#HATIRLAYALIM
Muhsin Yazıcıoğlu soruşturmasında ifade veren eski Sivas Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Avcı, önemli bir iddiayı dile getirdi...
- Ben ve birçok arkadaşım o gün kazada kalan arkadaşlarımızı başta genel başkanımızı telefonla Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli yerlerinden arayanlar oldu.
- Saat 22.54’te benim aradığım telefon açılıyor. 12 saniyelik görüşme var.
-Fakat karşımda herhangi bir ses duymadım. Tabiat sesine benzer sesler geldi. O gün orada olanlar Yüksel Yancı (Suikastte vefat eden BBP Sivas İl Bşk.Yrdc.)’nın telefonunu açtılar.
-Yüksel Yancı’nın, GSM operatörlerinden alınan ve avukatlarımızın elinde olan telefon kayıtlarına göre saat 21.00’e kadar görüşmeleri var.
- Aynı dakikalarda benden sonra yine Yüksel Yancı’nın yakın bir akrabası Yüksel Yancı’yı arıyor ve telefon açılıyor. Karşıdaki muhatap diyor ki ‘Bu telefonu bir daha aramayın, başınız derde girer.
- Helikopterin düşürüldükten sonra tamamen ölümlerini beklemek için orada birilerinin olduğu mahkeme tarafından belirlendi.
- Bu işin kaza olmadığı, suikast olduğu gayet açıktır.
(13OCA25)
Bilgi önce bükülür, algıya dönüşür. Algı, zamanla olgu gibi sunulur.
Sonra herkes bilgiden habersiz, olguya dönüşmüş o algıyı konuşur. İşte bu, operasyonun en kritik aşamasıdır.
Manipülatör de bunu ustalıkla işler; sonunda toplum, kurgulanmış algıyı gerçek olgu zannetmeye başlar.
Şu anda yapılan da tam olarak budur. Duygusallıkla meselelere yaklaşanlar ise, olgu haline getirilmiş algının esiri olur.
Siyah pasaport sahibi Hakan Fidan’ın üzerinde emeği olduğunu iddia eden bir kişi, Facebook’ta 6 ve 7 Ağustos tarihlerinde bu paylaşımları nasıl yapabiliyor? Siz yine neler çeviriyorsunuz?
#balikesir#balıkesirdeprem#balıkesirdepremi
“Kırılmayı Kurgulamak: Hizmet Hareketi'ni Federatif Türkiye Projesine Entegre Etme Stratejisi Üzerine Bir Algı Analizi” Kod adı: EXODUS
Yeni
https://t.co/zb8Bvm8hK9
Gün olur, devran döner.
Önümüzde iki üç tane ajansın aslında mikrofonu var. abdullah öcalan’ın önünde yüzlercesi vardı.
Bu da kayda girsin: Çocuklarımızın katiline yüzlerce mikrofon… Çocuklarımızın katiline bütün kanallar…
Çocuklarımızı öldüre öldüre mağaralarda yaşlanmış bu kadar ite, köpeğe canlı yayın araçları…
Milletin evlâtlarının önüne ise — sesleri duyulmasın, kaygıları herkes tarafından bilinmesin, endişeleri millete ulaşmasın diye — iki üç tane mikrofon.
Bu iki üç tane mikrofonun önünde söylediğim sözleri Allah’a emanet ediyorum.
Sözüm Allah’a emanet.
Sözüm Millet’ime emanet.
Ben sözümü söyledim; sözü duyuracak olan Allah.
Ben sözümü söyledim; sözüm Millet’in kalbine emanet.
Göreceğiz bakalım sizin mikrofonlarınız mı?
Bu önümüze konulan iki tane mikrofon mu?
Bu iki tane mikrofonla heveslerinizin elinde oyuncak olmuş memleketi alacağız sizden, göreceğiz inşallah.
