Eleştirime yaptığınız eleştiriyi okudum, teşekkür ederim. Konuya ilgi duyan pek çok kişi olduğu için alıntılayarak yanıt vermek istiyorum. Çünkü burada ciddi bir d��zlem farkı var. Popüler kültürde felsefi kavramların doğru kullanımını anlatmak özel ilgi alanım olduğu için uzun yazacağım.
Doko’nun yanıtının özeti şu: “Haz basit bir zevktir; hazzın kompleks ya da sığ dereceleri olabilir, hatta sahtesi de vardır. Fakat tüm bunlar (hedonizmde olduğu gibi) hazzın amaçlaştırılmasının değersizliğinden türer. Yani sığlık ve sahtelik hedonizme içkindir.”
Bunun kendi tezini doğruladığını söylüyor ve bunun sonucunda da gidilmesi gereken yönün erdem ahlakı olduğunu belirtiyor.
Ben “gidilmesi gereken yer” konusuna girmiyorum; hedonizmi savunmak gibi bir niyetim de yok. Maneviyat konusunda felsefi olarak durduğum pozisyon “içkin-aşkınlık”tır ve bununla doğrudan bir ilgisi yok. Ancak burada birkaç yanlış olduğunu düşünüyorum ve mecburen söylemek zorundayım:
1. Felsefi hedonizm bu değil.
2. Öznesi olduğunuz bir deneyimi duyumsamak ile duyumsuyormuş gibi olmak arasındaki fark önemsizleştirilemez.
3. Öznenin deneyimlerini hiçe sayan bu bakış açısı, asıl nedeni olan ekonomik ilişkileri görmezden gelerek tüm sorunu bireylerin omzuna yüklüyor. Gerçek bu değil.
Madde 1'e dönersek: Enis Bey de ben de felsefeci olduğumuza göre haz ve hedonizm üzerine konuşurken felsefe literatüründeki tanım ve tartışmalara sadık kalmak zorundayız. Onun referans verdiği, modern psikoloji veya wellness kültüründe hedonizmin nasıl ele alındığı açıkcası beni ilgilendirmiyor. Nitekim psikoloji, “analitik” ve “fenomenoloji” kavramlarını da başka biçimlerde kullanıyor. Bizim konumuz, felsefi hedonizm olmalı.
Bu da sadece Epiküros’un yüzeyselce değindiği bir konu değil; çağdaş analitik felsefede hala tartışılan bir mesele. Haz nedir? Bir durum mudur, olgu mudur, olay mıdır? Etik hedonizm var, psikolojik hedonizm var, internal hedonizm var...
Modern tartışmalarda “hedonizm” genellikle sığ zevkçilik olarak anlaşılıyor. Oysa buna indirgenemeyecek kadar zengin bir literatür var.
Mesela psikolojik hedonizme göre sizin erdem ahlakınız da hedonistik sayılabilir. Erdemli davranışın altında da haz mekanizması vardır, ama bu haz, haz almak için yapılan bir şey değildir; bilinçli yönelimin etik tamamlanışı olarak ortaya çıkan varoluşsal bir doyumdur.
Konuya dağıtmıyorum; sadece meselenin bu kadar basit olmadığını göstermek istiyorum. Merak edenler öz hakiki (!) “Hedonizm 101” ve felsefi incelikleri için Stanford Encyclopedia of Philosophy’deki şu metne bakarak başlayabilir: https://t.co/O5tUvuyysi
Madde 2 ve asıl vurguma dönersek: “Hazzın amaç olması” ile “hazzın tüketim nesnesi olması” farklı şeylerdir.
Yorumlarımız arasındaki fark burada yatıyor. Hedonizmde hazzın amaç olması teleolojiktir; dolayısıyla bilinçli ve iradi bir yönelim gerektirir.
2.1. Öznenin iradi, bilinçli yönelimi gerekir.
2.2. Farkındalıkla yaşanmış bedensel bir deneyim gerekir.
Hazzın amaç olması etik ve varoluşsal bir meseledir. Dolayısıyla haz amaçsa, size ait bir deneyim yaşarsınız.
