25-Elbette çözüm odaklı düşüneceğiz. Elbette her bir mağdurun hakkı bizim omuzlarımızdaki en büyük emanettir. Ve elbette istikbal inşası, hukuk zemininde makul bir normalleşme süreciyle mümkündür. Fakat bu süreci yürütürken, “dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak” gerekir. Yani var olanı kaybettiren hayali hedeflere değil, reel şartlarda mümkün olan kazanımlara yönelmek zorundayız. Bugün Gökhan Bacık’ın çizdiği tablo ise, hiçbir şekilde bu gerçekliğe temas etmeyen, soyut bir siyasal ütopyadan ibarettir. Kendisinin yazılarına bakıldığında görülecektir ki, esas meselesi Cemaat’in bizzat kendisi ve idarecileriyle kurduğu duygusal ve ideolojik hesaplaşmadır.
Bacık’ın söylemlerinin temelinde yapıcı bir irade değil, yıkıcı bir öfke vardır. Bu öfke çoğu zaman “analitik çözümleme” kisvesine bürünmüş olsa da, alt metinlere nüfuz edildiğinde görülecektir ki, mesele Cemaat’in geleceği değil, geçmişiyle hesaplaşma arzusudur. Özellikle “Cemaat’in mevcut yapısıyla lağvedilmesi”, “tepe kadronun tasfiyesi”, “devletle uyumlu yeni bir figür çıkarılması” gibi söylemleri, ancak zihninde Cemaat’i bir suç örgütü gibi gören bir perspektifin ürünüdür. Halbuki bırakın yargı kararlarını, uluslararası alanda dahi Cemaat’i bu türden kriminal bir yapıyla özdeşleştiren hiçbir ciddiye alınır rapor ya da karar yoktur.
Gökhan Bacık’ın “siyasi çözüm” adı altında sunduğu reçete, aslında bir tür teslimiyet manifestosudur. Üstelik bu teslimiyet, meşru bir hukuk düzenine değil, keyfîliği ve hesap vermezliği alenileşmiş otoriter bir rejime yönelik bir teslimiyettir. Devletle müzakere ya da normalleşme fikrine kategorik olarak karşı çıkmak makul olmayabilir, fakat mesele bunun nasıl, kimler aracılığıyla ve hangi ilkeler çerçevesinde yapılacağıdır. Bacık’ın önerdiği yol haritasında bu soruların hiçbirine sahici bir cevap yoktur. Çünkü onun zihinsel haritası, Cemaat’i bir özne değil, bir yük gibi konumlandırmakta; çözüm dediği şey de bu yükten sistemin nasıl “temizleneceği”ne odaklanmaktadır.
Kaldı ki, Cemaat’in tepe kadrosuyla yaşadığı mesafeyi eleştirinin ötesine taşıyarak adeta bir “kişisel düşmanlık” düzeyine getiren bir üslubun, kamuoyuna çözüm önerisi sunma iddiası ikna edici olamaz. En sığ yerinden bile bakılsa görülür ki, Bacık için asıl mesele mağdurların korunması, sistemik normalleşme ya da sosyolojik barış değildir. Asıl mesele, kendi zihninde oluşturduğu hesaplaşma zemininin meşrulaştırılmasıdır.
Dolayısıyla bu söylemler, fikirsel zenginlik değil, tepkisel polemik üretmektedir. Ve bizler, bugünü anlamak, yarını inşa etmek ve geçmişi onarmak gibi üç ağır yükün arasında, bu tür çarpık yönlendirmelere değil; aklı, ihlası, adaleti ve hakikati esas alan bir yaklaşıma muhtacız.
24-Rejimin temel stratejisi, Cemaat’in zamanla kendini inkâr eden bir forma bürünmesidir. Rejime göre, ‘meşru Cemaat’, geçmişinden ve kurucusundan kopmuş, kendi tarihiyle hesaplaşmış, özrü marifet sayan bir topluluktur. Oysa Cemaat, tarihine sırtını döndüğü anda varlığını yitirmiş demektir. Tam da bu yüzden, bu tür manipülasyonlara karşı uyanık olmak gerekir. Meşruiyet arayışı, kimliğini inkârla sonuçlanmamalıdır. Aksi halde, o meşruiyet bir ihanetin kılıfı haline gelir.
23-Bu rejim, İstanbul gibi bir metropolde halkın seçtiği bir belediye başkanını bile sudan sebeplerle görevden alabiliyorsa, milyonların gönlünde taht kurmuş bir din adamını geri çağırıp onun üzerinden bir tasfiye gerçekleştirme hedefini gizli tutuyorsa, hangi sözüne güvenilir? Kaldı ki ortada hâlâ 15 Temmuz’un gerçeği tüm açıklığıyla ortaya konmamışken, her gün yeni mağduriyetler yaşanırken, bu iktidarın sözlerine güvenmek ancak siyasi saflık olur.
