"Ben tarafsız değilim. Açık seçik taraf tutuyorum. Yobazlığa karşıyım, ırkçılığa karşıyım, gericiliğe karşıyım. İnsanların sömürülmesine ve savaşa karşıyım. Sosyalizmden, sevgiden, kardeşlikten, aydınlıktan yanayım."
Mina Urgan
Yanıldığımızda ayakta kalabilmek?
Uzun vadede kazananlar çoğu zaman geleceği en iyi tahmin edenler değil, geleceğin sürprizlerine karşı en dayanıklı olanlardır.
Bilgelik, haklı çıkmak değil; yanılmaya rağmen ayakta kalabilmek; ilerlemek için yeni bir yol bulabilmektir.
Millet uzaya gidiyor, uzay boşluğundan para kazanma modelleri geliştiriyor.
Havadan para kazanmak isteyen asıl Türkiye'ye gelmeli.
Kaç gündür neler neler okuyoruz. Ya da yasaklanınca okuyamıyoruz.
Meğer ne kadar kolay para kazanma yolları varmış.
Görgü ve Nezaket Manifestosu
Nezaket zayıflık değildir. Aksine insanın öfkesini, gücünü ve egosunu denetleyebilme kapasitesidir. Bağırmadan konuşabilmek, hakaret etmeden eleştirebilmek ve farklı olana tahammül gösterebilmek gerçek olgunluğun işaretidir. Kabalık çoğu zaman güç değil, içsel güvensizlik üretir.
Görgü, yalnızca bireysel bir erdem değil, kamusal bir sorumluluktur. Trafikte, okulda, siyasette, sosyal medyada ve gündelik ilişkilerde gösterilen her medeni davranış toplumsal güveni büyütür. Bir toplumun çürümesi çoğu zaman ekonomiden önce dilde ve davranışlarda başlar. İnsanların birbirine hitap biçimi, o toplumun geleceği hakkında çok şey söyler.
Bizler nezaketi bir gösteriş ya da sınıf ayrıcalığı olarak değil, birlikte yaşamanın asgari ahlakı olarak savunuyoruz. Güçlünün zayıfı ezmediği, insanların birbirini dinleyebildiği, farklı fikirlerin düşmanlık üretmediği bir toplum ancak görgü kültürüyle kurulabilir. Medeniyet, insanın ötekinin varlığına duyduğu saygıyla başlar.
Bu nedenle görgüyü geçmişin unutulmuş bir adabı değil, geleceğin demokratik zorunluluğu olarak görüyoruz. Çünkü nezaketin kaybolduğu yerde öfke çoğalır; öfkenin çoğaldığı yerde ise toplum çözülür. İnsanlığın geleceği, yalnızca daha akıllı makineler üretmeye değil, daha incelikli insanlar yetiştirmeye de bağlıdır.
GÜN GELİR
Gün gelir..
Çivisi çıkar dünyanın..
Konuşamayanlar hatip,
Şifa veremeyenler tabip,
Yazamayanlar kâtip olur..
Ama yine öyle bir gün gelir ki..
İşler ters döner..
Aldatan, bir gün sadakat için,
Çalan, bir gün adalet icin,
Döven, bir gün şefkat için yalvarır..
Piyon' deyip geçme,
gün gelir şâh olur..
Şaha da fazla güvenme,
Gün gelir mat olur..‼️
Ömer Hayyam
BUTLAN*
Seçim, yalnızca sandığa atılan oyların sayılması değildir; kuralların önceden belli olduğu, rakiplerin eşit koşullarda yarışabildiği ve sonucun herkes tarafından meşru kabul edildiği bir siyasal sözleşmedir. Eğer iktidar, devlet gücünü kullanarak rakiplerini hukuken sakatlamaya, parti yapılarını yargı müdahaleleriyle dizayn etmeye ve seçim sonuçlarını fiilen anlamsızlaştırmaya başlarsa, artık ortada demokrasi değil, kontrollü bir siyasal alan kalır. Yarışın hakemi oyunculardan biri haline geldiğinde seçim, meşruiyet üretmek yerine toplumsal güvensizlik üretir.
CHP’ye yönelik “mutlak butlan” tartışmaları ve siyasal müdahale algısı bu nedenle yalnızca bir parti meselesi değildir. Sorun, Türkiye’de hukukun öngörülebilirliğinin, siyasal rekabetin eşitliğinin ve kurumsal güvenin aşınmasıdır. Hukukun keyfileştiği yerde ekonomi kırılganlaşır, yatırımcı güveni çöker, yurttaş geleceğe inanmaz, siyaset ise sürekli kriz üretir. Çünkü demokrasi yalnızca bir yönetim biçimi değil; aynı zamanda ekonomik istikrarın, toplumsal barışın ve devlet ciddiyetinin altyapısıdır.
--------
*Butlan: Bir işlem veya olayın gerçek dünyada gerçekleşmiş olsa bile taşıdığı şartlar gereği hukuken hiç gerçekleşmediğini ifade eden hükümdür.
Orman dediğin nedir ki?
Alt tarafı ağaç, yeşillik, temiz hava...
Beton dökmek, maden açmak, villa yapmak varken bunların ne önemi var?
Yeni bir CB Kararı ile 23 ilde yaklaşık 2 milyon metrekare orman alanı, orman sınırları dışına çıkarıldı.
Listede Muğla, Aydın, Balıkesir, Mersin ve Rize gibi sit alanlarının, kıyıların ve turizm merkezlerinin dibindeki kritik parseller var.
Yarın buralardan hangi imar/villa projesi çıkacak?
4,5 milyon m² orman. 60 bin ağaç. 32 endemik tür. Ayılar, keçiler, yeraltı suları.
Cengiz Holding’in boksit madeni bunların hepsini silecek. Bu yıkıma izin vermeyelim. #GidengelmezDağları
'Bu kadar uzun ekonomik kriz olmaz' iddiaları çok haklı.
Resmen bir bölüşüm şoku, sistemli bir servet transferi-yoksullaştırma ve toplumsal çürüme yaşıyoruz.
Devlet harcamaların nereye yapıldığı da bu iktidarın kimin yanında olduğunun adeta turnusolü.
Gıda krizi küresel mi?
Eylül 2021'den beri, dünyada gıda fiyatları yüzde 1,2 arttı.
Türkiye'de -TÜİK rakamlarıyla- gıda fiyatlarındaki artış yüzde 733 arttı.
Mesele “küresel kriz” değil; TL’nin çöküşü, tarımın tasfiyesi ve yüksek enflasyonu kalıcı hale getiren ekonomi modeli.
Dandik ürünler üretin, gram katma değer katmayın. Senelerce bedava krediyi yiyin.
Sonra da bağımlı gibi sürekli devalüasyon isteyin.
Sanayicinin döngüsünü anlamak gerçekten güç. Sanki kur yarın 100 TL olsa, bir anda üç kat zam yapmayacaklar, yıllardır yapmadıkları verimliliği hayata geçirecekler gibi davranıyorlar.
Dolar kurunun bir ülke için bu kadar belirleyici olması zaten sorunun kendisi. Bu yüzden dolar bazlı her şey bu kadar pahalı. Ama çözüm devalüasyon değil. Bir gecede kur iki katına çıksa, bu zihniyetler aynı ürünü üç katına çıkarır. Ülke fayda sağlamak bir yana, daha da geriler.
Çözüm belli: kamu tasarrufu, sıkı para politikasının kararlılıkla sürdürülmesi, kredilerin kısılması. Başka yol yok.
Batan batacak. Kangren olmuş bir sistemin tek çıkışı budur. Yeterince sıkı kalınamadığı için düzelmiyor zaten, arada sanayiciyi mutlu etmek için yapılan tavizler süreci uzatıyor, acıyı ertelemiyor.
Reset kaçınılmaz eğer düzeltilmek isteniyorsa.
Trafikte takip mesafesi bıraktığın an bu türden günde 30 tane denk geliyor aynen bu şekilde.
Trafik kurallarına uyarak bu kurye terörünün kurbanı oluyorsun sadece.
Bu iş tipine de, bu motorlara da önlem alınmalı. İyice zıvanadan çıktı çünkü bu iş.
Trafikte sadece bunları ezmemeye çalışarak gidiyoruz.
Arabada kör nokta var, üstüne bir de aynasına yuvarlak küçük ayna taktırıyoruz ki bu adamları ezip başımıza dert almayalım diye.
Kaldırımdan, ters yönden, aralardan heryerden sivrisinek gibi çıkıyorlar.
Türkiye ve İngiltere’den market fiyatlarının karşılaştırıldığı tablo görenleri şaşırttı
İngiltere’nin başkenti Londra, dünyanın en pahalı şehirlerinden biri
Fakat İstanbul’dan temel gıda maddeleri fiyatları, İngiltere’yi sollamış görünüyor
BİR BARDAK SUDA KOPAN FIRTINA
Bir insanın köpeğine “oğlum” demesiyle rahatsız olan ama kız çocuklarına “kuşum”, erkek çocuklarına “kuzum” diyen; siyasal sembolü kurt ve at olan; bağlılığını “uluma” sesiyle dillendiren; kahramanlığı “arslanlık” benzetmesi üzerinden kuran insanların verdiği tepki, ilk bakışta sadece bir çelişki gibi görünebilir. Oysa mesele yalnızca dilsel bir tutarsızlık değil; çok daha derin bir psikolojik ve sosyolojik alt-yapının dışavurumudur.
Çünkü burada sorun aslında “hayvan benzetmesi” değildir. Sorun, kimlerin hangi sembolleri önemsediği ve sahiplendiğiyle ilgilidir. Aynı toplum, benimsediği ideolojik veya kültürel bağlam içinde hayvan metaforlarını yüceltirken, başka bir bağlamda bunu“bayağılık/profanlık”, “değersizlik” veya “kutsala saldırı” gibi algılayabiliyor. Yani tepki, kelimenin kendisine değil; kelimeyi kullanan kişinin niyetine, kimliğine ve temsil ettiği yaşam tarzına yöneliktir.