Antik dünyada iyi bir müzik dinlerken kendinden geçmesi, yaşadıkları o estetik deneyim böylesi bir hazdır; yaşama dair farkındalığı artırır.
Haz bu anlamıyla, bir duygu olarak kişinin dünyaya bakışını değiştirir çünkü “iyi yaşam nedir?” sorusuna verilen bir yanıttır. Bu anlamda haz, basit bir hedef değildir; bir yaşam biçiminin etik sonucudur. Öz hakiki hedonizm budur.
Doko ise kabaca diyor ki: “Hazzın dereceleri vardır, sahtesi vardır, bu önemli değildir.”
Oysa her uyarılmayı, her zevki haz saymak kavramsal bir genişletme hatası yaratır. Bir şeyin sahtesinin de o şeyin kendisi olduğu durumda, o şeyin anlamı kalmaz.
Yani her şey hazsa, hiçbir şey haz değildir.
Hazzı amaç olarak belirleyen hiçbir filozof, “bir zevki duyumsamak” ile “duyumsuyormuş gibi olmayı” aynı kefeye koymaz. Felsefi hedonizmde özne deneyimin sahibidir; tüketim toplumunda ise özne deneyimin nesnesidir. Çağdaş haz kültürü özneyi edilgin hale getirir bu ise haz manipülasyonudur. Bundan daha önemli bir ayrım yoktur.
Madde 3'e dönersek: Doko'nun yorumunda bir zevkin öznesi olarak onu amaç halinde yaşamakla, yaşıyormuş gibi olmak arasındaki farkı yaratan politik & ekonomik ilişkileri görünmez kılıyoruz. Bu da Silikon Vadisi şirketleri tarafından sömürülen dikkatimizin ve hormonal dengemize yönelik manipülasyonun ekmeğine yağ sürüyor. İnsanlar kendilerini “hazcı” sanılıyor, oysa değiller.
Bir kişiyi bir sandalyeye bağlayıp sürekli keyif verici madde verdiğinizde, kişi bu durumdan anlık hazlar alsa bile sonuçta sadece nörokimyasal bir süreç işler; fakat bu "felsefi anlamda" haz değildir. Çünkü bu deneyimin etkin öznesi değilsinizdir; edilginsinizdir.
İnsanların verdiği örnekler tam da bu minvalde: “Sosyal medyada keyif almam, saatlerce reel izleyerek keyif almam veya beğeni almaktan duyduğum haz da sonuçta hazdır.” Hayır, felsefi anlamda değildir.
Elbette felsefe, bir şey ile o şeymiş gibi olan simülasyon arasındaki farkı konuşur. Çünkü burada haz teleolojik değildir; yaşama dair bir dünya görüşü olarak iradi bir yönelim sonucunda ortaya çıkmaz.
Bunun yerine sistemik nedenlerle, mesela algoritmik yönlendirmeyle, M.I.T. ikna laboratuvarlarında bir mühendis ordusunun sizi daha uzun süre orada tutmak için tasarladığı bir labirentte edilgin hale gelirsiniz. Burada özne değil, kurbansınızdır.
Bu ikinci sistem, hedonizmde olduğu gibi, “hazzı amaç haline getirmek” için değil, satın aldırmak ve ekonomik döngüyü desteklemek için kurulmuştur. Haz piyalaşmıştır ve bu piyalaşmanın nedeni hedonizmin kendisi değil, kapitalist üretim ilişkileridir. Politik ekonomi uzmanlık alanım olmasa bile yeri geldiğinde bunu söylemek gerekli diye düşünüyorum.
Bu bağlamda zatenliteratürde bir kavram vardır: "paradox of hedonism". Yani hazzın amaç yerine araçsallaştırılması sürecinde öznenin kendi deneyimini kaybetmesi. Bunlar hedonizmin kendi içinden tartıştığı konulardır.
Siz ise bundan hiç söz etmeyip, sanki insanlar hayat üzerine düşünmüşler ve sonunda hiçbir anlam bulamayınca hazcılığa yönelmişler gibi anlatıyorsunuz. Oysa özneyi, otantik deneyimi, bedenliliği, yönelimselliği hiçe sayarak birini diğerine indirgemek bana kalırsa felsefi bakı��a uygun değil. Bu konuyu çağdaş Avrupa felsefesinde pek çok gelenek ele alır.
