Kimse beni takip etmesin. Ünlü değilim. Kanaat önderi değilim. Bu platformu "not defteri" olarak kullanıyorum. Görüşlerimin benden başka hiç kimseyi ilgilendirdiğini sanmıyorum. Çoğunlukla saçmalıyor/yanılıyor olabilirim. Beni okuyacağınıza Tanpınar, Orhan Pamuk falan okuyun...
Bunu ben de duyumsarım bazan. İstanbul'da olmanın en güzel yanlarından birisi de dilediğin zaman Süleymaniye'ye gidebilmek, püfür püfür esen bahçesinde kitap okuyabilmektir.
Intelligent people live a boring life. They go to bed at 10. Wake up at 6. Eat simple foods. Go for long walks. Read thick books. Say no to things that drain them. The world chases excitement. But they chase calm. Things that align with their soul. A calm routine. A quiet mind. A healthy body. Meaningful work. A small circle. A private life. Their life may look boring from the outside. But from the inside, they experience a kind of freedom most people spend their entire lives searching for.
Okur ve yazar kalabalığı ölümle ilgili konuşmayı eskiden ezelden sever. Karakterin ölümü, Tanrı'nın ölümü, yazarın ölümü, okurun ölümü falan. Otokurmacanın payına düşense edebiyatın ölümü. Ben demiyorum, gevur öyle diyor.
Knausgard yüzünden mesela, hayal gücü intihar etti diyor James Wood. Çünkü bu janr, kahvenizi nasıl pişirdiğinizi, çay içmeyi sevip sevmediğinizi -biliyorsunuz ki çay içenden ve Neşet dinleyenden zarar gelmez :D- ve bunlar gibi, gündelik hayatınızın okuru hiç ilgilendirmeyen yanlarını metne taşıdı. Zaten onun için herkes yazar oldu çünkü herkes yaşıyor ve çay içiyor ve sevip seviliyor ve sokağa çıkıyor. Buna edebiyat denip denmeyeceğine siz karar verin. Ben demiyorum mesela. Çünkü yazarın, kendi markasını nasıl kurduğuyla, kendine nasıl bir kariyer inşa ettiğiyle de ilgilenmiyorum. Kimsenin benim yanımda dedikodu yapmasına izin vermem, çocukken de vermezdim, dedikoduyu hiç sevmem. Otokurmacayı edebiyat saymama nedenim de bu. Herkesin marka, herkesin şirket sayıldığı ve sanıldığı, yazarın, yazma faaliyetinin önüne, hem de sırf idraki ve hayali dar diye geçtiği bu türü beğenemiyorum maalesef, dünyada çok fazla iyi metin var, otokurmacaya ihtiyaç duymuyorum. Hatta, yapay zeka yüzünden yok olacak şeyin de edebiyat değil, otokurmaca olduğunu düşünüyorum bu sıralar. Hayal gücü ve edebiyat yaşayacak, ölen, yazılı dedikodu kültürü olacak bana kalırsa.
Tabii bu aceleciliğin neoliberalizmle ilgisini de hemencecik görmek lazım. Anında tatmin arayıp onu hiçbir vaziyette bulamayan, bulsa da doyamayan insanın edebiyatı bu, otokurmaca denen. Şeffaf, sisteme boyun eğmiş, muktedirlerin çok işine yarar bir tür. Edebiyat isyan eder ama otokurmaca edemez, ancak dert döker, alttan alta fısıldar, kapı arkalarında, kuytularda, küçük toplaşmalarda, kısık sesle. Aslında evet, onu edebiyattan ayıran en önemli şey belki de bu: kısık sesle, kendisi hakkında konuşan bir tür o. Yazarı ve mahremiyetini piyasaya süren, böylece onun, özgürleştiği yanılsamasına düşmesine neden olan fakat hakikatte ancak ve ancak yazarı metaya çeviren bir janr. Psikanalize teslim olmuş bir edebiyat bu, hani şu hep beraber okuduğumuz Tanpınar'ın dalga geçtiği psikanalize.