Lozan'da, İngilizine ve Fransızına, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuran halkın adının Türk Milleti olduğunu kabul ettirdik. İngilizi, Fransızı bile Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran halkın adının Türk Milleti olduğunu kabul etti, içine sindirdi de,
@RTErdogan , sen niye içine sindiremiyorsun?
Mossad ve MI6’nın Gölgesinde: Rusya’daki Drone Saldırıları Üzerinden Yeni Nesil İstihbarat Savaşı
Son dönemde Rusya topraklarında giderek artan sayıda gerçekleşen drone saldırıları, yalnızca askeri tesisleri değil, aynı zamanda bir süper gücün iç güvenlik dokusunu hedef alıyor. Bugün GZT’de izlediğim bir videoda bu saldırıların detaylarına dair oldukça çarpıcı bilgiler yer alıyordu. Saldırıların niteliği, zamanlaması, hedef profili ve sonrası oluşan psikolojik atmosfer, bana doğrudan Mossad operasyonlarını hatırlattı.
Ancak burada sormamız gereken daha derin ve esaslı bir soru var:
Bu saldırılar sadece Mossad’ın işi mi, yoksa daha geniş bir istihbarat konsorsiyumunun ürünü mü? Özellikle MI6 ile paralel bir işbirliği mi söz konusu?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca Rusya değil, Türkiye dahil olmak üzere Avrasya hattındaki pek çok ülkenin gelecekte maruz kalabileceği hibrit tehditleri anlamamız açısından da kritik öneme sahiptir.
Mossad Yöntemleri ile Drone Saldırıları Arasındaki Paralellik
İsrail istihbarat teşkilatı Mossad, onlarca yıldır örtülü operasyonlarda uzmanlaşmış bir kurumdur. Özellikle düşman gördüğü ülkelerin nükleer programlarına, askeri lider kadrolarına ve stratejik altyapılarına karşı gerçekleştirdiği suikastlar ve sabotajlar, onun “iz bırakmadan mesaj verme” konusundaki maharetini kanıtlar niteliktedir.
Rusya’da gerçekleşen saldırılarda da benzer yöntemsel desenler göze çarpıyor:
• Stratejik hedef seçimi (enerji hatları, radar üsleri, askeri havaalanları),
• İnkâr edilebilirlik (fail belli değil; resmi sahiplenme yok),
• Psikolojik etkili zamanlama (ulusal günler, kritik siyasi kararların öncesi/sırası),
• Operasyon sonrası bilgi savaşı (medyada dikkatli sızdırmalar ve bilgi kirliliği).
Bu unsurlar, klasik konvansiyonel savaş değil; istihbarat temelli, hibrit savaş konseptiyle uyumlu bir operasyonel model ortaya koyuyor. Bu noktada Mossad’ın doğrudan ya da dolaylı şekilde bu süreçte rol aldığı ihtimali güç kazanıyor.
MI6 – Mossad Ekseninde Gizli İşbirliği
İsrail’in istihbarat operasyonlarında tek başına hareket etmediği biliniyor. Özellikle İngiliz dış istihbarat servisi MI6, son yıllarda Orta Doğu, Kafkasya ve Doğu Avrupa’da İsrail’le derin eşgüdüm halinde operasyonel işbirlikleri yürütüyor.
Tarihsel bağlamda:
• İsrail istihbaratının temelleri, İngiliz İmparatorluğu dönemindeki Filistin manda yönetimi sırasında Haganah aracılığıyla MI6 tarafından atıldı.
• 1953 İran darbesi gibi olaylarda Mossad ve MI6 ortak rol oynadı.
• Bugün ise NATO ve Five Eyes sisteminde İsrail, resmi üye olmamasına rağmen özel işbirliği partneri olarak birçok bilgi paylaşımı ve operasyon koordinasyonuna dahil.
Bu işbirliği, Rusya gibi küresel güçleri çevreleme ve etkisizleştirme politikasında yeni bir boyuta ulaştı. MI6 çoğu zaman stratejik analiz ve medya mühendisliği yaparken; Mossad, sahada uygulayıcı ve vurucu güç rolü üstleniyor.
