@AlperenCarus Yaşaması gereken it mi? Hayvana hakaret bu itham. 50 bin insanımızın bebeklerimizin katili azılı bir teröristin bırakın kulübede yaşamaya hiçbir şekilde nefes almaya hakkı yok! Allah, bu vatana ihanet edenlerle beraber bu canilerin canını inleterek almayı bu millete nasip etsin.
Çağın en iyi yatırımı psikolojik sağlamlılıktır dostlar. Bu umursamazlık değil,kendini yönetebilme becerisidir. Kırıldığında dağılmamak,haksızlık gördüğünde kendini tüketmemek, kaybettiğinde yeniden başlayabilmek,herkesin seni anlamasını beklemeden kendi gerçeğinde durabilmektir.
Tek tek şişelenip kamyon kasalarıyla evlere girebilen içme suyu musluklardan neden akamıyor? İstanbul’u düşünün ortalama dört kişilik bir aile her gün en az 10 litre şişelenmiş su tüketiyor ve her ay 3 bin tl para ödüyor. şehirde 500 bin aile yaşıyor ve her ay 150 milyar TL sadece içme suyuna ödüyorlar. Yılda ise 1 katrilyon 800.000. Paraların sadece 1 yıllık miktarına bakar mısınız? Bu parayla İstanbul’a kaç temiz su altyapısı kurulur? Kaç 100.000 ton plastik attıktan dünyammızı kurtarırız? Kaç 100.000 ton akaryakıt tasarrufu yapar ve ülkenin parasının dışarıya gitmesini önleriz? Ne kadar egzoz gazından dünyamızı kurtarırız? Ama biz ne yapıyoruz? Koca koca su kaynaklarını şirketlere veriyoruz ve sadece şirketler kazansın diye hem biz hem dünyamız kaybediyor. Üzerine milyarlarca litre suyu da market raflarında şişelerde günlerce hapis yatırıyoruz. Sadece şirketler kazansın diye.
Çünkü özel sektör çalışanları:
Haftanın 6 günü 08.30-17.30 çalışıyor.
Evine en erken 18.30'da varıyor.
Yemek yap, ye, etrafı toparla, dinlen derken saati en erken 20.00 ediyor.
Sabah en geç 07.00'de uyanmak için gece 00.00 civarı uyuyor.
Genellikle resmi tatilleri olmuyor.
Özlük hakkı desen hak getire, öngörülemez bir gelecek endişesi içinde yaşıyor.
Açlık sınırı civarında maaş alıyor.
Uyanık kalıp hayatın akışına karışmak için günde ortalama 4 saate ihtiyacı oluyor.
Şimdi bu insanlar bekarsa o süre zarfında birisiyle nasıl tanışacak, tanımak için ne ara vakit geçirecek? Hayatında biri varsa kuş kadar maaşla evlilik hazırlığı içine nasıl girecek? Evliyse çoluğuna çocuğuna eşine nasıl vakit ayırıp ilgilenecek? Hobilerine, arkadaşlarına, katılmak istediği etkinliklere, kendini geliştirmeye ne ara vakit ayıracak? Evinin eksik gediğini ne ara hangi parayla halledecek?
Nerden baksan baştan sona bir çürümüşlük hali; gençliğin, ömrün, hayallerin, emeğin.. Ve bundan kurtulmak istiyorlar.
İki Boğaz köprüsü 2025’te 7,3 milyar TL net kâr elde etti. Kâr marjı %97. Amortismanı çoktan bitmiş, bakımı düşük, nakit makineleri.
Bugün 600 milyon dolarlık yıllık nakit akışını 30 yıl için peşin satıyorsun.
Gelecek 30 yılın gelirini bugün oluşturduğun açıkları kapatmak için ipotek ediyorsun.
Geliri önümüzdeki birkaç bütçe yılında yakarsın zaten. Tersten portföy yönetimi: Nakit üreteni devret, nakit yutanı tut.
Ve kamunun işlettiği köprüden geçiş ücreti (örneğin Boğaziçi Köprüsü) 59 TL iken özel işletmede olan Osmangazi Köprüsü'nden geçiş ücreti 1170 TL.
Özelleştirme sonrası şirketler tarifeleri diğer köprülere yakınsar. Kâr özel şirketin cebine kalır, fark yine vatandaşın navlununa biner.
Türkiye Yüzyılı.
