Bu "hobi" değil, bu entelektüelliğin tanımı. Faydasını görmek için yararlı bir şey yapmak değil. Akademik kariyer yapmak ya da belgesel izlemek değil.
Tamamen amaçsızca, sadece harika bulduğun için bir şey yapmak. Elbette entelektüellik zenginlikle ilgilidir ama zenginlerin büyük kısmı arsa alır, yatta gezer ya da sıkıntıdan patlar.
Entelektüel olmak oldukça istisnadır.
5 yıllık tecrübeme dayanarak🇨🇳alibaba'dan ürün tedarik ederken dikkat etmeniz gerekenler:
-TR ye mal çekiyorsanız, işiniz zor ve maliyetli. gümrük müşaviriniz sağlam olsun, sancılı iş.
-yurtdışında satıyorsanız ‘freight forwarder’ları kullanın. bunları alibaba’da rahatlıkla bulabilirsiniz. en rekabetçi fiyatları veren, iletişimi iyi olan, on time delivery rate’i %95 üstü ve çok hacim yapan firmaları tercih edin. gönderileri DDP yapın, gümrük işlerini ona yaptırın.
-tedarikçiye barkodlama işlerini yaptırın (FNSKU-FBA etiketleri).
-tedarikçilerde en az 10 firmayı yoklayın. ürün geliştirmede 100-150 adete özel logo, packaging, user manual yapmazlarsa bunu yapan firmalardan yapın, göndertin. ‘custom packaging’ yazsan alibaba aramada çıkar, bir sürü firma.
-belli ürünlerde belli tedarikçilerle arayı bulup uzun dönem çalışmaya çalışın.
-ürünlerin ISO,EN71 gibi test raporları var mı diye malı almadan önceden sorun.
-ürün ve packaging’lerin 3-4 farklı açıdan fotoğraflarını çektirin (lazım olabiliyor).
konuyla ilgili uzun bir yutup videosu yapmıştım onuda izleyebilirsiniz:
https://t.co/1qCI26LZ4k
Barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğar. Bu tweet zinciri sayın Dücane Cündioğlu’nun (@ducane) 28/07/2020 tarihinde düşünce-inanç ilişkisi ve kelama dair tarafıma vermiş olduğu cevabın bir analizidir, hiç bir şekilde şahsını hedef almamaktadır.1
Stay busy.
Boredom leads to over trading. Research. Write. Build something. Go touch grass. Once you place your bets, you need to leave it alone to marinate. Go get your dopamine fix somewhere else.
"idle hands are the devil's workshop"
Coğrafyacı olarak bir şeyin altını çizelim. Nüfusa sahip hiçbir yer, mutlak çöl değildir. Ya su kaynağı ya da nemli ve akiferi suya doygun vadisi vardır. @Tekyolbilim moderatörü arkadaşlara işin gerçeğini söyleyelim çünkü alanıma girdiniz. Arap tarihçileri İbn-i ishak ve İbn-i hişam, bölgede sınırlı bir tarımdan bahseder ve yerini de belirtir (Zengin su kaynakları olan tarımsal Fatima Vadisi). Tarihçi Taberî (Tarih al-Taberî adlı eserinde) sınırlı tahıl ve daha çok hurma yetiştiriciliğinden bahseder. İbn-i Sad da tabakât adlı eserinde Mekke'nin tarım coğrafyasına eğilir. Mekke müzesinde de Mekke'de 4.yy'dan kalma tarım aletleri sergilenmektedir. Herhalde bu aletlerle kulaklarını karıştırmıyorlardı. Aşağıdaki twiti eğer "Allah yok, din yalan" demek için yazdıysanız sizden ricam bunu lütfen coğrafyayı bulaştırmadan ve götünüzden sahte bilim uydurmadan yapmanızdır. Her belgeseli bir bok sanıp ciddiye de almayın çünkü YouTuberlar nasıl etkileşim için program yapıyorsa belgesellerin de çoğu bunun için yapılır. Mekke'ye yakın dört mevki (Fatima Vadisi 40 km uzakta o olmaz derseniz) daha sayacağım sabredin. Sizi şaşırtayım şimdi. Pamuk gibi çok su isteyen ürünler bile Mekke'de yetiştirilmiş. Nasıl olur? Derseniz, bin yıl önce Grönland (yeşil ülke demektir) 2-3 derece daha sıcak olduğu gibi Mekke de 2-3 derece daha serindi ve bu ciddi bir etki yapıyordu. Paleoklimatik bilimi bunu inceler. Memleketlerin günümüzdeki kavruk hallerine bakıp da "lan eskiden de böyleymiş" denmez. Evliya Çelebi'nin anlatılarına göre İç Anadolu ormanları Bizanslı Prokopius'a göre de günümüzde bozkır olan birçok yerin eski yemyeşil ve hatta jungle hallerinden bahsedilir.