Sonuç olarak kaba kişisel bir gözlem olarak söyleyebilirim ki, bilhassa din felsefecilerinde estetik ve fenomenolojik ilişkilerin tüm inceliklerinden yoksun, gerçekte var olmayan bir şeye indirgenmiş ve bu yüzden değersizliği ilan edilmiş yaklaşımları yaygın görüyorum. Ben buna karşı çıkıyorum.
Tartışma için tekrar teşekkürler, saygılar.
Kilometre tabelaları, yağmur, dolu... Kendine vardığın, kendinden kaçtığın yollar, dikiz aynası... Göze aldıkların, gözünden kaçırdıkların, töze dargınlıkların... Mayıs sıkıntısı, doğum sancısı, hayalet avcısı.
Komedyen Deniz Göktaş, bir stand-up gösterisinde spiritüalizm, cadılık, astroloji ve daha bilumum New Age inanışlarının bilhassa seküler kesimde yükselişine işaret ederek, “21. yüzyılda skolastik düşüncenin merkezi, Kadıköy’dür.” demişti. Komik olduğu kadar doğru bir gözlem. Peki, neden böyle?
İğneyi başkasına, çuvaldızı kendimize batırmayı tercih edenlerden olduğum için bu durumun sorumlusunun, benim de mensubu olduğum natüralist-materyalist-ateist düşünce geleneği olduğunu ileri süreceğim.
Bir şeye tutunma, inanma, aşkın bir niyet ve amaç arama, aidiyet kurma ihtiyacı duymak, insana özgü ve biyolojik olarak köklü bir durum. İnsan beyni, belirsizlikleri anlamlandırmak için bilinmeyen veya rastgele olaylara kasıtlı bir niyet atfetmeye eğilimlidir.
Hatta insanlar sadece rastgele olaylara niyet atfetmezler; aynı zamanda ajan tespiti (agency detection) mekanizması nedeniyle bilinçli bir failin varlığını varsaymaya da eğilimlidirler. Bu yüzden inanç sistemleri sadece anlam arayışı ile değil, aynı zamanda teopatik algılar (tanrısal ajanlara inanma eğilimi) ile de ilişkilidir. (Bakınız: Newberg & D'Aquili, "Why God Won’t Go Away: Brain Science and the Biology of Belief")
Tıpkı aşkın nörokimyasal mekanizmalarını bilmenin insanları aşık olmaktan alıkoymaması gibi, bu ihtiyaçları anlamış olmak, onların etkisini ortadan kaldırmaz.
Beyin, ödül mekanizmaları aracılığıyla ritüeller, dualar ve kolektif inanç sistemleriyle güçlü bir bağlılık hissi yaratır. Spiritüel veya mistik deneyimler sırasında temporal lob aktivitesinin arttığı ve bu süreçlerin dopamin salgısıyla pekiştirildiği nörobilimsel olarak gösteriliyor.
O halde asıl sorulması gereken asıl soru şu: Seküler ve bilimsel bir dünya görüşü benimseyenler olarak, insanın bu tür psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını tatmin edebilecek alternatif bir yaşam anlatısı oluşturabildik mi?
Bunu söylediğimde akla Auguste Comte’un Pozitivist Kilise projesi gelmemeli. Materyalist bir kilise kurmayı önermiyorum. Ancak Tanrı’nın ölümünü müjdeleyen Zerdüşt dahi, bu ölümün ardından yeni bir anlam dünyası inşa etmenin gerekliliğini vurgular. Yani asıl mesele, mevcut metafizik anlatının yanlışlığını göstermek değil, onun yerine insanın anlam ihtiyacını karşılayacak bir sistem sunabilmektir.
Batı’da Zen Budizmi’nin yükselişinin sebebi insanların çay merakı değildi elbette. Zen, yalnızca felsefi bir öğreti değil, sistematik bir ritüeller bütünü sunarak seküler bireylerin anlam ihtiyacını karşılayan bir yapı sağladı. 1960’larda Alan Watts ve D.T. Suzuki gibi isimlerin çabalarıyla Batı’da popülerleşmesi, bir yaşam anlatısına duyulan açlığın göstergesiydi. Peki biz, felsefeciler ve sanatçılar olarak, Batı için benzer bir anlam sistematiği geliştirebildik mi? Bence yanıt, hayır.