22-Bu planın ikinci ve daha tehlikeli yönü, Türkiye rejiminin güvenilmezliğidir. Zaten bu rejimin doğasına vakıf olan herkes bilir ki, burada verilen hiçbir söz garanti değildir. “Ülkeye dönün” diyenlerin niyetinin samimi olmadığını, bizzat geçmişte Cemaat’e yakın duran kimi siyasetçiler dahi açık açık itiraf etmiştir. Hocaefendi’nin Türkiye’ye çağrıldığı yıllarda, görünüşte barış ve istişare zemini sunanların arka planında “gelişinde tutuklama planlayan” bir yapı olduğu açıkça dile getirilmiştir.
21-Gökhan Bacık gibilerin şeytani planı da tam olarak buradadır: Cemaati toplumdan tecrit edilmiş ve bitik gösterip, sonra içeriden birilerini işaret ederek “bunların arkasından gidin” mesajı vermek. Rejimin kendisi tarafından belirlenmiş bir “Cemaat kayyumu” fikri, bu niyetin en vahim yansımasıdır. Hocaefendi hayattayken bunu yapamamışlardı; çünkü Hocaefendi, hem meşruiyet hem de manevî otorite açısından Türkiye siyasetinde kontrol altına alınamayan son büyük figürlerden biriydi.
20-Rejimin zaman zaman “kurtaracak figür” üretme stratejisiyle muhalefet alanına kendi elleriyle liderler atadığını, onları önce meşrulaştırıp sonra işlevsizleştirdiğini pek çok defa gördük. Bugün Cemaat içinden de benzer bir mühendislik çabasının çıkması ihtimali göz ardı edilmemelidir. Bu tür senaryolarda devletin gücüyle parlatılan, “ılımlı” ve “akla yakın” olduğu ima edilen bir figürün arkasına halk desteği değil, makbuliyet kurgusu yerleştirilir. Bu figür, aslında rejimin icazetiyle belirlenmiş bir mukayyed aktördür; özgürlük değil, kontrolü temsil eder.
19-Şimdi siz, bütün bu büyük süreci yok sayarak, dönüp sadece “cemaatin tepe yönetimi bütün bu felaketin sorumlusudur” derseniz, ya saf olmanız gerekir ya da kötü niyetli.
18-Daha da önemlisi, 15 Temmuz hadisesinin mahiyeti hâlâ karanlıkken, bizzat Türkiye devletinin bunu “Allah’ın lütfu” olarak gördüğününe dair beyanları ortadayken; bunu hiç görmeden bütün suçu Cemaat’in “yönetici tabakası”na yıkmak, çok açık bir şekilde rejimin dilini devralmak anlamına gelir. Hükûmetin 15 Temmuz sonrası giriştiği tasfiye ve otoriterleşme süreci, ulusal ve uluslararası pek çok insan hakları kuruluşunun raporlarına konu olmuştur. Binlerce öğretmenin, akademisyenin, yargıcın, gazetecinin tek bir yargı kararı olmadan işinden edilmesi, hapse atılması, mallarına el konulması “hukuki mücadele” değil, siyasi temizliktir.
17-Gökhan Bacık’ın Hizmet idaresine, herhangi bir delile, hukuki bulguya ya da uluslararası düzlemde tanınmış bir karara dayanmaksızın suç isnadına girişmesi, sadece entelektüel ciddiyetten değil, asgari etikten de yoksun bir tutumdur.
Bu yazının o bölümü sadece akademik ciddiyetten değil, en temelde ahlaki adaletten de uzaktır. Cemaat’in yönetimi ile tabanı arasına “Enver Paşa – Osmanlı köylüsü” gibi zorlama ve çarpıtılmış tarihî analojilerle ayrım koyma çabası, hem entelektüel tembellik hem de manipülatif bir stratejidir. Bu tür benzetmeler, olayların tarihsel bağlamını görmezden gelir, dahası, bugünün sosyolojik gerçekliğini de büyük ölçüde saptırır.
16-Sonra Avrupa'daki hukuksal süreçler hakkında konuşuyor: AİHM kararları, spesifik dava dosyalarına göre verilir ve bireysel başvuruya dayanır. Bazı eleştiriler, uygulamaya, şeffaflığa ya da devletin iddialar��na karşı denge kurma çabasına dayanabilir. Ancak AİHM’in “Gülenizm tasfiye edilmelidir” gibi genel bir doktrin beyanı yoktur. Bu tür bir beyanın ima edilmesi, hem hukuk literatürüne ihanettir hem de okuyucuyu yanıltıcıdır.