Bir baba çocuğuna “kuzum” dediğinde; bir Galataraylı oğluna"arslanım", bir Beşiktaşlı "yavru kartalım" dediğinde kimse bunu aşağılayıcı bulmuyor. Çünkü o metafor, geleneksel sevgi dilinin parçası kabul ediliyor. Ama bir insan köpeğine “oğlum” dediğinde bazı kişiler bunu “insanın hayvanla eşitlenmesi” gibi yorumluyor. Buradaki psikolojik kırılma noktası şu: İnsan ile hayvan arasındaki sembolik hiyerarşinin bozulduğu hissi...
Özellikle otoriter ve hiyerarşik kültürlerde kategorilerin karışması insanlarda yoğun rahatsızlık yaratıyor. Çünkü bu kültürler, dünyayı keskin sınırlarla anlamlandırıyor:
insan/hayvan,
kutsal/bayağı (profan),
biz/onlar,
ahlâklı/ahlâksız,
makbul/sapkın.
Bu sınırlar bulanıklaştığında yalnızca bir kelime değil, bütün zihinsel yapı ve onun dayandığı kültürel düzen tehdit altında hissediliyor.
Tepkinin Kaynağı: Güvensiz Kimlikler
Buradaki en önemli meselelerden biri kimlik güvensizliğidir. Kendinden emin toplumlar sembollerden korkmaz. Mizahı kaldırabilirler, metaforlara katlanırlar, farklı yaşam tarzlarını tehdit olarak görmezler. Ama kimliğini sürekli tehdit altında hisseden toplumlarda semboller aşırı büyütülür.
Bu yüzden:
bir film yasaklanabilir,
bir cümle linç nedeni olabilir,
bir şarkı “ahlak bozucu” ilan edilebiliyor,
bir hayvana “oğlum” demek kültürel saldırı gibi görülebiliyor.
Çünkü asıl korku kelimeden değil; değerler sıralamasının çözülmesinden duyulan korkudur.
Bu tür toplumlarda ahlâk, çoğu zaman etik bir ilke değil; aidiyet kontrol mekanizmasına dönüşmüştür. İnsanların gerçekten iyi olup olmamasından çok, “bizden” olup olmadığı önemlidir. Böylece ahlak, evrensel bir vicdan sistemi olmaktan çıkıp; 'kültürel kabile' sadakatinin aracına dönüşüyor.
İmparator Konstantin'in çıkardığı Solidus 4,5 gram ağırlığında altın paraydı. Yüz yıllar boyunca içindeki altın oranı azalmadı. Zamanının en güvenilen parası oldu. Bugünkü anlamda rezerv paraydı.
Halife Abdülmelik bilge bir kişiydi. Solidus ile aynı boyutlarda ve aynı miktarda altın içeren altın Dinar bastırdı. Paranın içindeki altın miktarı da sabit kaldı. Böylelikle parası rezerv para haline geldi. Altın Dinar ve Solidus ticarette birlikte kullanıldı ve ikisine birden Bezant dendi.
Formül belli: Parayı bas, içindeki altını azaltma. Yani bugünkü anlamda para arzının büyümesi ekonominin büyümesinden fazla olmasın. Kurala uy ve istikrarı sağla. Senin de paran rezerv para olur. Halife Abdülmelik gibi düşün.
Paranın değerinde tarih boyunca tekrar eden döngü aynıdır.
Önce herkesin güvendiği bir para çıkartılır.
Sonra ülkenin lideri kendini akıllı zanneder ve paranın değerini düşürür, yani bilinçli olarak enflasyon yaratır.
Başlangıçta ne iyi ettik diye düşünülür.
Sonra bunun çok da iyi bir fikir olmadığı anlaşılır.
Ancak girilen bu yoldan dönmenin maliyeti çok arttığı için batana kadar bu yolda devam edilir.
Sonra reform yapıp herkesin güvendiği bir para çıkartılır. Ama bunu yapmak sanıldığı kadar kolay olmaz, süreç sancılıdır. Herkes Konstatin'in yaptığını yapamaz.
Sonra İmparator Konstatin geldi. Kendinden önceki Roma İmparatorları gibi kendini akıllı zannetmiyordu çünkü gerçekten akıllıydı.
Solidus adını verdiği 4,5 gramlık altın sikkeler bastırdı ve paranın içindeki altın oranını değiştirmedi.
Paraya güven geri geldi ve Konstantin fiyat artışlarını durdurdu. Tabi bundan başka vergi reformu yaptı, ülkede baskılanan Hristiyanların haklarını verdi ve bugün İstanbul olarak bildiğimiz kendi adını verdiği şehri kurdu. İstanbul'da yaşayanların tarihi bilseler enflasyonla mücadeleyi en iyi bilecek kişiler olmasını bekleriz ama gel gör ki öyle bir şey olmadığını yaşayarak gördük.
Solidus yaklaşık 700 yıl boyunca değerini kordu. Sonradan gelen imparatorlar tekrar kendini akıllı zanneden imparatorlar gibi paranın içinde altın miktarını azaltarak yeniden enflasyon yaratmayı tercih ettiler.