Türkiye'de çok tutma sebebi de çok basit: bir tane "Türkçe" edebiyat yazarının kitabını alın okuyun, sonra da bir tane, televizyon için yapılmış Türk dizisi izleyin, benzerliğe şaşarsınız. Yani işte, seviyor halkımız hem dedikoduyu, hem de dedikodu yaparken lafı sözü kesip kendini anlatmayı. Bu türün burada, hem de örnekleri dünyadakinden bile kötüyken tutma sebebi de işte ve nihayetinde bu.
Neyse, bir kahve pişireyim, sonra da camdan dışarı bakıp yoldan geçen insanlarla travmalarımı konuşup iyileşeyim, onlar beni hiç duymayacak olsa da. Zaten kim kimi duyabilmiş ki bu dünyada gerçekten anne baba dede hala teyze dayı nene amca yedi sülale soy ağacım kim kimi dinlemiş gerçekten patronuma çok kızgınım psikologa mı gitsem ne? Pardon, yanlışlıkla otokurmaca yaptım, özür diliyorum. Eskiden böyle değildi insanlar, benim gibi değillerdi, daha samimilerdi, yaşlılar bir güzel gülerdi, domatesin tadı vardı. Durduramıyorum yahu kendimi, alın şu otokurmacayı içimden.
https://t.co/H6miAwROB5 Ben Turgut Uyar’la sıkılmayı tercih ediyorum. Bunalmayı. Varoluşçu bir bulantının zehri karışıyor damarlarıma onu okurken. Dengem bozuluyor. Kent gide gide büyüyor içimde. Dünyaya sığamıyorum. Sövmek istiyor insan, bütün mümkünlerin kıyısını yoklamak...
Bilenler bilir, Bülent Arınç'ın bu eleştirilerinin aynısını Kazım Karabekir de zamanında yapmıştı. Gittikçe güçlenen bir lider ve buna bağlı olarak zamanla tasfiye edilen yol arkadaşları. İronik
Yalnız doksanlardaki ifade özgürlüğü televizyonda başbakan hakkında ne söylenebildiği ile değil, genelkurmay hakkında ne söylenebildiği ile ölçülürse daha isabetli bir sonuç edilir.
Yatırım gizli yapılır, aşk sessiz yaşanır, tatiller ve planlar paylaşılmaz. Her dinleyen dost değildir; dost sandıkların çoğu zaman iyi niyetli izleyicidir. Genelleme yapma, herkes farklıdır ama herkes sana ait değildir. Az görün, çok yaşa. Gizli kal, huzurlu kal.
H. Aktunç'un öykülerinden birinde poğaçacı'yı görünce Pamuk'un meselesini hatırladım. Muhtemelen eski İstanbul'da yadırganacak bir hitap değildi bu. Taşradan gelip bütün sokak jargonunu değiştirdik, şimdi de İstanbullulardan herkese dayı, kral, üstat falan demesini bekliyoruz..
@furkancerkesx Mehmed Âkif Ersoy'dan, Said Halim Paşa'dan, Babanzâde Ahmed Naim'den, Filibeli Ahmed Hilmi'den Ebubekir Sofuoğlu'na, Halil Konakçı'ya... İrtifa kaybı değil de nedir bu @furkancerkes
@furkancerkesx Kasabalılık teslim aldı Türkiye'yi. Siyasetten spora, sanattan edebiyata bütün alanlarda korkunç bir çürüme yaşanıyor. Vasatı yukarıya çekecek kadrolardan yoksunuz. Elitizm yenilmeseydi her mahalle kendini oraya bakıp hizaya çekebilirdi. Derlenir toparlanırdı. Çölleştik.
“Filmi çıkınca” herkesin konuşmaya başladığı Odysseia ve İlyada destanları hakkında yetkiyle konuşabilecek isimlerden biri Prof. Rüstem Aslan. Bu konuda birçok akademik ve popüler yayına imza atmış olan, 2013’ten beri Troya kazı başkanlığını da yürüten Rüstem Hoca’nın “Hoş Geldin Yabancı” alt başlıklı “Odysseus” isimli eseri (Doğan Kitap, 2026) iyi bir zamanlamayla tam bugünlerde yayımlandı.