Bu İşbirliğinin Motivasyonu Nedir?
1. Rusya’nın Yükselişini Frenleme Çabası:
Özellikle Ukrayna savaşı sonrası Batı’nın uyguladığı yaptırımlara rağmen Rusya’nın direnç göstermesi, Batı istihbarat çevrelerinde yeni bir müdahale yöntemini zorunlu kıldı. Drone saldırıları, doğrudan savaş yerine istihbarat odaklı yıpratma stratejisinin bir parçası.
2. Enerji Hatlarını ve Kritik Altyapıyı Hedefleme:
Enerji diplomasisinin bir silah haline geldiği bu dönemde, Rusya’nın petrol ve gaz hatlarına yapılan saldırılar, hem Avrupa piyasasını şekillendirmek hem de Rus ekonomisini içeriden daraltmak amacı taşıyor.
3. Psikolojik Savaş ve İç Güvenlik Aşındırması:
Moskova gibi merkez bölgelerin bile hedef alınması, Rus halkında “devlet bizi koruyamıyor” hissi uyandırıyor. Bu, Mossad’ın yıllardır uyguladığı “hedef toplumda korku ve kırılganlık üretme” stratejisinin güncel versiyonudur.
Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?
Bu tarz operasyonlar artık sadece Rusya’ya özgü değil. Türkiye gibi bağımsızlaşmaya çalışan, kendi savunma sanayisini kuran ve jeopolitik ağırlığını artıran ülkeler de benzer hibrit saldırıların hedefi olabilir.
Bu nedenle:
• Geleneksel ordu ve istihbarat yapılanmaları hibrit tehditlere göre yeniden yapılandırılmalı.
• Psikolojik harp, medya mühendisliği ve toplumsal reaksiyon stratejileri önceden tasarlanmalı.
• Enerji ve altyapı tesisleri, klasik savunma ağının dışında, siber-fiziksel koruma katmanlarıyla donatılmalı.
Rusya’daki drone saldırıları, sadece askeri hedefleri değil, bir devletin direncini ve kararlılığını hedef alan entegre bir psikolojik ve istihbarî savaştır.
Bu savaşın arkasında Mossad’ın operatif zekâsı, MI6’nın stratejik yönlendirmesi ve Batı’nın küresel mühendislik arzusu yatmaktadır. Drone’lar yalnızca gökyüzünde değil, aynı zamanda istihbarat aklının görünmeyen satranç tahtasında da dolaşmaktadır.
Türkiye’nin bu görünmez savaş haritasını doğru okuması, klasik tehdit kavramlarını terk edip akılcı, çok boyutlu ve öngörülü bir savunma aklı geliştirmesi artık hayati bir zorunluluktur.
Yavuz Ağıralioğlu, iktidarı eleştirdi:
“Depreme tedbir almıyorlar. Ölüyoruz, yardım bekliyoruz, İban gönderiyorlar.
Sebep oldukları fakirliği de ayet hadis okuyup Rabbimize havale ediyorlar”
Siz Kimsiniz!
Her şeyin yerli yerinde olduğu sistemlerde, doğru çalışan demokratik hukuk ülkelerinde, her şeyin yerli yerinde olduğu yönetimlerde işini yapamayan hükûmet milletten korkar.
Her şeyin yerli yerinde olmadığı, demokratik hukuk sisteminin iyi işlemediği, yönetimin keyfileştiği, denetimin azaldığı memleketlerde millet iktidardan korkar.
Siz kimsiniz?
Harcadığınız para milletin, sattığınız mal, mülk milletin, ettiğiniz borç milletin, ödeyecek torun milletin, siz kimsiniz ki millet sizden korkuyor?