Tek yol bilim demiştiniz değil mi? Evet öyleyse sizi bazı makalelerle tanıştırmak isterim.
The Climatic History of the Arabian Peninsula adlı eseri okuyun. (https://t.co/g2GfjOFj6e) günümüzden 8 bin yıl önce yağışların %30 fazla olduğunu belirtir. 8 bin yılı bir kenara koyalım. Sadece 40 sene gibi bir sürede sıcaklıklar ne kadar artmış? Buna bakalım. https://t.co/WNkf9tvnOd makalesini okursanız burada 1978'den 2009'a dek yıllık ortalama sıcaklık 0,60 derece artmıştır. Geriye doğru projeksiyonlandırmalarda özellikle Arap yarımadasının güneyi ve batısının hayli yağışlı olduğu belirlenmiştir. https://t.co/zNwzbSoD9X bu linkten de okuyabilirsiniz. Ayrıca Arabia Felix denilen bölge Mekke'den çok daha kuraktır ve oraya Roma döneminde Şanslı, Bereketli Arabistan denmesi bundandır. Günümüzde Arabia Felix denilen alan ve Ubar şehri kalıntıları kum tepeleri arasında kalmıştır. Bu bölgede yani Arabistan yarımadasındaki iklim değişmeleri özellikle son 2 bin yılda radikal şekilde değişmiş.
https://t.co/JF7kQoGUQY Bu makale, bölgedeki eski iklimin bugünkü iklimle karşılaştırılmasına olanak tanır bir diğer makalede Vahrenholt, F., & Lauer, A. "The Arabian Peninsula's Climate and Its Evolution." Burda da yine iklimin bu bölgedeki tarihi değişiminden bahsedilir.
Paleoklimatoloji ile alakalı biraz bölgesel eserleri karıştırırsanız bunlarda da yarımadadaki iklim değişmeleri ve bunun sedanter yaşama yani yerleşmeye olan etkileri belirtilir.
Şimdi gelelim elinize alıp gözünüzle görebileceğiniz eserlere. Sevgili arkadaşlar, Mekke müzesinde yine pamuklu dokuma ekipmanları sergilemektedir ben koymadım onları oraya ve bilirsiniz pamuk eskiden kaynağından uzakta dokunmazdı. Gelelim diğerine. Huneyn Vadisi. Bu vadi de Mekke'ye 25 kilometre mesafede, hurma ve tahıl üretimiyle öne çıkıyordu. Mekke'ye insanların gelmesinin sebebi develerin dinlenmesi ve beslenmesi için önemli bir istasyon olmasıydı. Develer de kum yemiyor haliyle. Tahıl yiyordu. Aynı şekilde, Mekke'nin güneydoğusundaki Vadi Numan, 30 kilometre uzaklıkta olup hayvancılık ve tarım için kullanılan bir sahaydı. Mekke'nin kuzeyine gelelim, bak hiç uzak değil yaklaşık 20 kilometre mesafede yer alan Vadi Ekber'de küçük ölçekli tarımsal faaliyetlerin gerçekleştiği bir başka verimli vadi olarak gözümüze çarpar. Burada da sorgum taneleri bulunmuş. Çöl bölgelerdeki vadilerde arpa, yulaf ve sorgum sıklıkla görürüz zaten. Bu bölgeler, Mekke'nin son derece zorlayıcı çöl ikliminde gıda ihtiyacını karşılamada hayati bir rol oynayan temel alanlardır. Şimdi savınızı destek olacak tek şeye gelelim bakalım ne kadar tutarlı. Kutsal kitap olarak görmeyebilirsiniz anlarım öyleyse tarihi bir kitap olarak görün. İşte Kuran'da İbrahim Suresi 37. ayette, Hz. İbrahim’in duasında Mekke’nin "ekinsiz bir vadi" olduğu geçer. Mekke vadisi, sadece Mekke şehrinin yer aldığı kısmı ifade