Bugün Instagram’da babam Aykut Oray’ı, Bizimkiler dizisindekine benzer bir horozla, Godfather afişini çağrıştıran; @gefeye tarafından oluşturulmuş ve aşağıda paylaştığım bir görselde gördüm.
Ve düşündüm…
Sen;
üniversite yıllarında Ön Asya Dilleri ve Kültürleri oku, eskiçağın dillerine ve kültürlerine eğil, Hititoloji üzerine doktoranı yap, çivi yazısı çevir.
Bu sırada tiyatro hep hayatında olsun.
Evlen, aile kur. Sonra ticarete atıl, siyasete gir; ticarette insan faktörü yüzünden işler yolunda gitmesin, siyaset aile vaktini zorlasın.
Her şeyi geride bırak, ardından bir diziye gir. Eline iki Hint horozu al. Duruşunla ve kendin gibi birkaç fiyakalı cümleyle tüm Türkiye seni tanısın, sevsin, benimsesin.
Katil gibi negatif çağrışımlı, varlığıyla korkulan bir karakterden; Bizimkiler dizisinin yayın hayatı boyunca ve sonrasında, hayatın her anında mazlumun yanında duran “halkçı” bir karaktere dönüş.
İzler bırak. Ve vefatının üzerinden 15 yıl geçse bile güzel anılanlar arasında yer al.
Allah herkese böyle bir iz nasip etsin.
Bir kez daha evladı olduğum için gurur, onur ve şeref duydum.
Ruhun şad, mekânın cennet olsun Babam.
Katılıyorum. Yazının en değerli tarafı da kişilere takılmadan oyun fikri üzerinden değerlendirme yapması. Geriye dönüp baktığımızda, Sergen Yalçın’ın birçok transfer tercihi ve kadro mühendisliği yeni teknik direktörün oyun anlayışıyla da örtüşüyor. Teknik ekip tarafında eksikleri vardı, bunu kendisi de yaşadı. Ama oyun fikri olarak bakınca Italiano’nun işini kolaylaştırabilecek bir miras bıraktığını söylemek mümkün. Bu tarz futbolun kendisini konuşan, farklı bakış açıları sunan yorumları okumaktan da ayrıca keyif alıyorum. Elinize sağlık. 🦅👏
Hepsine katılıyorum. Teknik direktörlerin söylemleri de büyük ölçüde bu yöndeydi. Sorun belki de söylenenlerden çok, camia olarak beklentilerimizi yönetemememizdi. Biz hep daha fazlasını, daha çabuk yollardan istedik. Yönetimler de çoğu zaman takımın gerçeklerinden çok taraftarın beklentilerine göre hareket etti. Sonuçta da sabır isteyen süreçler yarım kaldı. 🦅
Bugünkü imza töreninden sonra dönüp tekrar düşündüğümde, aklımda kalan şey ne teknik direktörün kariyeri oldu ne de konuşulan transfer sayıları…
Daha çok kullanılan dil dikkatimi çekti. Son yıllarda Beşiktaş’ta çoğu zaman umut satıldı. Bazen bir teknik direktörle her şeyin değişeceği anlatıldı. Bazen birkaç transferle bütün sorunların çözüleceği düşünüldü. Bazen de gerçeklerle beklentiler arasındaki mesafe fazla açıldı.
Bugün ise biraz daha farklı bir tablo gördüm. Önder Özen de, Vincenzo Italiano da mevcut kadronun güçlü taraflarından bahsederken eksikleri gizlemeye çalışmadı.
- 6-7 mevkiye ihtiyaç olduğunu söylediler.
- Zamana ihtiyaç olduğunu söylediler.
- Çok çalışmaya ihtiyaç olduğunu söylediler.
- Kamp sürecinin öneminden bahsettiler.
- Avrupa Ligi elemelerinin ne kadar yakın olduğunun farkında olduklarını gösterdiler.
Açıkçası uzun zamandır ilk kez kimsenin kolay bir hikâye anlatmaya çalışmadığını fark ettim.
Çünkü önümüzde yeni bir teknik ekip var. Yeniden şekillenecek bir kadro var. Verilecek zor kararlar var. Ve bütün bunları yapmak için de çok fazla zaman yok.
Bu süreç başarılı olur mu? Bunu bugün kimse bilemez.
Ama bugün bana geçen yıllardan farklı gelen şey, problemlerin üzerini örtmek yerine onları kabul ederek yola çıkılması oldu.