15-Gökhan Bacık’ın bu satırlarında dile getirdiği “cemaatin siyasi çözüm süreci” önerisi, yüzeyde makul ve çözüm odaklı bir analiz gibi görünse de, içerik yüzeysel ve anlamsız. Üstelik bu yazı, siyasi psikolojiyle biçimlenmiş, reel durumdan çok beklentiye göre kurgulanmış bir tasfiye çağrısı.
14-Satır aralarına dikkatle bakıldığında, dolaylı olarak “Hizmet Hareketi de benzer şekilde kendini feshetmeli, devleti zorlamamalı, devlet ne sunarsa onu kabul etmeli” gibi bir ima barınmaktadır. Oysa Hizmet, silahlı bir yapı değil; evrensel hukuku ve eğitimi önceleyen sivil bir gönüllülük hareketidir. Bu tür benzetmeler hem Hizmet’in mahiyetine haksızlık eder hem de devlet karşısında haklı taleplerden vazgeçmeyi telkin eder.
12-Diyor ki “Siyasi çözümde ‘doğru nedir, haklı kimdir’ konusu ele alınmaz.” — ahlaki değerleri, hak-adalet eksenli ilkeleri devre dışı bırakır. Bu anlayış, siyaseti yalnızca güç ilişkilerinin pazarlığı olarak görür. Oysa çağdaş siyaset kuramı, özellikle çatışma çözümü teorileri (Lederach, Galtung vb.) barışın yalnızca çıkarların tatminiyle değil, meşruiyetin, adaletin ve karşılıklı güvenin inşasıyla sağlanabileceğini vurgular. Eğer “kimin haklı olduğu önemli değildir” diyorsanız, yarın başka bir haksızlık karşısında da ses çıkaramaz hâle gelirsiniz.
11-Gökhan "devletin yenilmesi devletin ontolojisine aykırıdır" diyerek, devleti neredeyse kutsal ve dokunulmaz bir varlık gibi tanımlamakta, böylece devletin meşruiyetinin sorgulanmasını ve hatalarının analizini adeta tabu hâline getirmektedir. Oysa demokratik sistemlerde devlet, halkın iradesiyle kurulmuş bir mekanizmadır ve halkın hizmetinde olmak üzere şekillenir. Ontolojik bir varlık değil, fonksiyonel bir aygıttır. “Devlet yenilmez” önermesi, totaliter ve tekçi zihniyetlerin argümanıdır.
10-İkincisi, bu söylem, “uzun vadeli güvenlik ve mutluluk” adına, meşru hak arayışlarını ikinci plana atmayı telkin ediyor. Oysa tarih, bu tür pragmatik öncelik sıralamalarının uzun vadede daha büyük maliyetler doğurduğuna dair ibretlik ��rneklerle doludur. Bir hareketin, kendisine yapılan haksızlıklar karşısında susması, başkalarının yarın aynı şeyleri daha kolay yapabilmesinin zeminini hazırlar. Sustukça büyüyen bir zulüm, bugün kaçınılan yıpranmışlığın yarın kat kat fazlasını doğurabilir.
9-Gelelim yazıya: Hizmet Hareketi’nin karşı karşıya olduğu durum, bir devletin kurumsal politikalarıyla yaşadığı sıradan bir anlaşmazlık değil, açık bir hukuk ihlali, insan hakları dramı ve kitlesel yıkımdır. Dolayısıyla, mesele “devletle uğraşmak” değil, “adaletle ısrar” meselesidir. Bu ısrarı bırakmak, sadece politik bir yorgunluk değil, aynı zamanda adalet davasından bir geri çekilmedir.
8-Ne trajik bir ironi. Dün “otorite eleştirisi” yapanlar, bugünün ‘teknokratik müftü adayları’ oldu. Neticede ortaya çıkan tablo ibretlik: Yıllarca “devletin din üzerindeki gölgesi”ni teşhir etmeye çalışanlar, bugün o gölgede gölge olmaya razı hâle geldiler..
6-Akademik kariyer, bazen bir insanı derinleştirmez; sadece daha incelikli yanılgılar üretmesini sağlar. Bacık örneği, bu durumun ibretlik bir yansıması. Mesela Türkiye'deki güya rasyonalist ilahiyatçılara dair bir kitap yazdı, sahadan habersiz birisi adına tam bir fiyaskoydu.
5-Kendi adıma söyleyeyim, hem bilgi düzeyleri yetersiz, hem de perspektifleri bulanık. Söyledikleri şeylerin yarısı bir önceki söylemlerini çürütüyor; diğer yarısı ise hâlâ yıllar önce terk edilmiş ezberleri yeniden ısıtıp önümüze koymaktan ibaret.