ediyor. Bu da Mekke'nin yakın çevresinin tarıma uygun olmadığını, ancak çevrede tarımsal faaliyetler olabileceğini ima eden bir ifadedir. Ayrıca Mekke'nin 7-8 km yakınlarında da yer alan çok küçük alanlarda yine tarım yapıldığına dair arkeolojik buluntular vardır. Çok uzlaşmayalım daha Mekke'nin 5 km dibindeki Mina mevkii de mühim bir tarım arazisi olarak bilinirdi. Mina'da özellikle tarihi dönemlerde küçük tarım arazileri bulunmuş, hurma ağaçları yetiştirilmiş olduğu bilinmektedir. Mina'nın çevresindeki bazı vadilerde su kaynakları sayesinde tarım faaliyetleri yapılmıştır. Mekke'de tarihte en büyüğü zemzem kuyusu olmak üzere 27 kuyu bulunuyordu ve bunların 9'u özellikle tarım maksatlı idi.Rübülhali ve Nüfud çöllerinde bile vahalarda binlerce sene yapılmış Mekke ne ki?
Bir de Umman'da eğer yazın bölgeye giderseniz Kharif Season denen bir iklim vardır. Musonlar sebebiyle yaz ve sonbahar döneminde bölge adeta yağmur ormanları gibi yeşillenir, şelaleler akar, nehirler, göllerle bölgenin çehresi değişir. İşte o kharif mevsimi, eskiden Arabistan'ın büyük kısmını etkilermiş. Günümüzde çekildiği tek bölge, Umman kalmıştır. Dhufar (Zufar) denilen bölgede görülür. Kharif mevsimi çıktığında ise bölge kupkuru çöl gibidir. Eğer kış mevsiminde giderseniz yahu burası çöl dersiniz. Ama yazın giderseniz şaşırırsınız. Pelaoklimatoloji de böyledir. Günümüze göre değerlendirmiyoruz. Eskiden nasıldı? Buna bakıyoruz.
Gelelim Mekke'nin surları meselesine.
Değerli arkadaşlar, yerleşimin "şehir boyutunda" olması için şehir yani citta'nın bir citadel halinde olması yani bir duvar veya surla çevrelenmesi şarttır ki saldırılardan korunsun. Mekke ve bulunduğu coğrafyadaki yerlerin, o enlem dairesindeki yerlerin büyük çoğunluğunda, hatta ve hatta İran'daki Persepolis'te bile sur falan kalmamıştır. Kurak bölgelerde özellikle Mekke gibi yerlerde kerpiç kullanılırdı. Kerpiç'in de en önemli özelliği o coğrafyada kalıntı bırakmamasıdır. Arabistan'da yağışlar bir iki sene yağmaz bazen on sene yağmaz ama bir başlar üç gün sürer ve ortalığı sel götürür. Sel yiyip ertesi gün kızgın güneş altında kalan kerpiç hiçbir yapı dayanmaz. Kerpiç şehir duvarlarının ise Kabe'yi çevreleyen kompleksin altında izlerine rastlanmış. Hail Üniversitesinden Dr. Khalil el İbrahim, Mescid i Haram yani Kabe çevresindeki kompleksin genişletme çalışmalarında bu kerpiç blokları müzeye götüren kişidir. Yapılan incelemelerde kerpiç bloklarda yapılan kompresyon testlerinde bunların "muhtemelen" 4 metrelik bir kerpiç duvar ağırlığı tarafından sıkıştırılmış olduğu tespiti yapılmıştır. Bu bahsettiğiniz adama gelince kendisi coğrafyacı değil, tarihçidir. Petra konusuna ise ayrıca başka bir zaman gireriz lakin burada yazılan cehalet (biliyorum siz naklediyorsunuz ancak doğrusunu yazdığım için bunu da nakletmeniz beklenir) bu açıklamayı gerekli kılmıştır.