Akademik olmaktan çok genel okuyucuya hitaben kaleme alınmış olsa da sabun köpüğü tarzındaki “güncel” kitaplardan değil bu. Dolu bir kitap.
Eserde öncelikle dünyadaki “Odysseus literatürü” tanıtılıyor ve bu çerçevede Homeros’un mezkur destanıyla ilgili farklı çözümlemeler, değişik yorumlar, çelişik tezler ve bunlara ilişkin süregelen tartışmalar konusunda özet bilgi veriliyor.
Ardından destanın kökenleri bağlamında Gılgamış (Sümer)
etkileri ele alınıyor, eski Anadolu dillerinin metindeki izleri gösteriliyor. İçeriğin tarihî gerçeklerle uyumlu olup olmadığı sorusuna cevaben Hitit belgelerinde rastlanan bazı
referanslar değerlendiriliyor. Destandaki kişi adlarının etimolojisi üzerinden döneme dair birtakım antropolojik tahliller yapılırken, günlük hayat pratiklerine dayanarak da sosyolojik bir çerçeve çizilmeye çalışılıyor.
Prof. Rüstem Aslan'ın eserinde Odysseia destanının genişçe bir özeti ile “gün gün olay örgüsü” ve “aktörler listesi” de yer alıyor. Bu bölümlerin gerekliliğinden pek emin olmasam da kitabı büyük keyif alarak ve bilgilenerek okudum. Hem de iki oturuşta!
Bir genç, bir medrese hocasına:
"Batılılar çalıştı, Ay'a çıktı; siz ise hâlâ Buhârî okuyorsunuz." der.
Hoca da şu cevabı verir:
"Mahlûk mahlûka ulaşmış, biz Hâlık'a ulaşmak istiyoruz. Lâkin aramızda müflis olan sadece sensin. Ne onlarla Ay'a ulaştın ne de bizimle Buhârî okudun."
Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, Süleyman Demirel’in öğütlerini toplamış.
İşte o çok güzel öğütler:
1-Hiçbir suyun derinliğini iki ayağınızla birden yoklamayın.
2- Kederde de mutlulukta da “Bu da geçer” demeyi unutmayın.
3- “Daha fazla daha iyidir” diye kendinizi kandırmayın.
4- “Her gecenin sabahı olduğunu” daima hatırlayın!
5- Hayat maçını kaybettiren golleri en çok “Kendinizi en güçlü hissettiğiniz anlarda” yiyebileciğini aklınızdan çıkarmayın.
6- Konuşmaya başlamadan önce şu
4 cümleyi anımsayın:
*Söylediklerimin gereği var mı?
*Anlattıklarım iyilik ve şefkat içeriyor mu?
*Söylediklerim birini incitiyor mu?
*Söz ettiklerim sessizliği bozacak kadar
değerli mi?
7- Huzurlu bir yaşam için dinleten değil dinleyen, yargılayan değil anlayan, eleştiren değil hoş gören, kavga eden değil affeden olun.
8- Hakiki dost iyi günde davetle, kötü günde kendiliğinden gelir.
9- Yıllarınızı nasıl geçirdiğiniz, o yılların içine
ne kadar çok hatırlanabilir ve güzel an ve anı sığdırdığınız, sizin kaç yıl yaşadığınızdan
çok daha önemli ayrıntılardır.
10- Kaybettiklerinin bazen kazancın da olabileceğini unutma.
11- Mutluluk, küçük şeyleri büyük fırsatlara çevirenilme becerisidir.
12- Sabır öfkeden, nezaket nefretten iyidir.
13- Basit ve anlaşılabilir ifade edemiyorsanız yeteri kadar anlamamışsınız demektir.
14- Her tohum kendi toprağında yeşerir, tohum çiçeğini, çiçek meyvesini göremez.
15- Geçmiş pişmanlık, gelecek endişedir.
Huzur ise sadece şu anda ve bugündedir....
ALLAH rahmet eylesin...
Alıntı