“Senin bu halini gördükçe insan ister istemez düşünüyor: ‘Mağdurun failine aşık olması’ gibi bir şey nasıl mümkün olabilir?’ Sonra daha derin bir soru geliyor akla: Acaba Homo sapiens türü en başından beri tecavüzcüsüyle ya da onu ezenle bir tür ortaklık içinde miydi? Yoksa bu, sadece senin kendi teslimiyetini meşrulaştırma biçimin mi?” @Mumtazer@GokhanBacik
YouTube kanallarımızdan @onuncuadamTV hiçbir somut gerekçe gösterilmeden kapatıldı.
İki gün önce de hesabıma geçici bir “etiket” eklendi. “Erişim kısıtlanabilir” uyarısı yapıldı. Ancak daha sonra hesabımın spam veya manipülasyon içermediği tespit edilince bu etiket kaldırıldı.
Spam yağmuru gibi gelen fake hesaplardan gelen DM'leri bile saymıyorum artık.
Ne oluyor beyler? Gerçekten soruyorum: Sizi bu kadar rahatsız eden şey ne?
KÜRT İSYANLARI LOZAN'DAN BİR ASIR ÖNCE BAŞLADI...!
Çözüm Süreci’nin şifreleri ve tarihsel arka planı...
Türk Devleti’nin ve Türk Milleti’nin bugün içinde bulunduğu durumu doğru analiz edebilmek için, tarihsel sürecin iyi tahlil edilmesi gerekir. Ancak bu şekilde sağlıklı ve gerçekçi bir sonuca ulaşılabilir.
Özellikle Çözüm Süreci, hükümet tarafından “milli bir politika” olarak sunulsa da, Türk Milleti’nin sağduyusu farklı bir gerçeğe işaret etmektedir. Batılı ülkeler ve onların yerli uzantıları, bu kez farklı bir yöntem izleyerek amaçlarına ulaşmaya çalışmaktadır.
Şimdi, Çözüm Süreci’nin şifrelerini ve tarihsel arka planını daha yakından inceleyelim.
TÜRKİYE’DE BÖLÜCÜ İSYANLARIN TEMELİ
Emperyalist hareketler, 18. yüzyılda İngilizler tarafından yeni politikalar üretilerek başlatılmıştır. Sömürmek istedikleri ülkelerde sosyal farklılıkları kendi çıkarları doğrultusunda tespit edip harekete geçiren İngilizler, en büyük hedef olarak geniş bir coğrafyaya hükmeden Osmanlı Devleti’ni seçmişlerdir.
Tarihsel kaynaklar, Osmanlı döneminde ortaya çıkan etnik bölücü hareketlerin arkasında büyük ölçüde İngilizlerin bulunduğunu ortaya koymaktadır. Günümüzde ise bölücü terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın cezaevinden gönderdiği mektuplar üzerine yapılan analizler, bu tarihi sürecin günümüze nasıl taşındığını gözler önüne sermektedir.
Örneğin, 22 Mart 2013’te Zaman gazetesi yazarı İhsan Dağı, “Kürt Sorununa Osmanlı Barışı” başlıklı yazısında şu ifadeleri kullanmıştır:
"Öcalan barışa ikna olmuş. İkna edenleri tebrik etmek gerek. Öcalan’ın ikna olduğu barış, bir ‘Osmanlı barışı’. Ulus devletin Cumhuriyet dönemi deneyimini reddeden, çok dilli, çok etnisiteli, çok kimlikli bir ‘Osmanlı barışı’. Selahattin Demirtaş’ın son İmralı görüşmesinden aktardığı izlenimlerden de hareketle diyebiliriz ki, Öcalan ‘demokratik cumhuriyet’ yerine ‘Osmanlı barışı’na razı olmuş gibi. Neden olmasın ki?”
Bu noktada sorulması gereken kritik soru şudur: Kürtler, Osmanlı ile gerçekten barış içinde miydi? Yoksa tarih boyunca Osmanlı’ya karşı başlatılan isyanlar, bu tür söylemlerin gerçeklerle bağdaşmadığını mı gösteriyor?