Peki, Batı bir yaşam anlatısı inşa etmede neden başarısız oldu? Bu ikinci tartışma konusu.
Bunun birkaç temel sebebi var. İlk olarak, yaşam bilgeliğini akademide geliştirmek zor. "Yaşam bilgeliği" adından da anlaşılacağı gibi, salt teorik bilgiyle değil, doğrudan yaşamsal pratiklerle bağlantılıdır. Ancak Batı felsefesi, özellikle modern akademide, büyük ölçüde tarihçilik ve mantıkçılık bağlamında ilerlediği için, doğrudan yaşamsal bir pratik üretmek yerine teorik soyutlamalarla sınırlı kalıyor. Bu yüzden 21. yüzyılda seküler bir yaşam felsefesi aradığımızda Antik Yunan Stoacılarına dönmek zorunda kalıyoruz.
İkinci olarak, ekonomik dinamikler burada önemli bir rol oynuyor. Batı’da felsefe büyük ölçüde akademik bir disiplin olarak kurumsallaştığı için, filozoflar akademik kariyerlerine odaklanmak zorunda kalıyor. Özgür düşünceyle geçimini sağlayan bağımsız filozofların sayısı oldukça az; bu durum, felsefenin entelektüel bir pratik olmaktan çıkıp akademik bir uzmanlık alanına dönüşmesine yol açtı. Eğer bir filozof Montaigne gibi miras zengini değilse, felsefi düşüncelerini hayata geçirebileceği ekonomik özgürlüğe sahip olması çok zor.
Doğu felsefesinde ise farklı bir mekanizma işliyor. Örneğin, Hint Vedanta geleneğinde felsefi bilgi yalnızca bireysel keşiflerle değil, aile içi ve kast sistemine dayalı bir aktarım süreciyle kuşaktan kuşağa iletilmiştir. Brahmanlar, hem bilgiye hem de ekonomik güce sahip bir grup olarak nesiller boyunca felsefi miraslarını koruyabildi. Ancak Doğu’da da bu sistem, bireyin sınıfsal hareketliliğini kısıtlayan hiyerarşik bir yapı yarattı ve başka bir facia ile sonuçlandı.
Özetle, Batı’nın seküler bir yaşam anlatısı inşa etmede başarısız olmasının temel nedenleri:
1) Felsefenin akademik bir gelenek olarak evrilmesi ve yaşam pratiğinden kopması.
2) Ekonomik sistemin, filozofların bağımsız olarak varlık göstermesini zorlaştırması.
Bu tablo içinde, seküler bireylerin New Age akımlara yönelmesi şaşırtıcı değil. İnsanlar yalnızca doğru olup olmadığını değil, anlamlı olup olmadığını da önemserler. Bu yüzden materyalist bir dünya görüşü, salt metafiziği çürütmekle yetinemez; aynı zamanda insanın anlam ihtiyacını da karşılayabilecek yeni bir anlatı, pratikler ve ritüeller geliştirmek zorundadır.
Bu konuda başarısız olduğumuz sürece, Kadıköy sokaklarında tarot falları, kristaller ve reiki seansları görmeye devam edeceğiz. Çünkü boşluk her zaman bir şeyle dolar. Ve eğer biz bu boşluğu felsefi ve estetik bir bilinçle doldurmazsak, mistik inanışlar bunu bizim yerimize yapmaya devam edecek. Benim bir felsefeci olarak vazife bildiğim planım bu.
insan önce babasını mı, yoksa eşini ve oğlunu mu kurtarmaya çalışır?
önce geçmişini mi, yoksa geleceğini mi?
hangisini öncelerse, diğerini kaybedecektir. bu yüzden bu allegori, ülke olarak biraz da bizim trajedimizin resmidir.
Joseph-Désiré Court, Scene of Deluge (Tufan’dan bir sahne), 1826.