Kılıçdaroğlu İmamoğlu'nu ihraç edecek mi? Özgür Özel açıkladı...
💬“Ekrem İmamoğlu tutuklandığında eşine ilk ziyarete gidenlerden birisi Kemal Bey'di. Ekrem Bey’i cezaevinde ziyaret ettiler. Ekrem Bey'e defalarca ‘Birlikte olalım. Özgür Bey'i dışlayalım. Biz bir olalım. Özgür Bey'i indirelim’ dediler. Ekrem Bey'e cezaevindeyken genel başkanlık teklif ettiler.”
https://t.co/0gjhCEDdsn
Sermayenin ve iktidarın el ele vererek emekçinin alın terini, hakkını ve hak arama mücadelesini gasp etme girişimlerine bir yenisi daha eklenmiştir.
Bilindiği üzere, 17 gün boyunca onurlu bir direniş sergileyen Doruk Madencilik işçileri; Çalışma ve Sosyal Güvenlik, İçişleri ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlıklarının da bulunduğu toplantıda holding yönetimiyle anlaşmaya varmış ve eylemlerini sonlandırmıştır. Bu toplantı sonucunda, işçilerin tüm alacaklarının en geç 15 Mayıs tarihine kadar hesaplara aktarılacağı taahhüt edilmiştir.
Gelinen noktada görüyoruz ki verilen sözler tutulmamıştır. Holding, devletin resmi kurumları huzurunda verdiği taahhütleri yerine getirmemiş; madencilerin maaşlarını ve sendikal tazminatlarını ödemeyerek emek gaspına devam etmiştir. Bunun üzerine, Bağımsız Maden-İş Sendikası öncülüğünde maden emekçileri yeniden Ankara’ya gelme kararı almış, ancak lojistik ve güvenlik engelleriyle bu girişimleri engellenmeye çalışılmıştır.
Madencileri taşımak üzere ayarlanan otobüslerin emniyet ve idari birimlerin tehditleri gerekçesiyle tam üç kez iptal edilmesi yetmezmiş gibi, kendi imkanlarıyla yola çıkan madencilerin ve sendika heyetinin Ankara yolunda kurulan barikatlarla durdurulması, ülkemizdeki adalet terazisinin nasıl çalıştığını bir kez daha göstermiştir.
Yaşananlar, Türkiye’de iktidar ile büyük sermaye grupları arasındaki ilişkinin bir kez daha görünür hale gelmesidir. Patronlar verdikleri sözleri çiğneyip işçinin hakkını gasp ettiğinde sessiz kalanlar; emekçiler haklarını aramak için yola çıktığında tüm devlet imkânlarını seferber etmektedir. Ortadaki sorun, bir holdingiz taahhüdünü yerine getirmemesinin çok ötesindedir. Bu tablo; sermayeyi koruyan, emeği ise baskı altına çalışan anlayışın somut bir kanıtıdır.
Bir devletin asli görevi emekçinin hakkını gasp eden holdinglerin çıkarlarını korumak, hakkını arayan işçilere ise barikat kurmak değil; emekçinin alın terini güvence altına almak olmalıdır.
Açıklamanın tamamını okumak için tıklayınız:
https://t.co/oY7VxQjwbi
“Ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak,
nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa”
Bugün, büyük usta Nâzım Hikmet’in 63. ölüm yıl dönümü.
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” diyerek omuz omuza verilen mücadelenin özlemini şiirleştirdi,
“En güzel günlerimiz: henüz yaşamadıklarımızdır” diyerek aydınlık yarınlara olan inancımızı tazeledi.
Direnişin, umudun ve sevdanın şairi, edebiyatımızın mavi gözlü devi Nâzım Hikmet’i saygı ve özlemle anıyoruz.
#nazimhikmet
Türkiye’nin aydınlık yüzü olan eğitim emekçileri, hiçbir dönem baskılara rağmen örgütlenme mücadelesinden vazgeçmedi.
1965’te Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ile başlayan mücadele 12 Mart Muhtırası ile bitirilmek istense de aynı yıl kurulan Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) ile 1970’li yıllar boyunca devam etmiştir.
TÖB-DER; 12 Eylül 1980 darbesi ile kapatılmış, yöneticileri ve birçok üyesi gözaltına alınmış, öğretmenlere dernek kurma yasağı getirilmiş, eğitim emekçileri örgütsüzlüğe mahkûm edilmiştir.
28 Mayıs 1990’da kurulan ilk Eğitim-İş; 12 Eylül faşizminin baskı, yalıtma ve örgütsüzleştirme politikalarını delerek kurulan ilk kamu çalışanı sendikası olmuştur. Eğitim-İş yalnızca eğitim iş kolunda değil, kamu kesiminin tüm işkollarında sendikal hakları, örgütlü mücadeleyle kazanmanın yolunu açmıştır.
