Oku oku, baban gibi eşek olma, adam ol!
Oku oku baban gibi, eşek olma, adam ol!
(Bu iki cümle arasındaki tek fark olan ‘virgül’e yazının sonuna doğru değineceğim…)
Ama önce şu sorudan başlayalım;
Hayatta en çok ne zaman ve kime kızarız?
Güvenimizi boşa çıkaranlara?
Yaptığı şeyi yakıştıramadıklarımıza?
Beklemediğimiz insanların beklenmedik tavırlarına?
“Saçından sakalından, yaşından başından utan!” deriz, yaşlı birine yakıştıramadığımız şeye…
“Sarığından, cübbenden utan!” deriz, kisvesinden beklemediğimiz bir İslam erinin ham işine…
“Boyundan posundan utan!” deriz, heybetiyle örtüştüremediğimiz birinin “küçüklüğüne”…
“Bir de … olacaksın!” deriz, kalıbının gereğini yerine getirmeyene…
“Senden hiç beklemezdim!” deriz mesela, en güvendiğimizden hayal kırıklığına düştüğümüzde…
Çünkü yakınlık; güven…
Güven ise İslam’dır…
Hatta belki de Allah’ın (CC), cahiliye devrinin insanlığını uyarmak üzere son elçisini, binlerce sebep arasından en çok da kavminin, döneminin en “en adaletli, en emin olan” kulundan seçmesi de bu yüzdendir…
Bu yüzdendir ki İslam davası üzere görev yüklenmişliğin yükü de mesuliyeti de ağırdır…
Bu yüzden İslam sancaktarlığına, dava bekçiliğine soyunanın dikkati de mesuliyet yükü de çok yüksektir…
Son Türk Devleti çağa selam verdiğinden bu yanadır ki Türklüğe ve dahi İslamlığa çekilen kılıcın şekli, şemali de değişmiştir…
Artık devlet, millet ve din; yani Türkiye Cumhuriyeti, Türk Milleti ve İslam’a saldırı hiçbir şekilde aleni değildir…
Ve bu yüzdendir ki son yüz yılın en büyük ihanet şebekesi fetöye, fetocülere ve fetöcülüğe, öfkemiz bir başka seviyededir…
İslamlık kisvesiyle büründükleri ihanet sarmalı ile dinin ve milletin en mahrem dengelerine doğrudan ve dolaylı verdikleri hasarın telafi zorluğu ve bilanço ağırlığı, küllendikçe harlanan bir öfkeye neden olmaktadır, olacaktır…
Tam da bu noktada, milletin “fetöcülüğe karşıt kutup” olarak misyon tevdi ettiği iktidarın, 28 Şubat’tan itibaren başörtüsü davasıyla birlikte omzuna yüklendiği “İslami şuur” mesuliyet hattında kullandığı ruhsatın hata kabul ederlik eşiği bu kadar düşükken, “elini attığı yerde kalan” sistem çürümesinin Sn. Yavuz Ağıralioğlu tarafından açıkça dillendirilmesinden rahatsızlık duymak, en başta yazdığım cümledeki gibi;
“virgülü yanlış yere koymaktır!”
Bu bağlamda, Sn. Yavuz Ağıralioğlu’nun sözlerini “başörtüsü düşmanlığına” tahvil etmek, milletin milyarlarını çalan zihniyete avuç ovuşturtmaktan başka işe yaramaz.
Sn. Yavuz Ağıralioğlu’nun bütün hayatı ve bu konudaki sözlerini harmanladığınızda geriye şu okuma kalır:
28 Şubat, başörtüsü ve İslam izzeti dava bekçiliği ruhsatını emanet aldığınız milletin teveccüh mesuliyeti ile “en çok güvenilmesi gerekenler” olarak geldiğiniz koltuklarda “güveni en çok ayaklar altına alan kadroları bünyesinde barındıranlar” hâline geldiniz.
Milletin size yakıştırdığı, sizden beklediği, omzunuza yüklediği sorumluluğunuz, İslamlık mesuliyeti gereği herkesten fazla idi.
Başörtüsü davasının izzetini taşıyamadınız!
En çok sizin haramdan kaçmanız gerekiyordu! Kaçamadınız!
Hasılıkelam;
Bu milletin size, imanınıza konduramadığını, yakıştıramadığını siz kendinize yakıştırdınız!
Başörtüsü davasının izzetine sahip çıkmanın mesuliyetini; haramın her türlüsünden kaçma, beytülmalı koruma emrine riayet dairesinde taşıyamadınız!
Şimdi FON’umuza, pardon…
Konumuza dönelim mi?