Tarihsel süreç doğru analiz edildiğinde, bölücü isyanların ve Osmanlı’ya yönelik dış destekli ayaklanmaların hiçbir zaman tesadüf olmadığı açıkça görülecektir.
OSMANLI DEVLETİ'NDE İSYANLAR
– Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı (1806): İngilizler ve İranlıların kışkırtmasıyla, Süleymaniye Kürtlerinden Babanzade Abdurrahman Paşa, Kürtlerin bağımsızlığı için Osmanlı'ya karşı isyan etti.
– Babanzade Ahmet Paşa İsyanı (1812): Abdurrahman Paşa’nın yeğeni Ahmet Paşa, amcasının intikamını almak amacıyla Osmanlı'ya karşı ayaklandı.
– Etnik Zaza İsyanı (1820): Zazalar, Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlık amacıyla isyan etti.
– Yezidi İsyanı (1830): Mardin ve Kuzey Irak’taki Sincar bölgesinde yaşayan Yezidiler, Osmanlı yönetimine karşı ayaklandı.
– Bedirhan İsyanı (1831): Botan Beylerinden Bedirhan, Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsız bir Kürdistan kurma hedefiyle isyan başlattı.
– Şerif Ahmet İsyanı (1834): Bitlis bölgesinde yaşayan Şerif Ahmet, Osmanlı'ya vergi vermeyi reddederek çevredeki aşiretlerin desteğini alıp Osmanlı yönetimine başkaldırdı.
– Garzan İsyanı (1839): Diyarbakır’ın Garzan bölgesindeki aşiretler, Osmanlı yönetimine karşı ayaklandı.
– Abdullah İsyanı (1881): Hakkari’nin Şemdinan bölgesinde başlayan bu isyan, Osmanlı’ya karşı bir direniş hareketiydi.
– Bedirhan Osman Paşa ve Hüseyin Paşa İsyanı (1877-1878): Kardeş olan Bedirhan Osman Paşa ve Hüseyin Paşa, kendilerini Botan Emiri ilan ederek para bastırdı ve Osmanlı'ya karşı bağımsızlık mücadelesi yürüttü.
– Bedirhan Emin Ali İsyanı (1889): Bedirhan Emin Ali ve kardeşi Mithat, bağımsız bir Kürdistan kurma hedefiyle Trabzon üzerinden Erzincan’a geçerek Osmanlı'ya karşı isyan başlattı.
MEŞRUTİYET DÖNEMİ İSYANLARI
1912 Bedirhanlı Halil Ağa ve Ali Remo İsyanı
Şeyh Salim Şahabettin-Ali İsyanı (1912): Rusya’nın teşvikiyle Bitlis’te Osmanlı’ya karşı başlatılan isyan.
Osmanlı Barışı Yanılsaması ve Sevr Antlaşması
Bazı tarihçilerin Osmanlı’yı “barış ve huzur düzeni” olarak lanse etmesi, gerçeklerle ne kadar örtüşüyor? Osmanlı, I. Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıktıktan sonra, 10 Ağustos 1920’de İtilaf Devletleri ile Sevr Antlaşması imzalandı.
Osmanlı Devleti’nin Madrid ve Stockholm sefiri olan Kürt Mehmet Şerif Han Paşa, sulh konferansına başvurarak Osmanlı topraklarında yaşayan etnik grupların bağımsızlığını talep etti. Bu talepler, Sevr Antlaşması’nın 3. bölümüne (Madde 62-64) dahil edildi:
Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon yerel yönetim düzeni kuracaktı.
Bir yıl içinde Kürtler, Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık başvurusunda bulunabilecekti.
Bu maddeler, Osmanlı ile Kürtler arasındaki ilişkinin gerçek boyutunu gözler önüne sermektedir.
