İtalya milli marşını F1’den iyi biliriz. Umarım ömrüm yeter de bir Türk sürücünün F1’de milli marşımızı okuttuğunu duyarım. Sanki tek aday da Zayn Sofuoğlu.
İnegöl'de köfte
Bursa’dan Ankara’ya dönüyorum.
Yol İnegöl’den geçiyor.
İnegöl’ü bilirim sanırdım. Meğer insan bazı şehirleri haritadan biliyor, içine girince başka bir memleketle karşılaşıyormuş.
Bir adres soracağım.
Birine sordum: Halepli.
İkinciye sordum: O da Halepli.
Üçüncüye sordum: O da…
Dördüncüde nihayet bir İnegöllü buldum.
Bunu ne yermek için söylüyorum ne de kimsenin memleketini, ekmeğini, sığındığı yeri mesele etmek için. Tam tersine, Anadolu'nun tarihi zaten göçlerin tarihidir. Balkanlardan, Kafkaslardan, Kırım'dan gelenler bu toprağa karışmış; İnegöl'ün kendisi bile bunun yaşayan örneklerinden biri olmuş.
Fakat üç kişiden üçünün Halepli çıkması insana şunu düşündürüyor:
Bir şehrin nüfusu değişirken şehrin ruhu ne kadar zamanda değişir?
Sonra yürümeye başladım.
Tuhaf bir şey oldu.
Vitrinlere baktım, dükkânlara baktım, insanların giyimine kuşamına, sokaklara, binalara baktım. Mobilyacıların, küçük esnafın tabelalarına, kaldırımlara…
Birden İnegöl'den çıktım.
1980'lerin Tokat'ına düştüm.
Çocukluğumun Anadolu'su karşıma dikildi.
Sanki birazdan köşeden elinde fileyle eve dönen babam çıkacak. Bir dükkânın önünde tahta sandalyesine oturmuş esnaf çayını karıştıracak. Bir çocuk elinde ekmekle eve koşacak. Mahalle bakkalının önünde veresiye defteri duracak.
Bu görüntünün insana verdiği sıcaklığı küçümsemiyorum.
Fakat sonra acı bir soru geliyor:
Binalar 1980'lerde kalmış gibi görünürken fiyatlar nasıl 2026'nın en önüne koşmuş?
İnegöl'e gelmişken köfte yemeden geçilmez dedim.
“En iyi köfteci hangisi?” diye sordum.
Tarif ettiler.
Gittim, oturdum.
Köfte geldi.
Sonra hesap geldi.
Bir porsiyon köfte yaklaşık 500–600 lira bandında.
İşte o anda önümdeki tabak yalnızca köfte olmaktan çıktı.
Bir memleket meselesine dönüştü.
Çünkü Anadolu mutfağında köfte hiçbir zaman zenginlik gösterisi değildi.
Köfte; etin azını çoğaltmanın, ekmeği ete katmanın, aynı sofrada birkaç boğazı doyurmanın zekâsıdır. Bir bakıma Anadolu'nun iktisat ilmidir.
İnegöl köftesi de saray yemeği değildir.
Muhacir yemeğidir.
Balkanlardan kopup gelen insanların beraberinde taşıdığı hafızadır. Yerinden edilmiş insanların yeni memlekette kurduğu sofradır.
Yani köftenin mayasında bile göç vardır.
Bugün aynı İnegöl'de yeniden göçmenlerle karşılaşıyorum.
Bir tarafta geçmişin muhacirlerinin şehre armağan ettiği köfte, diğer tarafta bugünün muhacirleri…
Ve ikisinin ortasında geçim derdine düşmüş Anadolu insanı.
Asıl canımı acıtan buydu.
Bir zamanlar fakirin de orta hallinin de ailesini alıp oturabileceği köfteci, yavaş yavaş hesap kitap yapılmadan girilemeyecek bir yere dönüşüyorsa mesele yalnız enflasyon değildir.
Mesele sofradır.
Çünkü bizim medeniyetimizde sofra iktisadi bir gösterge olmanın ötesindedir.
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diye büyütülmüş bir toplumda et, çalışan insanın sofrasından çekiliyorsa bunu yalnız TÜFE tablolarıyla anlatamazsınız.
Kasabın önünden geçerken başını çeviren baba vardır bunun içinde.
Çocuğu “köfte yiyelim” dediğinde hesabı zihninden yapan anne vardır.
Emekli vardır.
Asgari ücretli vardır.
Üç çocuklu aile vardır.
Ve en kötüsü, yavaş yavaş normalleştirdiğimiz mahrumiyet vardır.
Et bu ülkede bu kadar pahalı olmamalı.
Hele hayvancılığın binlerce yıllık kültür olduğu Anadolu'da hiç olmamalı.
Köfte bu kadar pahalı olmamalı.
Hele adı bir şehrin adıyla beraber söyleniyorsa hiç olmamalı.
Çünkü bir şehrin meşhur yemeği, o şehirde yaşayan insanların ulaşamayacağı hale gelmişse orada yalnız fiyat mekanizması değil, şehir ile insan arasındaki bağ da bozulmuş demektir.
İnegöl bana bunu düşündürdü.
Sokakları beni çocukluğumun Tokat'ına götürdü.
Halepli gençler Anadolu'nun bitmeyen göç hikâyesini hatırlattı.
Köfte ise bugünün Türkiye'sine geri getirdi.
Dün muhacir, yanında köftesinin tarifini getiriyordu.
Bugün muhacir adres tarif ediyor.
Yerli, hesabı düşünüyor.
Ben ise masada kalan son köfteye bakıyorum.
Belki de ekonomiyi anlamak için bazen yüzlerce sayfalık rapora gerek yok