Çalışmalarınızı takip ediyorum ve bazılarını da ilgi çekici buluyorum. Yazdıklarımın Müslüman olmamla ilgisi yok eğer ilgi kurmak isteyen olursa çok da umrumda değil. Esasen twitterdaki sayfaların milli olup olmaması ve milli duruşunu daha çok önemsiyorum ancak madem Müslüman'ın delikanlısına bu günlerde pek rastlayamıyoruz bari ateistin delikanlısı ve doğrucusu olsun diye sizlerden ümitliyim. Mevcut durumda dini, milli her değeri kullanarak hovardaca tüketen bir yönetimin tesiriyle dinin değerini yitirdiği ve her geçen gün zemin kaybettiği bir ülkede ortamın size kaldığını ve adeta köpeksiz köyde değneksiz gezer gibi rahatça gezmeniz ve istediğinizi istediğinize inandırmanız da umurumda değil (uydurduğunuzu kastetmiyorum ama kaynakları seçerek kullanıyor ve tezinize yakın beğendiğiniz kaynakları da tıpkı din gibi inanarak paylaşıyorsunuz ki bu da bilim değildir). Ateistlerin de propaganda özgürlüğüne saygı duyuyorum. Ancak peygamberin hayatıyla alakalı siyerleri karıştırıp işinize geleni alıp işinize geleni almayarak bilim yapacaksanız oynamayalım. Babası tarladan gelmişmiş de orada tarım arazisi yokmuş. Özür dilerim de buna yerleşme coğrafyası çalışan herkes bir yeriyle güler. Sebeplerini sizlere sıraladım.
Paleocoğrafya ve Paleoklimatik bilimleri ışığında size yeterli veriyi açıkladığımı düşünüyorum. Sizden önemli bir ricam olacak. Alanınız neyse onunla alakalı yazın ve lütfen coğrafya denen bilimin bokunu bilmeden yok Petraymış yok Mekkeymiş götünden sallayanları dikkate almayın. Muhtemelen bu yazdığımı kişiselleştirip bana tepki vermek isteyebilirsiniz. Ancak bu tepkiyi de bilimsel vermenizi ve yukarıdaki makaleleri yalanlamanızı hatta tüm klimatoloji bilimini ve paloklimatolojiyi yalanlamanızı öneririm. Klimatolojiyle ne alakamız var dersek coğrafyacılar aynı zamanda jeomorfolog ve bir parça da klimatologdur. Fakültedeki en zor dersimiz de budur. Doğrusu bu dersi pek de sevmezdim ama 100'le geçmiş olmama da mani olmadı. Yolu bilimden geçen herkesi severim. İnanıp inanmamanız çok da derdim değil. E birileri de inanmasın yani din çok bir şey kaybetmez... Herkes BJK'li olmak zorunda olmadığı gibi... Şimdi coğrafya bilimini rahat bırakırsanız o da ben de seviniriz. Ha ayrıca diğer bazı twitlerde Mekke filan coğrafyacıların haritasında görünmüyormuş gibi bir twit gördüm. Kaynak ne? Jay Smith. Arkadaşlar siz hiç Ptolemy'nin o dönemdeki haritasını gördünüz mü?
O haritada İstanbul da yok. Orta Asya'daki önemli şehirler de yok, doğal olarak biz de yokuz. Çünkü kıtaları gösteriyor. Dünyadaki yerleşmelerin %99'u yok. Çünkü harita, küçük ölçeklidir. Siz hiç kalemtraş dünya maketlerinde Trabzon'u gördünüz mü? Görülmez çünkü küçük ölçekli haritalardır. Ayrıca Avrupa'da yapılan bilim o dönemlerde eurosantrik Avrupa merkezliydi. Çin'de yapılan da sinosantrikti. Merkeze aldığı yerlere ayrıntı verir diğerlerini sallar veya detaysız çizerlerdi. Son olarak, ben dine inanırım (ha yalan mıdır? Belki yalan da olabilir daha ölüp görmedik ben yalan olmadığını düşünüyorum) ama dediklerim kesin olarak bilimseldir. Kesinliği de veriler ve bulgularla sabittir. Bilimden de ayrılmamanız dileğiyle öptüm
I made this $5k bag yesterday.