Sevr Antlaşması ve Osmanlı’nın Dağılışı
Osmanlı Devleti, azınlıklar meselesiyle en ağır şekilde Sevr Antlaşması’nda karşı karşıya kaldı. Sultan Vahdettin başkanlığında toplanan Şura-yı Saltanat, 22 Temmuz 1920’de Sevr Antlaşması’nın imzalanmasına karar verdi.
Ancak Osmanlı hükümeti adına görevlendirilen Tevfik Paşa, ülkenin parçalanmasına yol açacak bu antlaşmayı imzalamadı. Buna rağmen, Damat Ferit Paşa tarafından görevlendirilen Reşat Halis Bey, Hadi Paşa ve Rıza Tevfik (Bölükbaşı), 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nı imzaladı.
Sevr’e Göre Osmanlı Toprakları Nasıl Paylaştırılacaktı?
Batı ve Doğu Trakya, Büyükçekmece’ye kadar Yunanistan’a bırakılacaktı.
İzmir ve çevresi, Osmanlı egemenliği altında kalacak ancak yönetimi Yunanlılara devredilecekti.
Doğu Anadolu’da ABD’nin belirleyeceği sınırlarla bağımsız bir Ermenistan Devleti kurulacaktı.
Kürtler için özerk bir yönetim oluşturulacak ve zamanla tam bağımsızlık kazanabilecekti.
Antakya, Antep, Urfa ve Mardin Fransa’ya bırakılacaktı.
Silifke, Ulukışla, Niğde, Aksaray, Balıkesir, Antalya ve Muğla İtalyanlara verilecekti.
İstanbul ve Çanakkale Boğazları, savaşta ve barışta galip devletlerin denetiminde olacaktı.
Osmanlı Devleti, sadece Kastamonu, Bursa, Ankara ve Sivas’ın bir kısmını içeren küçük bir bölgeyle sınırlı kalacaktı.
Bu devletin ordusu, bağımsız maliyesi, bağımsız adliyesi ve idaresi olmayacaktı.
Kapitülasyonlar sürecek, azınlıklar Osmanlı halkından daha fazla hakka sahip olacak, vergi vermeyecek ve askerlik yapmayacaktı.
Bu maddeler, Osmanlı Devleti’nin nasıl parçalanmaya mahkûm edildiğini açıkça göstermektedir. Sevr, Osmanlı’nın fiilen sonunu getiren bir antlaşma olmuş, ancak Türk milleti Milli Mücadele ile bu antlaşmayı geçersiz kılmıştır.
CUMHURİYET DÖNEMİ İSYANLARI
Osmanlı dönemindeki ayaklanmalara kıyasla, Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan etnik ve bölücü isyanlar, siyasi ve toplumsal açıdan çok daha önemli sonuçlar doğurmuştur. Özellikle Lozan Antlaşması, Sevr’de bağımsızlık kazanmayı hedefleyen etnik bölücü hareketlerin planlarını boşa çıkarmış ve Anadolu’nun parçalanmasını engellemiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta Lozan Antlaşması’nın önemini şu sözlerle vurgulamıştır:
“Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Anlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını bildirir bir belgedir.”
Lozan Barış Antlaşması, Türk milletinin bağımsız varlığını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda tanınmasını sağlayan temel belgedir. Bu antlaşma ile Batılı devletler, Türkiye'nin egemenliğini kabul etmiş ve Osmanlı Devleti'nin artık tarihe karıştığını kabullenmek zorunda kalmıştır. Misak-ı Milli’nin gerçekleşmesiyle birlikte, kapitülasyonlar kaldırılmış ve Türkiye’nin siyasal, ekonomik bağımsızlığı tescillenmiştir. Böylece Anadolu’yu Türklükten arındırma ve yok etme girişimleri tamamen iflas etmiştir.