12 Eylül faşizminin karanlığını örgütlü mücadeleleriyle aydınlatarak bizlere bu yolu açan kurucuları saygıyla selamlıyoruz.
Milli Eğitim Bakanlığı, imzaladığı türlü protokollerle laik ve bilimsel eğitimi hedef almaya, okullarımızı gerici yapıların hareket alanına açmaya devam ediyor.
MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü koordinesinde ve Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli kapsamında, 7 Mayıs 2026 tarihinde Uluslararası Eğitim Derneği (ULUED) ile yeni bir protokole imza atılmıştır. Bu protokol eğitim sisteminin temel ilkelerine anayasa dışı müdahalenin yanında, öğretmenlerimize yönelik ağır ithamlar içermektedir.
İmzalanan protokol kapsamında öğretmenlerin derslerde kaynak olarak kullanması için ULUED tarafından hazırlanan “Muallimin Manevi Rehberi” adlı içerikler okullara gönderilmiştir. Derslerin manevi ve dini sembollerle ilişkilendirilerek anlatılmasını, manevi değerlerle donatılmış bireylerin yetiştirilmesini teşvik eden rehber; modern, laik, bilimsel eğitim sistemine ve öğretmenlerimize açıkça hakaret etmektedir.
Açıklamanın tamamını okumak için tıklayınız:
https://t.co/D8EBmQ7v0m
Mayıs ayında beslenme çantası maliyeti bir önceki aya göre %1,95 arttı. Buna göre aylık beslenme çantası maliyetinin asgari ücret içindeki payı %7,95’e, en düşük emekli maaşı içindeki payı %11,16’ya, en düşük öğretmen maaşı içindeki payı ise %3,54’e yükseldi.
Nisan ayında 2188,45 TL, olan aylık beslenme çantası maliyeti, Mayıs ayında %1,95 artarak 2231,23 TL oldu. 2025-2026 dönemi boyunca eğitim öğretim giderlerini karşılamakta zorluk çeken aileler, çoğu kez çocuklarını okula aç ya da boş beslenme çantası ile göndermek zorunda kaldı.
Enflasyon ile birlikte toplumun bir kesiminde yoksulluk derinleşirken bir kesimine servet aktarımının devam etmesi, siyasi iktidarın sermaye yanlı politikalarının bir sonucudur. Patronlara karşı ülkenin emekçisini yoksullaştıran zihniyet çocukların sağlığını geleceğini tehdit etmektedir.
Ülkedeki emekçileri kendi eliyle yoksulluğa sürükleyen siyasi iktidarın sorumluluğu büyüktür. Çocukların okullara aç gitmesinin, sağlıklı ve dengeli beslenememesinin, boş beslenme çantalarının tek sorumlusu olan siyasi iktidar, sorunu yine kendi çözmek zorundadır.
Millî Eğitim Bakanlığı’na çağrımızı yineliyoruz:
OKULLARDA BİR ÖĞÜN ÜCRETSİZ YEMEK HAKTIR.
Açlık ve yoksulluk içeren bozuk düzene karşı çocuklarımızın görmezden gelinmesine, kamusal ve parasız eğitim hakkının gasp edilmesine izin vermeyeceğiz.
Okullarımızda yaşanan şiddet olayları sonrasında Milli Eğitim Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı, okul güvenliğini siber takip yoluyla çözmeyi kararlaştırmış ve okul giriş-çıkışlarına, okul bahçelerinin etrafına kamera yerleştirmeyi kararlaştırmıştır.
Eğitim-İş olarak bu süreçte ısrarla okul içinin bu tür önlemlerden uzak tutulmasını, okulun öğrencileriyle öğretmenleriyle, destek hizmetleri veren personeliyle özel bir alan olduğunu dile getirdik. Okul, eğitim öğretimin dışında birbiriyle etkileşim alanında bulunan özel bir topluluktur ve ülke olarak geleceğimizin inşa edildiği yerdir. Bu topluluğu öğrenci ve öğretmenleriyle, çalışanlarıyla birbirine karşı güven duygusundan uzaklaştıracak olan okul içi görüntü ve ses kaydı yapılması, okul koridorlarında ve bahçesinde dolaşan güvenlik görevlisi uygulaması bizim için kabul edilemez. Bu nedenle okullarımızdaki güvenlik önlemlerinin okullara giriş ve bahçe etrafıyla sınırlı kalmasını, okul içi sorunların çözümünde okul yönetimine ve öğretmenlere verilen sorumluluk oranında yetki verilmesini dile getirdik. Çünkü mevcut eğitim yönetimi uygulamalarında okul yönetiminin ve öğretmenlerin sorumluluğu var ancak yetkileri bulunmamaktadır. Kahramanmaraş’ta yaşanan olay bu gerçeği yalın halde ortaya koymuştur.