Türk'ün zaferinin temelinde lojistik yatmaktadır. Zira silahlar öyle eski ve dağınık düzende ki yalnızca alaylar içerisinde standardizasyon sağlanabiliyordu. Bir alay Mosin-Nagant kullanırken diğer alay Mauser kullanıyordu. Her mayon farklı, her silah ayrı mühimmat atıyordu. Öyle ki Sakarya Meydan Muharebesi'nde hiçbir topçu atışımız düşman mevzilerini bulamıyordu zira büyük çoğunluğu Balkanlar'dan kalma bu topların artık yivsetlerinin aşınmasından mütevellit hesaplamalar tutmuyor ve olması gerekenden daha fazla atış yapılmasına rağmen yine de başarılı olunmuyordu. Devamında İsmet İnönü ve Sarı Emin Bey 'in öncülüğü ile Büyük Taaruz öncesi kullanılacak tüm toplar Konya 'ya getirilip ovada tek tek atış denemeleri yapılıp atış defterleri yeniden yapılandırılıp tüm topçu subaylar bu yeni deftere göre aylarca eğitim görüyorlar. Unutmamalıyız ki üniformalarımız bile yoktu. Evet, bir ordunun üniforması yoktu. Öyle ki çoğu asker yalnızca köyünden getirmiş olduğu giysiler ile mücadele etmiş ve devamında 11 aylık hazırlık sürecinde İtalya'nlardan 50 bin adet çöl üniforması alınarak bu sorun çözülmeye çalışılmıştır.
Unutmayınız; o gün bir avuç Türk dünyaya meydan okudu. Biz ne o gün ki kadar çaresiziz ne de o gün ki kadar umutsusuz. Biz o gün o şartlar altında bu cumhuriyeti kurduk. Bizlerin tükenmeye hakkı yok. Haklıyız ve kazanacağız. Müsterih olunuz.
🗣️Emekli Askeri Doktor Semih Dikkatli:
"Ben 1.90 boyunda bir Mehmetçiğimizin şehit olmasının ardından kopan uzuvlarını diktim bedenine.
Ben bu süreci baltalarım. Ben bunu tüm şehit ve gazilerimize borçluyum."
Nasıl iyileşeceğiz?
Hayatımızdaki çalkantıların bir gün durulacağını, her şeyin yerli yerine oturacağını bekleyerek yaşıyoruz. Oysa bizi yoran tam da bu bekleyiş. Sarsıntılar hayatın arızası değil, doğası. Bir gün gelen fırtına, başarısız olduğumuzun değil, değişmeye çağrıldığımızın işareti. Direnmeyi bıraktığımız an, dönüşüm başlıyor.
Acıdan kaçış yok; kayıp da, belirsizlik de, kırılma da er geç kapımızı çalıyor. Ama acı çekmekle o acının içinde hapsolmak aynı şey değil. Acı, garip bir biçimde, kendi çıkış yolunu da içinde taşıyor. Mesele onu yok etmeye çalışmak değil; onunla ne yapacağımızı, onu nereye taşıyacağımızı bilmek.
Her birimiz kendimize sessizce bir hikâye anlatıyoruz, kim olduğumuza, başımıza gelenlerin ne anlama geldiğine dair. Çoğu zaman bu hikâyenin farkında bile olmayız ama o bizi yönetir. Aynı olay, “hayat beni hep yıkıp geçiyor” cümlesiyle de anlatılabilir, “her seferinde yeniden doğruldum” cümlesiyle de. Hikâye değişince, geçmiş değişmez belki; ama geçmişin üzerimizdeki ağırlığı değişir.
Bir şeyi anlamak başka, onu yaşamak başka. İçgörü zihinde kalır; onu hayata taşıyan şey ise küçük, tekrarlanan, anlam yüklü eylemlerdir. Sabah edilen bir dua, her hafta yazılan bir mektup, bir topluluğun paylaştığı bir tören… Ritüeller, bildiklerimizi bedenimize işler. Kayıptan sonra hayata yeniden karışmamızı sağlayan köprü, çoğu zaman işte bu sessiz tekrarlar.
En ağır yükleri taşıyabilenlere bakınca şaşırtıcı bir şey görüyoruz: Onları ayakta tutan ne iyimserlik ne de çelik gibi bir irade. Var olmalarının bir karşılığı olduğunu, yaptıklarının bir yere dokunduğunu hissetmeleri. Amaç, acıyı ortadan kaldırmaz; ama ona bir yön verir. Ve yönü olan acı, insanı ezmek yerine büyütür.
İyileşmeyi hep içsel bir yolculuk sanıyoruz. İyileşme iki insan arasında, bir sofrada, bir toplulukta gerçekleşir. Yalnızlık yarayı derinleştirir; bağ kurmak sarar. Birlikte anlatılan hikâyeler, birlikte yapılan ritüeller, birlikte bulunan anlamlar.
İnsan insana şifadır, sığınaktır.
Bir İngiliz doktor da bir kayın ormanında yüz yirmi kadın ve çocuğun cesedini müşahede ederek, nelerin yaşandığını anlamanın oldukça kolay olduğunu ifade ediyordu:
"Toplam 122 kafatası tespit ettik. Bunların 20-25'i küçük çocuklara aitti. Görülen tüm giysiler, Türk kadınları ve çocukları tarafından giyilen türdendi. Birçok kafatası, künt aletlerle vurulmuş gibi ağır biçimde parçalanmıştı.