Cumhuriyet Döneminde Etnik İsyanlar
Cumhuriyet döneminde yaşanan Kürt isyanlarını tek tek ele almak, olayın bütününü kavramak için yeterli değildir. 1925-1938 yılları arasında tam 13 yıllık süreçte 28 isyan gerçekleşmiş ve tüm bu isyanlar bütüncül bir şekilde değerlendirilmesi gereken, birbirini tamamlayan ayaklanmalar zinciri olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
1925 Şeyh Sait İsyanı, genellikle sadece bir dini ayaklanma olarak anılsa da, aslında örgütlü ve siyasi bir hareketin parçasıdır. Bu isyanın temelinde, 1921 yılında Erzurum’da kurulan Azadi Örgütü (Kürdistan İstiklal Cemiyeti) yer almaktadır.
Robert Olson’a göre, Azadi Örgütü, aşiret reisleri ve şeyhler arasındaki ilk ulusalcı Kürt hareketi olarak 1921 yılında Erzurum’da kurulmuştur (Robert Olson, syf. 89). Örgütün temel hedefleri ile 27 Mayıs darbesi sonrası kurulan “Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi” ve PKK terör örgütünün talepleri birebir aynıdır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan bu isyanlar, Türkiye’nin bağımsızlık ve birliğine karşı yürütülen emperyalist politikaların bir uzantısıdır. Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı karşıya kaldığı bölücü girişimleri, tarihsel bağlamda bütüncül bir şekilde ele almak büyük önem taşımaktadır.
AZADİ ÖRGÜTÜ KİMLERDEN OLUŞUYORDU?
Azadi Örgütü’nün en kapsamlı üye listesi, İngiliz belgelerinde yer almaktadır. Robert Olson, bu bilgilerin kaynağını, Beytüşşebap İsyanı sonrası Irak’a kaçan ve İngilizlerle ilişki kuran Kürt subaylar olarak göstermektedir. Bu isimler arasında Ali Zeki, İsmail Hakkı, İhsan Nuri, Tevfik ve Ahmet Rasim Bey bulunmaktadır.
Örgüt geniş bir yapılanmaya sahipti ve 23 şubesi bulunuyordu:
Diyarbakır, Siirt (9 şube), İstanbul, Dersim, Bitlis (2 şube), Kars, Hınıs, Muş, Erzincan, Malazgirt, Van (Beytüşşebap dahil 7 şube).
Muş ve Erzincan şubelerine ait üye isimleri bilinmemektedir.
Örgütün sekreterliğini Tayip Ali yürütmekteydi.
Azadi Örgütü heterojen bir yapıya sahipti. Yönetici ve üyeleri, Kürt hakim sınıflarının farklı kesimlerinden gelen kişiler ve Kürt aydınlarından oluşuyordu. 1923 yılında Erzurum’da kurulan Kürt İstiklal Cemiyeti (Azadi), bölgedeki ayrılıkçı hareketlerin temel taşlarından biri olmuştur (R. Olson).
Bu örgüt, ilerleyen yıllarda Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı gerçekleştirilen isyanların organizasyonunda kritik bir rol üstlenmiş ve bölücü hareketlerin ideolojik temelini oluşturmuştur.
Kürt Ulusal Hareketlerinin İngilizler, Ruslar veya Emperyalist Güçlerle İlişkileri
13 Temmuz 1924 tarihinde İstanbul'dan gönderilen Mr. Handerson imzalı raporda, Kürt hareketlerinin Sovyetler Birliği ile olan bağlantılarına dair çarpıcı bilgiler yer almaktadır. Rapora göre, Azadi örgütü, Erzurum komitesinin kararıyla Sovyetler Birliği'ne bir protokol önermiş ve aşağıdaki koşulları belirlemiştir:
Kürdistan; Erzurum, Van, Musul, Bitlis, Diyarbakır, Harput, Suriye’nin batısındaki Türkiye toprakları ile İran’ın Kermanşah, Sine, Sakız, Mahabad, Urmiye ve Selmas yörelerinden oluşacaktır.
Bu bölgelerde bağımsız bir Kürdistan kurulacaktır.
Kürt devleti, siyasi, idari, ekonomik ve askeri ilişkilerinde bağımsız olacak ancak Rusya’nın himayesini kabul edecektir.