Belki de bu yüzden günün sonunda aklımda en çok kalan cümle, Önder Özen’in şu cümlesi oldu:
“Beşiktaş yıllardır acının etrafında dolaşıyor ama sonuç alamıyor. Acının içine girmeden sonuç almak mümkün değil.”
Bugünkü imza töreni ve basın toplantısı bir sonuç değil, bir sürecin başlangıcıydı. Açıkçası ne erken umutlanmak ne de erken karamsarlığa kapılmak istiyorum. Şimdi söylenenlerle yapılanların buluşup buluşmayacağını göreceğiz. 🦅
Vincenzo Italiano’nun göreve gelmesiyle birlikte yeni bir dönem başladı.
Doğal olarak yorumlar da ikiye, hatta üçe bölündü. Kimileri oldukça heyecanlı, kimileri temkinli yaklaşıyor, kimileri ise daha ilk günden başarılı ya da başarısız ilan etmeye hazır.
Oysa bana göre işin en önemli kısmı şimdi başlıyor.
Çünkü önümüzde sanıldığı kadar uzun bir hazırlık süreci yok. Teknik ekip göreve başlayacak, kamp planlaması yapılacak, kiradan dönen oyuncular değerlendirilecek, takımda düşünülmeyen isimlerle yollar ayrılacak ve yeni transferlerin mümkün olduğunca kampın ilk bölümüne yetişmesi gerekecek.
Üstelik bütün bunların sonunda Temmuz ayında Avrupa Ligi eleme maçları kapıda olacak.
Yani Beşiktaş’ın hem doğru kararlar vermesi hem de bunu hızlı şekilde uygulaması gerekiyor.
Belki de uzun yıllardan sonra ilk kez teknik direktör tercihi ile transfer planlamasının aynı futbol fikrine hizmet ettiği bir dönemin başlangıcındayız.
Başarı gelir mi? Bunu bugün kimse garanti edemez.
Ancak uzun zamandır ilk kez ortaya çıkan tablo, yalnızca eksik mevkileri doldurmaya çalışan bir takım görüntüsünden çok, sahada ne oynamak istediğini tarif etmeye çalışan bir kulüp görüntüsü veriyor.
Ve açıkçası, yıllardır sürekli değişen isimlerden sonra beni heyecanlandıran şey bir teknik direktörden çok, ilk kez oluşmaya başlayan futbol fikri.
Vincenzo Italiano’nun göreve gelmesiyle birlikte yeni bir dönem başladı.
Doğal olarak yorumlar da ikiye, hatta üçe bölündü. Kimileri oldukça heyecanlı, kimileri temkinli yaklaşıyor, kimileri ise daha ilk günden başarılı ya da başarısız ilan etmeye hazır.
Oysa bana göre işin en önemli kısmı şimdi başlıyor.
Çünkü önümüzde sanıldığı kadar uzun bir hazırlık süreci yok. Teknik ekip göreve başlayacak, kamp planlaması yapılacak, kiradan dönen oyuncular değerlendirilecek, takımda düşünülmeyen isimlerle yollar ayrılacak ve yeni transferlerin mümkün olduğunca kampın ilk bölümüne yetişmesi gerekecek.
Üstelik bütün bunların sonunda Temmuz ayında Avrupa Ligi eleme maçları kapıda olacak.
Yani Beşiktaş’ın hem doğru kararlar vermesi hem de bunu hızlı şekilde uygulaması gerekiyor.
Belki de uzun yıllardan sonra ilk kez teknik direktör tercihi ile transfer planlamasının aynı futbol fikrine hizmet ettiği bir dönemin başlangıcındayız.
Başarı gelir mi? Bunu bugün kimse garanti edemez.
Ancak uzun zamandır ilk kez ortaya çıkan tablo, yalnızca eksik mevkileri doldurmaya çalışan bir takım görüntüsünden çok, sahada ne oynamak istediğini tarif etmeye çalışan bir kulüp görüntüsü veriyor.
Ve açıkçası, yıllardır sürekli değişen isimlerden sonra beni heyecanlandıran şey bir teknik direktörden çok, ilk kez oluşmaya başlayan futbol fikri.
İsimlerden bağımsız olarak, uzun zamandır ilk kez bir teknik direktör tartışmasının “kim daha büyük isim?” değil, “kim daha doğru profil?” üzerinden yapılmasını değerli buluyorum…
Futbolun profesyoneli ya da analisti değilim. Maç izlemeyi seven bir Beşiktaş taraftarı olarak; izlediğim maçlar, okuduğum analizler ve kulübün mevcut gerçekleri üzerinden düşündüğümde Palladino - Italiano kıyasında biraz daha Italiano tarafına yakınım.