Üç vakada boğazın kesildiği açıkça görülüyordu. Bir vakada ise karın, kadının taşıdığı çocuğun çıkarıldığını doğrular biçimde yarılmıştı. Yakınlarda, doğmamış bir çocuğa ait olabileceği düşünülen küçük kalıntılar da bulundu. Bazı kadınların kolları uzanmış halde, başlarının üzerine çekilmiş giysilerini kavramış durumdaydı.
Birkaç vakada açıkça tahribat yapıldığı görülüyordu; mahrem yerleri hem önden hem arkadan kesilmişti. En az iki vakada -ve muhtemelen daha fazlasında göğüslerin kesilip çıkarıldığı anlaşılıyordu. Bir yerde, kollarıyla küçük bir çocuğu sarmış bir kadın cesedi bulundu, her ikisinin de kafatası parçalanmıştı.
Başka bir yerde ise yüzüstü yatmış bir kadın cesedi vardı, elleri aşağıya doğru uzanmıştı, sanki uğradığı saldırıdan kendini korumaya çalışmış gibiydi. Uylukları ayrılmış, bacakları bükülmüş, karın ve vücudunun diğer kısımları korkunç biçimde sakatlanmıştı"
Balkan Reconquistası William H. Holt
KETEBE YAYINLARI
Malatyalı Astsubay Başçavuş Semih Özbey, Malatyalıdır. Rize İl Jandarma Komutanlığında görev yapıyordu.
18 Eylül 2015 tarihinde memleketine giderken Tunceli–Erzincan kara yolunda PKK tarafından kaçırıldı. Özbey, 5,5 yıl boyunca örgütün elinde alıkonuldu.
Resmi kaynaklara göre Irak’ın kuzeyindeki Gara bölgesinde, Pençe Kartal-2 Harekâtı sırasında alıkonulan diğer Türk vatandaşlarıyla birlikte 10 Şubat 2021’de şehit edildi.
Naaşı Türkiye’ye getirildikten sonra 14 Şubat 2021’de Malatya Şehir Mezarlığı’na defnedildi.
Aileleri o dönemde gittikleri her kapıdan "Devlet teröristle pazarlık yapmaz" diyerek geri çeviren kravatlılar, şimdi bu acıyı yaşatanlarla kucaklaşmamızı istiyorlar.
Üstelik ortada ne bir pişmanlık ne bir af dileme var.
Peki ne değişti?
Mesele budur!
"2003 Nisan ayında ABD askerleri Bağdat'a girmek üzereyken, Mesut Barzani ve Celal Talabani bir avuç yabancı gazeteci ile Dukan Gölü kıyısında bir yemekte buluştu. Masada kızarmış bir bütün kuzu, tavuk şiş ve çeşit çeşit yemek vardı. Yemeğe oturmadan önce Talabani bizleri uyardı: Masada fotoğraf çekmeyin. Biz dünyaya Kürtlerin eziyet çeken bir toplum olduğu imajını yaymaya çalışıyoruz. Bu masa, bu imaja yardım etmez!”Mohamad Bazzi, Newsday, 8 Nisan 2005" Çıkar göster.
Pervin Buldan, kendisiyle ilgili Engin Balım'ın söylediklerini paylaştığımız videoyu mahkeme kararı ile sildirdi.
Sonra ben tekrar yayınladım.
Tekrar mahkemeye başvurdu.
Yine Türkiye'den engelletti ve sildirdi.
Silinirse tekrar yükleyeceğimi söylemiştim.
Yine engelletmesi ve sildirmesi için tekrar paylaşıyorum.
Yeniden sildirdikten sonra bir daha paylaşacağım.
Böyle demediğimiz için en ufak adi olayda ağızlarından salyalarla "ırkçı saldırı" diye bağırıyor etnikçiler!
İlerde yapmayı planladıkları saldırılara alt yapı oluşturuyorlar sanırım.
PKK eliyle yaptıkları yapacaklarının garantisidir!
Alın bu PKK'lı katili, etnikçi faşisti, "Türk çocuğu" diye bebekleri katletmiş!
Türk çocukları kendi vatanında bile soykırıma uğrar!
Ama yakınları bağırmadığı, ağlamayı beceremediği için ona yapılanlar bilinmez, bilenler de umursamaz!
Artık bu ülkede "Türk sorunu" vardır!
Neyini anlatacaksın Fransız Sömürgesi Senegalli subayların Türk kadına tecavüz etmeye çalışırken görüp hepsini öldürdüğü için padişah fermanıyla sürgüne gönderilen Mehmet Cemil’i mi yoksa bunlar ülkeye girerken kırmızı halı seren İstanbul sosyetesini mi? Atatürk boşuna tiksinerek bakmıyor bu İstanbul’a
Ben olsam şunu her ay bir kere bütün okullarda, kışlalarda ve camilerde halka izletirdim. Bütün televizyon kanallarında ayda bir yayınlanmasını zorunlu yapardım.