Rusya’nın himayesi; petrol, madenler ve Kürdistan dağlarındaki diğer zenginliklerin işletilmesi, demiryollarının yapımı ve askeri-teknik elemanların yetiştirilmesini kapsayacaktır.
Kürt devleti, komünist ilkelere ve Rusya’nın ilerlemesine karşı olmayacaktır.
Rus hükümeti, Kürt devletinin kurulması için ekonomik ve siyasi destek sağlamalı, askeri yardımda bulunmalıdır.
Kürt devleti, kendi özgür iradesiyle yönetim şeklini belirleyecek, Rusya siyasi ve askeri konularda müdahale etmeyecektir.
Kürt liderleri, bağımsızlık mücadelesinde Rusya'ya geçmek zorunda kalırlarsa, Rus hükümeti onlara gerekli desteği sağlamalıdır.
Belirlenen bölgeler Kürdistan sınırları içine alınamazsa, Rusya'nın desteğiyle bu toprakları elde etmek için çalışılmalıdır.
Rusya devleti bu maddeleri kabul ederse, Kürt liderleri aktif olarak harekete geçecektir.
Cumhuriyetin İlk Yıllarından 1937'ye Kadar Gerçekleşen İsyanlar
Cumhuriyet döneminde, emperyalist gücçlerin desteğiyle organize edilen isyanlar, özellikle İngiltere ve Sovyetler Birliği'nin bölgedeki çıkarlarıyla doğrudan ilişkilidir:
Nasturi Ayaklanması (7 Ağustos - 26 Eylül 1924): Osmanlı Devleti'nin Musul vilayeti Misak-ı Milli sınırları içinde kabul edilmiş ancak Lozan Antlaşması ile kesin bir sonuca bağlanmamıştı. İngilizler, Musul'u ele geçirmek için Hakkari bölgesinde yaşayan Nasturileri isyan ettirdi.
Jilyan İsyanı (1928): Siirt bölgesindeki Jilyan aşiret reisi Resul Ağa ve kardeşi Ağit tarafından çıkartıldı.
Oramar Barzan Şeyhi Ahmet İsyanı (1930): Hakkari'nin Şemdinli ilçesinin işgal edilmesiyle gerçekleşti.
Ziylan İsyanı (1930): Siyasi ve ırkçı ağalar, Ermeni Abraham Paşa'nın liderliğinde Ağırı ve Van bölgelerinde ayaklandı.
Tutaklı Ali Can İsyanı: Van'ın Tutak bölgesinde Ali Can ve Seyit Han çetesi tarafından başlatıldı.
Üçüncü Ağırı İsyanı (1930): İngilizlerin desteğiyle Kürt liderleri tarafından organize edildi.
Buban Aşireti İsyanı (1934): Bitlis bölgesindeki Buban ağaları tarafından çıkartıldı.
Abdurrahman İsyanı (1935): Siirt'in Melefan bölgesinde başladı.
Abdülkuddüs İsyanı (1935): Siirt'in Kozluk ilçesinde, Reşkoyan aşireti ile yaşanan husumetin isyana dönüşmesiyle gerçekleşti.
Sason İsyanları (1937): İlk isyan 1937'de, ikinci isyan ise yedi yıl süren bir mücadeleden sonra yeniden başladı.
Tunceli İsyanı (1937): Hoybon Cemiyeti ve Ermeni çetelerinin yönlendirmesiyle organize edildi.
Sonuç
Bu isyanlar, emperyalist güçlerin uzun vadeli stratejileri doğrultusunda Kürt hareketlerini desteklediğini göstermektedir. İngiliz ve Sovyet etkisi altında gelişen bu hareketler, zamanla PKK gibi yapıların oluşumuna zemin hazırlamıştır. "Çözüm süreci" gibi güncel politik girişimlerin de bu uzun vadeli planlarının bir parçası olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.