Biz güvenli okul talebini dile getirdikçe, okulun kendine özgü niteliklerini vurguladıkça Milli Eğitim Bakanlığı tam tersi uygulamalarda bulunmaktadır.
Açıklamanın tamamını okumak için tıklayınız:
https://t.co/f7FwZH1tPn
Denizli'nin Sarayköy ilçesinde yolcu otobüsünün kaza yapması sonucu hayatını kaybeden yurttaşlarımıza rahmet, kederli ailelerine başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz...
"Olma kula kul, öpme el ayak, kirlenmesin ağzın. Ya ver canını insan için ya da etme kalabalık dünyamıza!"
Bereketli Topraklar Üzerinde
Orhan Kemal'i ölüm yıl dönümünde saygıyla anıyoruz...
Okullarımızda yaşanan şiddet olayları sonrasında Milli Eğitim Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı, okul güvenliğini siber takip yoluyla çözmeyi kararlaştırmış ve okul giriş-çıkışlarına, okul bahçelerinin etrafına kamera yerleştirmeyi kararlaştırmıştır.
Eğitim-İş olarak bu süreçte ısrarla okul içinin bu tür önlemlerden uzak tutulmasını, okulun öğrencileriyle öğretmenleriyle, destek hizmetleri veren personeliyle özel bir alan olduğunu dile getirdik. Okul, eğitim öğretimin dışında birbiriyle etkileşim alanında bulunan özel bir topluluktur ve ülke olarak geleceğimizin inşa edildiği yerdir. Bu topluluğu öğrenci ve öğretmenleriyle, çalışanlarıyla birbirine karşı güven duygusundan uzaklaştıracak olan okul içi görüntü ve ses kaydı yapılması, okul koridorlarında ve bahçesinde dolaşan güvenlik görevlisi uygulaması bizim için kabul edilemez. Bu nedenle okullarımızdaki güvenlik önlemlerinin okullara giriş ve bahçe etrafıyla sınırlı kalmasını, okul içi sorunların çözümünde okul yönetimine ve öğretmenlere verilen sorumluluk oranında yetki verilmesini dile getirdik. Çünkü mevcut eğitim yönetimi uygulamalarında okul yönetiminin ve öğretmenlerin sorumluluğu var ancak yetkileri bulunmamaktadır. Kahramanmaraş’ta yaşanan olay bu gerçeği yalın halde ortaya koymuştur.
Biz güvenli okul talebini dile getirdikçe, okulun kendine özgü niteliklerini vurguladıkça Milli Eğitim Bakanlığı tam tersi uygulamalarda bulunmaktadır.
Açıklamanın tamamını okumak için tıklayınız:
https://t.co/f7FwZH1tPn
Değerli yol arkadaşlarımız,
“CHP İletişim” hesabımız artık “Özgür Özel İletişim” (@ozgurozeliletsm) adıyla yoluna devam ediyor. Sesimizi daha güçlü duyurmak, dayanışmamızı büyütmek için hep birlikte takip edelim, çevremize de ulaştıralım.
Birlikte daha güçlüyüz.
#Lider
EK ZAM TALEBİYLE HAZİNE VE MALİYE BAKANLIĞI ÖNÜNDE BASIN AÇIKLAMASI GERÇEKLEŞTİRDİK
Kamu-İş Konfederasyonu olarak "Ek zam hakkımız, söke söke alırız" talebi ile TC. Hazine ve Maliye Bakanlığı önünde basın açıklaması gerçekleştirdik.
Açıklamaya Konfederasyonumuz MYK üyeleri, Bağlı Sendikalarımızın Genel Başkan ve MYK üyeleri katıldı.
Haberin devamı için:
https://t.co/9IgCdMkMbR
Eğitimin laik ve bilimsel niteliğinin aşındırıldığı, okullarımızın şiddet yuvası haline geldiği ve liselerin zorunlu eğitim kapsamından çıkarılmasının tartışıldığı bugünlerde, Kamucu Eğitim dergimizin 5. sayısı çıktı.