Palladino’nun önemli artıları var. Genç, modern ve potansiyeli yüksek bir teknik adam. Ancak Italiano bana bugünkü Beşiktaş’ın ihtiyaç duyduğu profile daha yakın geliyor.
Çünkü Beşiktaş’ın ihtiyacı sadece bir teknik direktör değil; yeniden bir oyun kimliği, enerji ve tempo oluşturabilmek.
Son yıllarda çok sayıda teknik adam, farklı oyun anlayışları ve sürekli değişen kadrolar gördük. Bu yüzden mesele artık isimlerden çok, sahada ne oynatmak istediği belli olan, oyuncularından verim alabilen ve kulübün gerçekleriyle uyumlu bir yapı kurabilmek.
Italiano kusursuz bir tercih olur mu? Elbette olmaz. Zaten bugün hiçbir teknik adam için böyle bir garanti yok. Ancak izlediğim kadarıyla; önde oynamayı seven, baskıyı önemseyen ve oyuna cesaret katabilen bir profil.
Haziran ayına girdik. Teknik direktör kadar yapılacak transferler, gönderilecek oyuncular ve kurulacak kadro da sürecin belirleyici parçası olacak. Zaman daralıyor.
Kim gelirse gelsin; umarım bu kez sadece yeni bir teknik direktör değil, ortak bir futbol aklı ve sürdürülebilir bir plan da gelir.
Çünkü son 5 sezonda 3 farklı yönetim ve 13 farklı teknik adam gördük. İsimler değişti ama istikrarsızlık değişmedi. Ne kalıcı bir oyun kimliği ne de sürdürülebilir sportif başarı oluşabildi.
Beşiktaş gibi büyük camialarda beklenti her zaman yüksektir. Ancak bazen başarıyı getiren şey her krizde yeniden başlamak değil, doğru olduğuna inanılan planın arkasında durabilmektir.
Artık yeni bir hikâyeden çok daha fazlasına ihtiyacımız var. Her sezon yeniden yazılıp yarıda kalan umutların değil; sabırla inşa edilen, zorluklara rağmen sahip çıkılan ve sonuna kadar tamamlanan bir hikâyenin peşindeyiz.
Çünkü Beşiktaş’ın en büyük ihtiyacı yeni bir başlangıç değil; bu kez ne olursa olsun yarım bırakılmayacak bir hikâyeyi sonuna kadar yazabilmek. 🦅
Günlerdir Beşiktaş gündemini, herkesin hayalindeki teknik direktör isimlerini, yapılan analizleri ve yorumları okuyorum…
Türkiye ligi teoride anlatıldığı gibi bir lig değil. Anadolu deplasmanları, kapanan takımlar, saha ve zemin şartları, hakem kararları, medya baskısı, sosyal medya kaosu… Hele büyük takımsanız mesele hiçbir zaman sadece saha içinde de kalmıyor.
Beşiktaş; son yıllarda yalnızca kötü sonuçlarla değil; sürekli değişen teknik direktörler, değişen oyun anlayışları, yanlış kadro planlamaları ve oluşan psikolojik kırılmalarla da mücadele ediyor.
Bu yüzden bugün mesele sadece ‘iyi teknik direktör’ bulmak değil. Sahada ne oynadığı belli olan bir yapı kurabilmek…
Ve bunu her 5-6 ayda bir yeniden sıfırlamamak.
Artık Beşiktaş’ın hem sahada hem masada daha güçlü olması gerekiyor.
Rakibe reaksiyon veren değil, reaksiyonu oluşturan bir takım kimliği şart. Ama bunu yaparken de Türkiye gerçeklerinden kopuk romantik hayallerle değil; kulübün ekonomik yapısına, ligin dinamiklerine ve camianın psikolojisine uygun hareket edilmeli.
Çünkü bugün Beşiktaş’ın en büyük ihtiyacı; hata payı düşük, planı olan, ne yaptığını bilen ve aynı hedef doğrultusunda birlikte hareket eden güçlü bir futbol aklı.
Bu yüzden de isimlerden bağımsız şekilde; Önder Özen’e, kurulacak futbol yapılanmasına ve göreve gelecek teknik direktöre camia olarak doğru zemini hazırlamak gerekiyor.