These 3 tokens will do 100x this week.
Sharing the list to those who like & repost this post.
Make sure you follow and have your DMs open.
I will update you on this wallet in a couple of days.
To make $1M you need to double your money 11 times.
I haven't decided yet if I will post this challenge in my open tg channel.
But I definitely will in my private.
If you want in, interact with this tweet and follow so I can DM you.
Bazı teknik değişimler yapılıp daha iyi hale getirilebilir olsa da basitçe şöyle:
1. Varsayalım ki, Tanrı anlayışta var olmakla birlikte, gerçekte var değildir. (Redüktio için varsayım)
2. Gerçekte zorunlu var olmak, sadece anlayışta var olmaktan daha üstündür. (Öncül)
3. Tanrı'nın tüm özelliklerine sahip olup gerçekte de zorunlu olarak var olan bir varlık düşünülebilir. (Öncül)
4. Tanrı'nın tüm özelliklerine sahip olup gerçekte de zorunlu var olan bir varlık, Tanrı'dan daha üstündür. ((1) ve (2)'den dolayı.)
5. Tanrı'dan daha üstün bir varlık düşünülebilir. ((3) ve (4)'ten dolayı.)
6. Tanrı'dan daha üstün bir varlığın düşünülebilir olması yanlıştır. ("Tanrı" tanımından dolayı.)
7. Dolayısıyla, Tanrı'nın anlayışta var olup gerçekte var olmadığı iddiası yanlıştır. ((1), (5), (6)dan dolayı.)
8. Tanrı anlayışta vardır. (Öncül)
9. Dolayısıyla Tanrı gerçekte zorunlu olarak vardır. ((7), (8)'den dolayı.)
Arzu İbişi Temelli'nin @arzu_ibisi "Hakikati Yazmak Mümkün mü?: Felsefi Bir Sorun Olarak Tarihyazımı" temalı konuşmasına youtube kanalımızdan ulaşabilirsiniz.
https://t.co/lZqK9QUAc1
https://t.co/g7TvvtolpO
Ortaçağ Avrupa tarihi üzerine yaptığım okumaları bu zincir altında devam ettireceğim. Başlangıcı Jacques Le Goff'un muhteşem eseriyle yapmak istedim. Ortaçağ, Batı'nın çocukluk dönemidir. Uygarlıkların tarihinde, tıpkı bireylerde olduğu gibi çocukluk dönemi belirleyicidir.
Tefsir okumanın ön plana bu kadar çıkması bizzat modern bir olgu. Klasik dönemde bir talebe yıllarca okur medrese müfredatının sonlarında tefsirle muhatap olurdu. Oysa ki şimdi emsilenin yanına tefsir koyuyorlar müfredatta. Değişimin kökenleri derinde.
19. yüzyılda bir çok dinî tecdid hareketi olandan kurtulmaya odaklandı. Kurtulunması gerekenlerin başında gelenek geliyordu. Gelenek bir şahıs değil bir birikimdi. Birikimin temelinde usul ilimleri yer alıyordu. Bu kadim ilimler kaldığı müddetçe istedikleri gibi tecdit yapamayacaklardı. Bu yüzden bu ilimleri atlayıp doğrudan kaynaklara yöneldiler. Kaynaklara kimilerine göre Kuran ve hadisler kimilerine göre ise sadece Kurandı. Her halükarda Kuran ve hadisler istedikleri kadar açık olmadığı için bunlar üzerine tefsirler yazılma ihtiyacı hissettiler ve bugün gazetelerin verdiği, kütüphanelerde eskiyen bir çok tefsir böyle ortaya çıktı. Ana gaye bir yük olarak görünen kök salmış birikimin atlanarak modernleşmenin getirdiği sorunlara hızlı çözüm üretmekti. Hız hususunda kaygılanmakta haklıydılar. Zira fikri anlamda materyalizm siyasi anlamda ise emperyalizm alemi İslam'ın tamamına yayılmıştı. Lakin bu sorunlar bir anda ortaya çıkmamıştı ki bir anda çözülsün...
