağlantılı biçimde işlenir. Böyle- ce sûfî tecrübenin gündelik davranışlardan müşahedelere uzanan bütünlüklü yapısı görünür hâle gelir.
Mevâkı‘u’n-Nücûm, İbnü’l-Arabî’nin erken dönem ilgi ve mesâilini takip etmeye imkân veren önemli bir metindir. Eser, bir taraftan Mağrib sûfî çevreleriyle kurduğu irtibatı ve önceki tasavvuf mirasıyla ilişkisini yansıtırken diğer taraftan daha sonra sistemli biçimde işleyeceği bazı temel mesele- lerin ilk işaretlerini barındırır. Elinizdeki tercüme, İbnu’l-Ara- bî’nin tasavvufî dili sembolik anlatım imkânlarıyla nasıl kur- duğunu, amel ile marifet arasındaki ilişkiyi hangi kavramlar üzerinden tesis ettiğini ve şeriat-hakikat bütünlüğünü nasıl yorumladığını Türkçe okura ulaştırmayı amaçlamaktadır.
İncelemek ve satın almak için: https://t.co/lzawuXFuhY
@a_ihsan_k@Nail_Okuyucu
Linkini paylaştığınız tercüme, pek çok açıdan ciddi eksiklikler barındırmaktadır. En önemlisi, Mevâkıʿu’n-nücûm metninin önemli bir kısmı tercüme edilmemiştir. Bunun yanında tercüme ile asıl metin arasında ciddi uyumsuzluklar bulunmaktadır. Hatta yer yer, Mevâkıʿu’n-nücûm yerine bambaşka bir eserin tercümesini okuyormuş hissine kapılıyorsunuz. Buna, esas alınan neşirdeki metin hataları da eklenince, ilmî açıdan güvenilirliği oldukça problemli bir tercüme ortaya çıkmaktadır.
hikmetinin kemâlinden dolayı ashabına ve ümmetine şarabı haram kıldığı için inanıyorum. Eğer şarapta bir tat, lezzet ve fayda olsaydı önce kendisi içer ve ardından başkalarını da içmeye teşvik ederdi. O Allah'ın has elçisi olduğu için Allah'tan işittiğini yaptı ve dile getirdi. "
Hz. Muhammed'in peygamberliğinin ıspatı için pek çok delil getirilmiştir. Büyük sûfîlerden Bayezid-i Bistâmî'nin Hz. Peygamber'e inanma gerekçesi ise oldukça dikkat çekicidir.
Mevlânâ'nın bir sohbetinde aktardığına göre Bayezid şöyle demiştir:
"Hz. Muhammed'e ayı ikiye böldüğü, taşı parçaladığı veya ağaçlarla konuştuğu için inanmıyorum. Bilakis ona inanma sebebibim ++
Eskiden amel çok, keşif azdı; şimdi ise ahiretin yakınlığıyla ruhun levhaları daha hızlı beliriyor.
İbnü'l-Arabî'ye göre, zamanın sonuna yaklaştıkça manevi perdeler daha çabuk aralanıyor ve günümüz insanları, az amelle geçmişe kıyasla daha hızlı ve bol keşfe mazhar olabiliyor.
C. Addas’ın da belirttiği gibi bu eser, İbnü’l-Arabî’nin en az dikkat çeken metinlerinden biridir. Bunun arkasında, Hartmann ve Brockelmann’ın eserin Şeyh-i Ekber’e aidiyetini sorgulayan değerlendirmelerinin etkisi olsa gerek.
Bana göre eserdeki veriler, eserin Şeyh-i Ekber’e ait olduğunu tartışmaya mahal bırakmayacak ölçüde açıkça ortaya koyuyor. Dahası eser, sistemli bir teliften çok, İbnü’l-Arabî’nin önemli gördüğü tarihi verileri, gözlemleri, kıssaları ve hikmetli meselleri kayda geçirdiği bir tür entelektüel not defteri izlenimi veriyor.
@metaphysicant Şayet güncel baskılar değilse aslında önemli bu yayınlar. Çünkü online sistemde güncellenen maddeler var. İlk halleri sadece bu basılı hallerinde mevcut.
Hz. Peygamber ona "niçin falancaya buğzetmektesin?" diye sordu.
İbnü'l-Arabî: "Çünkü o Ebu Medyen'i eleştirmektedir." Hz. Peygamber: "Peki Allah'ı ve Resul'ünü sevmiyor mu?"
İbnü'l-Arabî: "Muhakkak Allah'ı da sizi de çok seviyor."
Hz. Peygamber: "O zaman neden Ebu Medyen'i eleştirdiği için ona buğzediyorsun da Allah'ı ve Resulünü sevdiği için sevmiyorsun?"
İbnü'l-Arabî: "Ya Resulullah, gaflete düştüm ve hata ettim, şimdi pişman oldum. O kişi de artık en sevdiğim kişilerdendir. Sen beni uyardın ve doğruyu gösterdin."
Uyandığında Tartusi'ye gitti ve gördüklerini ona anlattı. Tartusî bundan çok etkilendi ve ağlamaya başladı. O da Ebu Medyen hakkındaki eleştirilerinden vazgeçti.
Görüşlerine katılmadığımız kimselere karşı adaletimiz, kendi hislerimize değil ilahi ölçüye bağlı olmalı.
Birinin görüşünü beğenmediğimizde duruşumuz ne olmalı?
En önemlisi kişisel antipatiyi ilahi değerlerle ölçmektir.
İbnü'l-Arabî'nin şahsında bize örnek olabilecek şöyle bir durum vardır:
590 (1194) yılında İbnü'l-Arabî, Mağrib'ten Endülüs'e dönerken yolda Tartusî ile tanışır.
Mutasavvıf bir şair olan Tartusî, İbnü'l-Arabî'nin hürmet ettiği Ebu Medyen'i eleştiriyordu. İbnü'l-Arabî ister istemez ona karşı bir soğukluk hissetti. Ama gece bir rüya gördü ve fikri değişti.
İbnü'l-Arabî, rüyasında Hz. Peygamber'i görmüş ve şöyle ikaz edilmişti: