Bu hafta sonu gerçekleştirilecek Yükseköğretim Kurumları Sınavı’na (YKS) girecek bütün evlatlarımıza gönülden başarılar diliyorum.
Uzun ve meşakkatli bir hazırlık sürecinden geçen gençlerimizin emeklerinin karşılığını almalarını temenni ediyor; Allah’tan kendilerine zihin açıklığı ihsan etmesini niyaz ediyorum.
Jorge Luis Borges, 40 yıl önce bugün, ülkesinden uzakta yaşamını yitirdi.
"Son yaklaştıkça, anımsanan birtakım imgeler kalmaz artık, yalnızca sözcükler kalır" diye yazmıştı Ölüm ve Pusula'da.
Geride sözcükleri kaldı. Mezar taşında ise şu cümle: "Korkacak bir şey yok"
Saygıyla.
“Adalet Hemen Şimdi!” dedik.
Birileri “Darbe Hemen Şimdi!” diye uydurdu.
Biz konferansta hukuk konuştuk, onlar komplo üretti.
Biz geri dönüştürülmüş, ucunda karanfil ve gül tohumları olan kalemler dağıttık; onlar o kalemlerden bile darbe senaryosu çıkarmayı başardı.
Demek ki mesele söylenenlerde değil, duymak istediklerinde.
Fikirden korkanlar, her fikri tehdit sanır.
ADALET HEMEN ŞİMDİ!
📌 Bahar Konferansları II: Adalet Hemen Şimdi!
▪️ Adaletin en kötüsü geç tecelli edenidir.
— Orhan Gazi
📅 7 Haziran 2026 Pazar
⏰ 14.00–17.00
📍 Akgün İstanbul Hotel, Vatan Cad.
#AdaletHemenSimdi#DemokrasiPlatformu
📌 Bahar Konferansları II: Adalet Hemen Şimdi!
📅 7 Haziran 2026 Pazar
⏰ 14.00–17.00
📍 Akgün İstanbul Hotel, Vatan Cad.
📺 @medyascope | @cakir_rusen
🔗 https://t.co/517UHgPytc
📌 Bahar Konferansları II: Adalet Hemen Şimdi!
▪️ Türkiye’de hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve toplumsal adalet arayışını konuşuyoruz.
📅 7 Haziran 2026 Pazar
⏰ 14.00–17.00
📍 Akgün İstanbul Hotel, Topkapı Salonu, Vatan Cad.
#ÖnceSiyasetDeğişmeli#DemokrasiPlatformu
⚖️ Masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkı,
🛡️ İnsan onurunun ve hukuk devletinin temelidir.
⚖️ Adalet Hemen Şimdi!
⏳ Yükleniyor...
🗓️ 07 Haziran 2026
#AdaletHemenSimdi#DemokrasiPlatformu
Kurban Bayramı’nın ülkemize, İslâm dünyasına ve bütün insanlığa hayırlar getirmesini diliyorum.
Bayramlar, paylaşmayı, merhameti ve kardeşliği yeniden hatırladığımız müstesna zamanlardır. Bu değerlerin kalıcı olabilmesi ancak adalet duygusunun güçlenmesiyle mümkündür.
Hakkın gözetildiği, mazlumun unutulmadığı, vicdanın ve adaletin hayatımıza yön verdiği bir bayram temennisiyle;
Kurban Bayramımız mübarek olsun.
🔴 Başta Bilgi'nin değerli öğrencileri ve aileleri, azimli hocaları, Bilgi'nin tüm bileşenleri, Türkiye'nin demokrasiye inanmış tüm kurum ve çevrelerinin dayanışması ve Bilgi yönetiminin ısrarlı takibiyle bu sonucun elde edilmesi çok değerli bir adımdır.
🔴 Unutulamaz, unutulmamalı, unutturulmamalı.
Bir hükümdar, bilgelerinden hem en çaresiz anında umut verecek hem de en güçlü anında kibrini dizginleyecek bir şey ister. Bilgeler ona bir yüzük uzatır, üzerinde sadece şu yazmaktadır:
"Bu da geçer..."
Kılıçdaroğlu mezarından çıkan bir hortlak gibi görünüyor birçok muhalifin gözüne. Hatta, iktidar tarafından muhalefet musallat edildiği de düşünülüyor. Bu İslami korku filmleri senaryosunu andıran kurgu maalesef gerçek değil. Gerçek olan ise, Kemal Bey'in asla gömülmediği, hatta yaraları bereleri temizlenerek, harikulade bir makyajla mumyalanıp müzeye kaldırıldığı. Yani, CHP'nin kendini mutlu hissetmesi için Kılıçdaroğlu'nun tebessüm eder haliyle, yüzü pudralanmış şekilde ama donuk bakışlarla bir fanus içinde olması ve parti müzesindeki yerini alması gerekiyordu.
Bu ikisinin, yani hortlak ile mumyanın farkı ne peki? Niçin bu yazıya böyle başladım? Bu fark önemli çünkü, hortlak usulünce gömülmemiştir. Kapanmayan bir hesabını kapatmak için aramıza büyük bir haklılık ve intikam duygusuyla geri döner. Mumya ise geride kalanlarla bütün hesaplarını kapatmıştır. Gidişiyle hem üzer hem de geri dönmemesi için olabildiğince pohpohlanır.
Maalesef, hem İmamoğlu hem de CHP yönetimi Kemal Bey'e gönlü hoş tutulması, kışkırtılmaması gereken ve müzede güzel durması gereken bir mumya muamelesi yaptı. Ve bunu yaparken, Kemal Bey hakkında olumsuz, eleştirel tek kelime etmediler. Öyle ki, Kemal Bey'i kongrede devirirken dahi, küçük partilere verilen milletvekillikleri konusunda birkaç sızlanma haricinde, 14 Mayıs Başkanlık seçimlerinin niçin kaybedildiğinin bile bir sorgulaması yapılmadı. Yani Kemal Bey gitmeliydi ama niçin gitmesi gerektiği etraflıca tartışılmadı.
Birçok CHPli için kongre sonuçları, parti ruhunu sindirmiş yüzlerce delegenin aslında Kılıçdaroğlu ile hesaplaşma anıydı. Belki onunla kamuoyu önünde hesaplaşılmamıştı ancak delege başkanlığı elinden alarak reaksiyon vermişti. Bu yeterliydi. Bu tarihten sonra yeni yönetim de Kemal Bey de susacaktı. Tarihe dokunulmayacak, 14 Mayıs'ın hesabı ortada kalacaktı.
Üstelik günah keçisi de hazırdı. Birçok muhalife, seçimlerin Akşener yüzünden kaybedildiği, Akşener'in aslında hep iktidar adına çalıştığı söylendi. Akşener'in oğlunun büyükelçi olacağı, kendisinin cumhurbaşkanı yardımcısı olacağı vs. iddiaları sistemli bir şekilde yayıldı. (Bugün birçok muhalif, Akşener'in siyaseti bıraktıktan ve saçını boyattıktan sonra Erdoğan'la yaptığı, medyaya açık olmasını kendisinin istediği ve 90lı yıllardaki Kürt sorunu üzerine konuşulan 35 dk'lık sohbeti veri kabul ediyor ve Akşener'in seçimleri sattığını düşünüyor). Böylece, Kemal Bey'in aday belirleme sürecini nasıl ablukaya aldığı, kamuoyunu nasıl manipüle ettiği, parti kaynaklarını nasıl savurganca harcadığı, en popüler iki aday olan İmamoğlu ve Yavaş'ı nasıl sindirdiği vb. gibi konular konuşulmadı. Kemal Bey böylece püri pak bir şekilde müzeye kondu. Lafı geçtiği zaman "başımızın üstünde yeri var" gibi ifadelerle taltif edildi.
Kemal Bey'in üzerine gidilmemesi aslında sadece onunla alakalı bir durum değil. Onun aday olması için çalışıp didinen partililer, onu demokrasi peygamberi olarak görüp parlatan aydınlar, onun adaylığına itiraz edenleri hunharca linç eden sempatizanlar, onun kazanacağını iddia eden anketçiler vs. vs. hepsi bu sayede sorumluluktan ve yüzleşmeden ve özeleştiriden kurtulmuş oluyordu.
Kısacası kongre sonrası Kemal Bey'e söylenen şey koltuğunu bırakması ve susması karşılığında itibarının korunmasıydı. Müzede ona ayrılan yerde mütebessim ifadesiyle sonsuza kadar yaşayabilirdi. Öte yandan, muhtemelen Kemal Bey ise hiçkimsenin itiraz etmediği başkan adaylığı günlerini anımsıyor ve hatayı gerçekten de kendisinde bulmuyordu. Ne 14 Mayıs öncesinde ne de sonrasında hiç kimse kendisine hatalı olduğunu söylememişti. Tabir caizse herkes oradaydı. Ve bu herkes arasında bedel ödeyen, koltuğunu kaybeden niçin kendisi olmuştu? Bu soru asla cevaplanmadı ve Kemal Bey'i bir mumyadan bir hortlağa dönüştürdü.
Yerel seçim zaferi ise artık hem CHP'ye hem İmamoğlu'na hem de muhalif tabana geçmişe kalın bir sünger çekme şansı verdi. Bu sonuçlar sayesinde herkes aklanıp çıktı. Bu seçimlere kadar yeniden yazılan bir tarih varken seçimlerden sonra bilinçli bir hafıza kaybı yaşandı. Geçmişte kalan her şey lüzumsuzdu ve bunu tartışmak zaman kaybıydı. (Mesela, Özdağ'ın 3 sene boyunca muhalefete PKKlı demesi, sarı muhalefet olarak yaftalaması, ZP'nin çıkardığı başkan adayının Erdoğan'ı desteklemesi ve Özdağ'ın Erdoğan ile kabine pazarlığı yapmaya çalışması gibi konular hemen unutuldu ve Ödağ muhalefetin makbul bir aktörü olarak aileye kabul edildi). Seçim kazanılacak, iktidar gelecekti. Lazım olan İmamoğlu etrafında kenetlenilmesiydi, başka bir şey değil.
Gerek İmamoğlu soruşturmasında gerekse kongre iptali davasında ölümden sonra artık rutin hayatına dönen insanların neşesini, coşkusunu gören ve buna öfke duyan bir ölünün isyanı var. Geri dönmek ve kaybettiği ne varsa almak istiyor. Ölmeyi hak ettiğini kimse konuşmadığı için kendini öldürülmüş olarak görüyor. Ve eceliyle ölmediği için, öldürüldüğü için yaşama döndüğü zaman hayatın doğal akışına kavuşacağını düşünüyor.
Bence bu düşüncesinde de haksız sayılmaz. Kılıçdaroğlu'nun yeniden partinin başına gelmesi durumunda onunla hesaplaşacak insanlar var mı? Yani partiyi ablukaya alıp onu parti binasına sokmayan kalabalıktan değil fikri anlamda hesaplaşacak bir partili var mı? Bu iş yine Berk'e Nevşin'e Emrah'a Ruşen'e mi kalacak yoksa milletvekilleri ya da genel merkez yöneticileri parti içi etkin bir muhalefet yapacaklar mı? Ya da partiden ayrılıp yeni bir siyasi hareket başlatma güçleri var mı? CHP logosunu arkalarında bırakıp gidebilecekler mi?
İnşallah evet ama muhtemelen hayır. Kol kırılacak, yen içinde kalacak. Aylar geçecek, gündem değişecek, yeni halkla ilişkiler ajansları işe alınacak, delegeler yenilenecek, belediyelere yönelik operasyonlar duracak, ihale süreçleri yeniden başlayacak, eli sopalı bir medya sorumlusu basını yine kontrol altına alacak, sahte anketlerle göz boyanacak, yeniden vekil olmak isteyenler usul usul Kemal Bey e yaklaşmanın yollarını arayacaklar, CHP Türkiye'nin teminatıdır dencek, fırka romantizmi yapılacak....
Henüz mahkemeye bir ay var ve belki Kemal Kılıçdaroğlu ile esaslı bir hesaplaşma yapılması mahkeme kararını değiştirmeyecek. Ama en azından, Kemal Bey'in hortlamasını ve CHP'nin bir hortlak tarafından yönetileceğini tescillemek için bu vakit yeterli.
Daha fazla hukuk, daha fazla adalet, daha fazla akademik özgürlük...
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet izninin kaldırılmasına ilişkin karar, sadece bir yükseköğretim kurumunu değil; öğrencileri, akademisyenleri, idari personeli, mezunları ve Türkiye’de üniversite özerkliği fikrini doğrudan ilgilendiren son derece vahim bir gelişmedir.
Geçmişte Şehir Üniversitesi’nin kapatılması ne kadar yanlış ve vahim idiyse, bugün İstanbul Bilgi Üniversitesi hakkında alınan bu karar da aynı ölçüde hukuk devleti, akademik özgürlük ve yükseköğretimin kurumsal güvencesi bakımından ciddi şekilde tartışılmalıdır.
Bir üniversite, herhangi bir idari tasarrufun konusu yapılabilecek sıradan bir yapı değildir. Kanunla kurulan bir yükseköğretim kurumuna ilişkin her işlem, hukuk devleti ilkesi, ölçülülük ve kazanılmış hakların korunması çerçevesinde değerlendirilmelidir. İdari tedbir başka şeydir; bir üniversitenin hukuki varlığını, akademik kimliğini ve binlerce öğrencinin geleceğini fiilen yok saymak başka şeydir.
Burada üzerinde hassasiyetle durulması gereken temel ilke şudur: “Tüzel kişilikler suç işlemez; suçu kişiler işler.” Eğer İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde hukuka aykırı bir işlem, mali veya idari bir usulsüzlük varsa; bunun sorumluları mütevelli heyeti başkanı, mütevelli heyeti üyeleri, ilgili yöneticiler veya işlemde kusuru bulunan şahıslardır. Hukuk devleti, suçu şahsileştirir; kurumu, öğrencileri, akademisyenleri ve çalışanları topluca cezalandırmaz.
Nitekim Sayın Cumhurbaşkanı da siyasi parti kapatmaları konusunda geçmişte yaptığı değerlendirmelerde, tüzel kişilik olan siyasi partilerin suç işlemeyeceğini; suçu işleyenlerin her zaman kişiler, yani şahıslar olduğunu; bireylerin hatalarından dolayı parti tüzel kişiliğinin kapatılmaması gerektiğini ifade etmiştir. Aynı ilkenin üniversiteler için de geçerli olması gerekir. Hukukun temel prensipleri kişi ve kuruma göre değişmez.
Bir üniversiteyle ilgili meselede esas olan; öğrencilerin eğitim hakkını, akademik ve idari personelin kazanılmış haklarını, mezunların hukuki statüsünü, akademik özgürlüğü ve üniversite özerkliğini korumaktır. Aksi yöndeki her uygulama, sadece bir kuruma yönelik idari tasarruf olmaktan çıkar; doğrudan doğruya yükseköğretim düzenine, akademik hayata ve gençlerin geleceğine müdahale niteliği kazanır.
Bu nedenle Yükseköğretim Kurulu ve ilgili kamu makamları, öğrencilerin eğitim hakkı, diploma süreçleri, akademik personelin statüsü, idari çalışanların hakları ve üniversitenin tüzel kişiliği konusunda kamuoyunu derhal, açık ve tatmin edici biçimde bilgilendirmelidir.
Devletin görevi, hukuksuzluk iddialarını soruşturmak kadar, masum insanların mağdur edilmesini önlemektir. Üniversiteler siyasi, idari veya dönemsel tartışmaların nesnesi haline getirilmemeli; bilimsel özerklik, hukuki güvenlik ve eğitim hakkı her şart altında korunmalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla belirsizlik değil; daha fazla hukuk, daha fazla adalet, daha fazla akademik özgürlük ve daha güçlü kurumsal güvencedir.