Bu sayımızda eğitim sistemimizi ve toplumu kuşatan sorunlar ile Cumhuriyet aydınlanmasının en büyük atılımlarından biri olan Köy Enstitüleri’ni ele alıyoruz. Kuruluş felsefesi, toprak reformuyla olan bağı, bir türlü söndürülemeyen ışığı ve bu deneyimin yıkılış sürecine dair tartışmalar yürütüyoruz. Ayrıca laik eğitimin önemi ve Türkiye’de eğitim hakkının kavramsal ve hukuksal çerçevesine dair incelemeler de sayımızda yer alıyor.
Eğitim-İş olarak alanlarda verdiğimiz mücadelemizle ve basılı yayınlarımızla eğitimin kamucu niteliğini savunmaya devam ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki; özgür ve eşit bir toplum ancak kamucu eğitimle mümkündür.
Yeni sayımızı incelemek için:
https://t.co/yBLCy46UVw
AKP iktidarı, siyaseti halkın iradesinin tecelli ettiği meşru bir alan olmaktan çıkarıp yargı sopasıyla dizayn ettiği bir zemin haline getirmeye devam ediyor.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Genel Kurultayı’na yönelik Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36’ncı Hukuk Dairesi tarafından verilen “tedbirli mutlak butlan” kararı, doğrudan halk iradesine ve demokrasiye indirilmiş bir darbedir.
AKP, siyasi rakiplerini tasfiye etmek ve toplumsal muhalefeti sindirmek için yargıyı bir enstrüman olarak kullanmayı alışkanlık haline getirmiştir.
19 Mart operasyonlarıyla başlayan süreçte İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu gözaltına alınmış, belediyelere kayyum atanmış, art arda şantaj iddialarıyla gündeme gelen siyasi transferler yaşanmış, muhalefet türlü operasyonlarla sindirilmeye çalışılmıştır.
Sandıktan çıkan sonuçları tanımayan, seçilmişleri türlü gerekçelerle görevden alıp yerlerine atanmışları getiren kayyum rejimi, halk iradesinin gaspından başka bir şey değildir. Seçim iptalleri, siyasi yasak talepleri ve şimdi de CHP Kurultayı’na yönelik mutlak butlan kararı, siyaset meydanında yenemediği iradeyi mahkeme salonlarında boğma girişimidir.
Eğitim-İş olarak altını çiziyoruz:Meşruiyetini halktan almayan hiçbir iktidar kalıcı değildir.
Açıkça anayasaya ve demokrasiye aykırı olan bu kararı kınıyoruz. Yaratılmak istenen korku iklimine, muhalefeti parçalamaya dönük sindirme politikalarına ve başımızda sallandırılan yargı sopasına rağmen demokrasiyi savunma mücadelemizden bir adım geri atmayacağız. Demokrasiyi, adaleti ve halkın iradesini kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz.
Eğitim-öğretimden siyasi partilere kadar toplumsal hayatı oluşturan tüm alanlar, siyasi iktidarın keyfi yönetimine mahkûm edilmiştir. Alışkanlık haline getirilen kayyum politikaları, artık siyaset alanını da aşarak eğitim kurumlarını yutmaya başlamıştır.
Yükseköğretim alanında yaşanan bu kaosun tek sorumlusu; eğitimi ticarileştiren siyasi iktidar ve akademik özerkliği yok ederek bu düzene çanak tutan YÖK’tür. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yaşanan kriz; eğitimi ticari faaliyet, öğrenciyi müşteri, akademisyeni ise güvencesiz bir şirket çalışanı olarak gören zihniyetin sonucudur.
Üniversitelerin bilim yuvası olmaktan çıkarılıp, kâr-zarar hesabı yapan ticari işletmelere dönüştürülmesinin faturası öğrencilere, velilere, akademik-idari personele ve kampüs içinde çalışan binlerce emekçiye kesilmektedir.
Bini aşan akademik/idari personel ile kampüs içinde taşeron ya da sözleşmeli olarak görev yapan emekçiler, alınan bu kararla bir gecede işsiz kalma riskiyle baş başa bırakılmıştır.
Açıklamanın tamamını okumak için tıklayınız:
https://t.co/adjWiWxoik
Genel Başkanımız Kadem Özbay, Genel Mali Sekreterimiz Doğan Dağdelen, Genel Örgütlenme Sekreterimiz Bülent Metin, Genel Özlük Hukuk ve TİS Sekreterimiz Yeliz Toy, Genel Eğitim Sekreterimiz Veli Fırat Şimşek ve Genel Merkez Avukatımız Burak Sabuncu, CHP Milli Eğitim Politika Kurulu Başkanı, İstanbul Milletvekili Suat Özçağdaş’a, Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nde dayanışma ziyaretinde bulundu.
Ziyarette, halkın iradesinin her türlü vesayetin üzerinde olduğu hatırlatılarak, demokrasiye sahip çıkma kararlılığı vurgulandı.