Çünkü Beşiktaş’ın artık sadece günü kurtaran değil, aynı zamanda geleceği de inşa eden bir yapıya ihtiyacı var.
@Serhan_JK Böyle sözler duymak ailemiz için gurur, onur ve şereftir. Dualar için ve güzel dilekler için; “Amin. Allah razı olsun.” der, çok teşekkür ederim. Saygılar.
Böyle dönemlerde insan, karakter ile konjonktür arasındaki farkı daha net görüyor…
Babam Aykut Oray yıllar önce şöyle demişti: “Tarafsızım deyip en büyük taraflılığı yapacak kadar terbiyesiz değilim. Sosyal Demokratım ve Beşiktaşlıyım. Beni sevenler böyle sever ya da sevmez.”
Hayatı boyunca insanların sevgisini makamla, güçle ya da çıkar ilişkileriyle değil; samimiyetiyle kazandı. Kolay zamanların değil, zor zamanların insanıydı. Bugün hâlâ farklı görüşlerden insanların onu saygıyla anmasının sebebi de buydu.
Özetle; güce göre taraf değiştirip, çıkar için karakter değiştirmeyin. Ne iseniz o olun… Ama samimi olun.
Ben futbolu sadece halı sahada oynayan ve tribünden/ekrandan izleyen biri olarak kendi gördüğümü söylüyorum açıkçası :) Sporting döneminde izlediğim Amorim takımının bende bıraktığı his; fiziksel yoğunluğu yüksek, önde oynamaya çalışan ve rakibi baskı altına alan bir yapıydı. Tabii herkes oyunu farklı okuyabilir, sizin farklı düşünmenize de saygı duyarım.
Lakin, Amorim’in gelmesini çok ihtimalli görmüyorum. Hem maliyet hem kariyer planı açısından Beşiktaş için oldukça zor bir profil olur.
De Zerbi ise zaten uzun süreli kontratla Tottenham tarafında ve şu an bence tamamen başka seviyede bir teknik direktör profili. Yolunun kısa vadede Türkiye’ye düşeceğini pek sanmıyorum açıkçası.
Glasner konusunda da görüşümü söyledim; oyun olarak mantıklı profillerden biri ama onu da çok gerçekçi görmek kolay değil. Ben biraz daha “Beşiktaş nasıl bir oyun oynamalı?” kısmından bakarak isimleri değerlendirmeye çalışıyorum.
Dümdüz bir Beşiktaş taraftarıyım.
Ne yorumcuyum, ne analizciyim, ne scout, ne de futbol profesörü… Bu işlerden para kazanmıyorum. Kazananlara da saygım sonsuzdur. Tek istediğim şey ise yıllardır özlediğimiz, sahada ne oynadığı belli olan güçlü bir Beşiktaş izlemek.
Bugün Beşiktaş;
- Avrupa’nın elit maaş veren kulüplerinden biri değil.
- Son yıllarda sportif istikrarını ciddi şekilde kaybetmiş durumda.
- Teknik direktör öğüten bir iklime sahip.
- Medya ve taraftar baskısı Türkiye’nin en yüksek seviyelerinde.
Bu yüzden mesele artık sadece “iyi teknik direktör” getirmek değil. Gerçekçi olmak, doğru futbol aklını seçmek ve o hocaya uygun kadroyu kurabilmek gerekiyor.
Beşiktaş’ın son yıllardaki en büyük problemi ise her gelen hocayla birlikte kadro yapısının ve oyun modelinin de değişmesi oldu. Bir sezon geçiş oyunu oynandı, sonraki sezon topa sahip olma oyunu denendi, ardından tamamen başka bir yapıya geçildi. Sonuç olarak takım kimyası ve ortak bir futbol kimliği oluşmadı.
Bence Beşiktaş artık reaksiyon veren değil, reaksiyonu oluşturan takım olmak zorunda. Rakibi bekleyen değil; rakibi baskı altına alan, önde basan, tempolu, atletik ve oyunu rakip sahaya yıkan bir yapı kurulmalı. Çünkü bu kulübün genetiği buna daha yakın.
Bana göre sözleşmesi bitmiş teknik direktörler içinde Beşiktaş genetiğine en uygun yabancı isimler ise şunlar:
- Rúben Amorim: Modern ön alan baskısını ve dominant oyunu birlikte oynatabilen en güçlü profillerden biri.
- Marcelo Gallardo: Enerjisi, agresifliği ve karakteriyle tribünle çok güçlü bağ kurabilecek bir teknik adam.
- Oliver Glasner: Atletik, tempolu ve fiziksel olarak rakibi boğan modern futbol anlayışına sahip.
- Jacob Neestrup: Genç, modern ve sürdürülebilir futbol organizasyonu kurabilecek dikkat çekici bir profil.
Özetlemek gerekirse mesele sadece “hangi hoca gelecek?” değil. Beşiktaş’ın artık nasıl bir futbol oynayacağına karar vermesi gerekiyor. Bu yüzden yapılacak transferlerin de sadece “isim” üzerinden değil, oyun modeli üzerinden yapılması gerekiyor. Çünkü bu taraftar artık sadece skor değil; mücadele eden, önde basan, tempolu ve rakibe kendi oyununu kabul ettiren bir Beşiktaş görmek istiyor.
Beşiktaş’taki en büyük problem sadece teknik-taktik değil, psikolojik kırılma da var. Taraftarın uzun süredir yarışın içinde kalamayan takıma karşı sabrı ciddi şekilde azaldı. Bu yüzden insanlar biraz da “önce yeniden yarışalım, yeniden güçlü hissedelim” duygusuyla bakıyor konuya.
Benim çekincem sadece şu: Beşiktaş yıllardır sürekli günü kurtarmaya çalıştığı için uzun vadeli futbol aklı hep yarım kaldı. O yüzden artık yarışırken aynı zamanda geleceği de hazırlayan bir yapı kurulması gerektiğini düşünüyorum. Geçiş süreci doğru yönetilirse ve kulüp içinde bir futbol aklı oluşturulursa bu daha sağlıklı olabilir. Çünkü sorun sadece teknik direktör değişikliği değil; her değişimde her şeyin sıfırdan başlaması.
Türkiye ligi gerçekten teoride anlatıldığı gibi bir lig değil. Anadolu deplasmanları, hakem temposu ve kararları, kapanan takımlar, saha ve zemin şartları, medya baskısı… Bunlar yabancı birçok teknik direktörün ilk geldiğinde zorlandığı gerçekler.
Şenol Güneş konusuna da tamamen karşı değilim bu arada. Çünkü Türkiye gerçeklerini, büyük takım baskısını ve şampiyonluk yarışının psikolojisini bilen teknik adamların avantajı çok büyük. Özellikle uzun süredir yarışın dışında kalmış bir camiada bu deneyim önemli hale geliyor.
Benim düşündüğüm nokta ise şu: kısa vadede yarışın içinde kalırken, oyunun da biraz geleceğe dönük kurulması gerekiyor. Çünkü yıllardır sürekli teknik direktör ve oyun değiştirerek aynı döngünün içinde kalıyoruz.
Şenol Güneş’in Beşiktaş’taki yerini kimse tartışmaz. Bu kulübe hem önemli başarılar kazandırdı hem de uzun yıllar sonra taraftarın sahada izlemekten keyif aldığı bir takım oluşturdu. Özellikle o dönemdeki takımın özgüveni, oyun aklı ve saha içindeki kimliği hâlâ birçok kişinin hafızasında.
Benim bakışım ise biraz daha bugünkü futbolun geldiği noktayla ilgili. Oyunun temposu, fiziksel seviyesi ve saha içi dinamizmi artık çok farklı bir yerde. Bu yüzden ben biraz daha yeni nesil ve uzun vadeli bir yapılanma üzerinden düşünüyorum. Yoksa konu kesinlikle Şenol Hoca’nın değerini küçümsemek değil.
United dönemi üzerinden bakınca böyle düşünülmesi normal aslında. Çünkü Manchester United son yıllarda hangi teknik direktör gelirse gelsin çok kırılgan ve dağınık bir yapıdaydı.
Amorim’in asıl referansı Sporting dönemi olmalı. Sporting’de oynattığı oyun; önde baskı yapan, fiziksel yoğunluğu yüksek, takım organizasyonu güçlü ve rakibi baskı altına alan bir yapıydı. Zaten yıllar sonra gelen şampiyonluğun temel sebeplerinden biri de buydu.
Tabii ki kusursuz bir hoca değil. Ama mevcut profil havuzunda modern, atletik ve baskılı futbol açısından hâlâ en dikkat çekici isimlerden biri olduğunu düşünüyorum.
@safasancak Babanıza Allah’tan rahmet, size de sabır diliyorum. Biz evlatlarına geride bu ıraktıkları miras manevi olarak ağır… Layık bile olabiliyorsak ne mutlu.. Saygılarımla. 🙏