Sonuç olarak biz bugün farkında olmasak bile hala benzer reflekslerle tefsir kitaplarına yöneliyoruz. Tefsire yönelmenin zararlarını asgariye indirmek için basit tefsirler de yazıldı zaman içerisinde. Ama problem baki. Bir insan niye tefsir okusun ki? Gerçekten okuduğunda Kuranı anlayacak mı yoksa aklındakileri Kuran'a söyletecek mi?
Tez zamanda bu Protestan ahlakından kurtulmamız lazım.
TEFSİRLE NE ZAMAN MEŞGUL OLUNMALI?
Hangi tefsiri okuyayım şeklinde çok soru alıyorum. Doğrusu bu soruya cevap vermek bir kaç sebeple güç. Evvela soranı tanımıyorum. Müktesebatı nedir bilmiyorum. Elmalılı oku diye kestirme ve hazır bir cevap versem orijinal dilinden okuma şansı %99 olmayacak. Şu zaman gastesinin dağıttığı meşhur sadeleştirmesi ise saç baş yoldurur. Tefsirin ne olduğu pek bilinmediğinden dolayı tercümesi yapılmış klasik bir tefsiri oku demenin pek bir anlamını da bulamıyorum ki aç Keşşafı oku diyeyim.
Klasik ilim tahsil etmiş arkadaşlara gelince şahsi kanaat ve tavsiyem şu: Tefsir okumayın. Yönteme, belagat ilmine, şiire yoğunlaşın. Orada öğrendiğiniz teoriyi Kuranda pratiğe dökmeye gayret edin. Bu sizi geliştirir. Keşşafı Ebussuudu okumak talebeyi köreltir. Malumat sahibi olmak çok mühim değil; yöntemi öğrenmeye odaklanın. Aynı sebepten 10 felsefe kitabı okuyacağınıza 1 mantık kitabı okuyun. Kategorilere dair 1 kitap okumak 20 felsefeye giriş kitabından daha faydalı. Metodu öğrendikten sonra gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. 50 yaşından sonra açar okusunuz klasik tefsirleri.
Şimdi kendi başıma gelmesinden sakındığım -ve bu yüzden istisnalar dışında okumadığım, tefsir okuma işinin siz ilim taliplerine getirdiği zararı bir misal üzerinden anlatarak size o zararı vereceğim:
{ یَـٰۤأَیُّهَا ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟ لَا تَقۡرَبُوا۟ ٱلصَّلَوٰةَ وَأَنتُمۡ سُكَـٰرَىٰ حَتَّىٰ تَعۡلَمُوا۟ مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُبًا إِلَّا عَابِرِی سَبِیلٍ حَتَّىٰ تَغۡتَسِلُوا۟ۚ
[Nisâ 43]
Ayet meşhur. Meallerin hangisinde mesela "sarhoşken namaza yaklaşmayın" dan başka bir anlam gördünüz? 40 mealden böyle okuyunca zihninize artık bu anlam kazınacak. Ama üzülerek söylüyorum ki bu anlam yanlış. Bu tercümelerin zararları...
Tefsirleri okuduğunuzda ise bu yanlışı kendiniz keşfetmekten mahrum kalacaksınız... Bu da sizde birçok ışığın yanmasına engel olacak, sizi tembelliğe alıştıracak, hazır bilgiyle yüklenince kendi gayretinizle keşfetmenin zevkinden ve dolayısıyla tahsil ettiginiz ilmin semerelerini alma zevkinden de mahrum kalacaksınız.
Neyse vazgeçtim, size o kötülüğü yapmayayım ve doğru anlamı siz düşünüp bulun; tefsirlerden kopya çekmeden...
Ben öyle yaptım.