783 bin kilometrekarelik bir ülken var; ama otoparklarda yer bulamıyorsun, kaldırımlarda yürüyemiyorsun. Parkların, çöldeki vahalar gibi insanlarla dolup taşıyor. Bir ağacın gölgesinde soluklanıp çay içebileceğin bir çayevi, bir kahvehane bulmak bile neredeyse lüks sayılıyor.
Üç tarafın denizlerle çevrili; ama balığa hasretsin. Denize girecek bir avuç suya, bir kova kuma, gölgesine sığınacak bir şemsiyelik plaja muhtaçsın.
Güneş senden sıcaklığını esirgemiyor. Toprağın bereketli; bir tohumdan bin ürün verecek kadar cömert. Ama sofranda lezzetli bir domatese, kokusu üzerinde bir bibere, dalından koparılmış gibi çıtır bir salatalığa hasret kalıyorsun.
Dağlarından dereler, ovalarından nehirler akıyor. Göllerin nazar boncuğu gibi parıldıyor ama musluğu cevirdiğinde gönül rahatlığıyla kana kana içecek sağlıklı bir su bulamıyorsun.
Her şeyin var gibi görünüyor ama en basit şeylere bile ulaşmak için sınırları zorluyorsun.
Bir ülken var, ama içinde nefes alacak yer arıyorsun. İnsanca yaşayabilmek için her gün biraz daha fazla mücadele ediyor, biraz daha fazla bedel ödüyorsun. Ve sonunda anlıyorsun:
Bir ülkenin büyüklüğü haritadaki yüzölçümüyle değil; insanına ayırdığı nefes kadar yerle, sunduğu huzurla ve en sıradan güzellikleri bile erişilebilir kılabilmesiyle ölçülür.
1998 yılında bir fabrikaya yük asansörü yaparken iş kazası geçirdim. Beni bir minibüse attılar ve sadece 20 dakikamın olduğunu biliyordum. Minibüste iki kişi vardı; biri beni tutuyor, diğeri kornaya basa basa hastane istikametine gitmeye çalışıyordu. Şoför “Nereye gidelim?” diye sordu. Kısa bir düşündükten sonra en yakındaki özel hastaneye gitmelerini söyledim. Devlet hastanesine gitsem yaşama şansım çok azdı; çünkü o zamanki devlet hastaneleri adam gibi ilgilenmiyordu. SSK hastanesine gitsem orası da tıklım tıklımdı ve muhtemelen ameliyathane hazır olmayabilirdi.
Özel hastaneye yanaşır yanaşmaz hastane personeli hemen beni sedyeye aldı. O dönemler özel hastaneye sadece zenginler gidebildiği için hastane bomboştu. Ameliyathane ışıklarını tahminen 15’inci dakikada gördüm ve bende ekran karardı. 13 saatlik bir ameliyat sonrasında ilk müdahalem yapılmıştı. SSK’lı olup olmadığımı sordular; ben de “Yok” dedim. Acilden girdiğimiz halde yarım ev parası hesap çıkmıştı. Ben de “Battı balık yan gider” hesabıyla hastaneye tedavimin devam etmesi gerektiğini söyledim. Bir ameliyat daha geçirdikten sonra yaklaşık 28 gün hastanede kaldım.
Sonrasında önüme bir hesap geldi. Çıkan hesap karşılığında oturduğum semtte bir ev ile bir dükkân satılmıştı. Etrafımda kim varsa bir anda kayboldu, adeta buhar oldular. Baktım iş başa düşüyor; üstümü giydim ve tek başıma müdürün odasına indim. Dedim ki: “Ne imzalatıyorsanız imzalatın da ben artık kaçayım.” Beni rehin almadılar; çünkü kapıda bekleyenim yoktu. Bana bir senet imzalattılar.
Devlet hastaneleri de o dönem çok farklı değildi. İki ev parası çıkmazdı da yarım ev parası hesap kesin çıkardı tabi seni yaşatmayı başarabilirlerse. Devlet hastaneleri de senet sepet ne bulurlarsa imzalatıyor, hastayı öyle salıyorlardı. Çok şükür o günler birçok kişinin hatırlayamayacağı kadar geride kaldı. 2002 sonrası doğanlar o günleri zaten bilmezler. Bugün sigortalı ya da emekliysen devlet hastanelerinde beş kuruş vermeden aylarca kalabiliyorsun hem özel hastane konforunda; çünkü bugün devlet vatandaşın yanında, karşısında değil. Tabi bunun değerini kaç kişi biliyor, o da muamma.
“Ben Abdullah Öcalan’ın yanına kadar gittim, orada onu öldürmek için tam 3 ay bekledim.
3 ay haller yaşadım, yılan yedim böcek yedim.
Artık sabrım kalmadı ve JİTEM’den bana bu emri veren albayla irtibata geçtim.
‘Neyi bekliyorum efendim, bu emir ne zaman gelecek?’ dedim.
Albay bana ‘Emir büyük yerden, öldürmeden geri geleceksin.’ dedi.
Duyduğum laflar karşısında fenalık geçirdim.
Ben para için değil binlerce asker öldüren soysuzların hesabını kesmek için bu görevi üstlendiğimi bildirdim JİTEM’ci albaya.
Bana ömrünü hapiste çürür dedi, sonra ona dedim ki:
‘Birazdan Apo’yu öldüreceğim, sonra seni ve sana o emri veren makamdakileri.’
Bunlar devletin bütün birimlerine sızmış.
Apo’yu öldüremedim, o gece dağ kadrosunda bir tane hain olduğunu öğrendim telsizden.
Herkesi sorgulamaya başladılar, yakalanmam an meselesiydi.
Apo’yu alıp götürdüler kamptan. Gece olunca zar zor ayrıldım kamptan.
Ve giderken şunu yazdım;
‘Yeşil bir kere geldi, bir daha geldiğinde hiçbiriniz yaşamayacaksınız!’
Türkiye’ye gelemedim, hain ettiler beni.
En çok zoruma bu gitti, milletimin beni hain bilmesi.”
YEŞİL
Bu videoyu, Özgür Özel destekçisi bir arkadaşa izlettim bugün; o da )hak verircesine) kahkaha attı..
Hani "Ağlanacak halimize gülüyoruz" diye bir söz var ya, işte o sözdeki özne; bunlara oy verenlerdir!
🇹🇷 Şehadetinin 62. yıldönümünde saygı, sevgi ve özlemle!
Cengiz Topel’in otopsi raporu:
• Sol gözü çıkarılmış.
• Edep yerleri ezilmiş ve her iki kolunun pazusu matkapla delinmiş.
• Kafasının sol tarafına bir beton çivisi çakılmış.
• Boğazından göbeğine kadar göğsü yarılmış.
• Akciğeri ve kalbi noksan, yarım ya da yok.
@savgatore Sallamayın ya. Gece yarısı ehli namus bir kız barlarda gezip yeni tanıştığı 5 dallamanın evine gitmez. İstediği bir şey olmayınca da hoop tecavüze uğradım. Ne güzel dünya be