Deniz Göktaş’a sadece stand upçı demek bana eksik geliyor. Sahnede yaptığı şeyin içinde muhakkak komedi var, ama mesele komediyle sınırlı kalmıyor. Daha eski, daha tanıdık, bu toprağın sözlü kültürüne yakın bir damar çalışıyor orada. Bir çeşit modern meddahlık. Çıkıyor, memleketin ağzında yarım kalmış cümleleri, bastırılmış öfkeleri, ucuz ahlakçılığı, mahcup küfürleri, herkeste biraz bulunan o küçük korkaklığı alıp sahnenin ortasına (tıpkı "kellesi" gibi) bırakıyor.
Bu yüzden ona gelen destek de tepki de aynı yerden besleniyor. Herkes onda kendine değen bir şey buluyor. Kimi kez rahatlatıyor, kiminde de irkiltiyor o şey. Devlet ve hükümet çevrelerinin ondan hoşlanmayacağını, bir yerden sonra başının ağrıyacağını düşünenler de tevekkeli değil. Türkiye’de sahnede politik söz söylemek, çoğu zaman yalnızca sahnede bir gösteri, bir iddia olarak kalmaz. Bir anda kimdensin, kime yakınsın, kimin karşısındasın, neye hizmet ediyorsun soruları başlar. Sözün kendisinden çok, söyleyeni hizaya çekme telaşı devreye girer. Birileri iterken birileri de iştahla yanına çeker.
Deniz Göktaş’ın farkı bence burada. Kendini bir mahallenin güvencesi altındaki çocuğu gibi göstermiyor. Bir grubun komedyeni, bir fikrin memuru, bir çevrenin makbul sesi olarak konuşmuyor. Herkesin karşısında açıkta kalmayı seçiyor. Bu açıkta kalma, çıplaklık hali onu hem zayıf hem güçlü yapıyor. Zayıf, çünkü arkasında hazır bir cemaati yok. Güçlü, çünkü kimse onu kolayca kendi hanesine yazamıyor.
Onu kısmen koruyan şeyin de bu olduğunu düşünüyorum. Her tarafın yobazını aynı anda huzursuz eden bir sinizmi var. Sağcının da solcunun da sekülerin de muhafazakârın da muhalifin de milliyetçinin de beyaz yakalının da entelektüel poz kesenin de o küçük dokunulmazlık kalkanlarına dokunuyor. Herkes kendi kutsalını incelik, başkasının kutsalını ilkellik saymaya çok yatkın, malum. Deniz Göktaş o ayrımı bozuyor. Hepsini aynı sert ışığın altına koyup mıncıklıyor.
Bu yüzden onun sahnesinde asıl mesele ne söylediğine katılıp katılmamak olmayabilir. Daha önemlisi, o sözün seyircide neyi dürttüğü. İnsan bazen gülerken tarafını kaybediyor. Bir anda kendini eleştirdiği yerde buluyor. İyi hicvin acı tarafı da burada. Güldürürken neşelendirmiyor. Her kahkahada insanın boynuna astığı o temiz önlüğü biraz daha kirletiyor.
Şairin dediği gibi: "Masum değiliz hiçbirimiz" :)
Şimdi reklamlar: "Kirlenmek güzeldir..." :))
Teşekkürler @idgoktas
Yaşlandıkça farkına varıyorum ki hayat döngüsel ilerliyor. Gençliğin, o para ve kariyer umursamayan hesapsız idealizmi, orta yaşlarda bir girdaba dönüşüyor. Çünkü görüyorsun ki, ruhunu boş yere hiç yormayanlar kariyerlerinde ilerlemiş gitmiş; ve en nihayetinde de önemli olan zaten kariyer ve paraymış, gerisi boş imiş. Orta yaşlarda tüm hakikat buymuş gibi gözükse de, hayat devam ediyor ve yaşın daha da ilerledikçe, geç kalmışlığın acısı yerini gençlik yıllardaki idealizmin yeniden keşfine bırakıyor. Çünkü anlıyorsun ki hayatta para ile ölçülemeyecek ancak insanın ruhu, karakteri ve değerleri ile varolabilen bir zenginlik de varmış. Bunun farkına varınca gerçek acının, yoksunluğun ve yoksulluğun ömründe idealizmi hiç tatmamış olmak olduğunu görüyor; ve para ve kariyerden başka sığınabileceğin hiçbir liman kalmamasınını insanda yaratabileceği tahribatı hissediyorsun. O kadar çok insan var ki bu şekilde yaşlanan, ve karşı koyamadığı bir ızdırap ile kendini her şeyden izole edip, edemediği her şeyden de korkan, çekinen ve nefret eden... Yani, başarılı ama yaşamayan insanlar.
sadece türkiye'nin değil, dünyanın hemen hemen her köşesinin otokratik, açıkça yalan söyleyen, türlü kutsalın ardına saklanıp esasında güç ve egosu için her şeyi yapan, nihilism destekçilerinin eline geçmesinde eğitimli ortasınıfın yıllardır benimsediği sinizmin de çok etkisi var.
bilmiyorum nasıl oldu ama muazzam umursamaz insanlar haline geldik. bunun önemli nedenlerin biri sanırım, umursamamanın arzulanabilir ve elde edilmesi çok zor bir güç olduğuna inanmamızdı. ne kadar umursamazsak, o kadar kuul olduğumuz bir kültürel iklim içerisindeydik. bu duygusal atmosfer (veya bu "vibe" dedikleri mevzu) romantik ilişkilerimizden, tükettiğimiz dizi ve filmlerde kadar her yeri sarmıştı. fikri, iddiası, amacı ve ilkesi olan herkesi bunlar birer zayıflık göstergesiymişcesine küçümsedik. doğru ve yanlışın olmadığına ikna olmasak da, güçlü olanın zaten bunların ötesinde yaşadığına inandırıldık. öyle ki, tiksinmemiz gereken insanlara hayranlık besler duruma bile geldik. bunun bir uzantısı olarak, inandırıldığımız gibi yaşamak için de doğru ve yanlış yokmuş gibi yaşamaya çalıştık. bu da umursamazlığın ötesinde bizi bencil ve huzursuz yaptı.
bu içsel tedirginliğimiz, kendimizi ikna edebilme çabaları dışarıya da yayılan içsel bir toksisite yarattı. umursayanı küçümseme, her şey geçiciymiş gibi yaşama çabamız biraz da bu harareti alma ihtiyacındandı.
tükettiğimiz ilke, ideal ve amaçların yerini kimi için avrupa'da yaşama, erken emekli olma, borsadan zengin olma hayalleri, kimi içinse kendini olabildiğince bumble ve netflix'de tüketme çabasına bıraktı. en nihayetinde 'ben'den başka hiçbir şeyin gerçek olmadığı garip bir solipsizmin içinde bulduk kendimizi. elimizden bir şey gelmemesi'ni, elimizden bir şey gelmemeli'ye evrilttik ki, huzur bulabilelim. peki bulabildik mi sahiden?
Siyasi tarihimizin gördüğü en büyük adaletsizliklerden biriyle karşı karşıyayım.
Elbette 19 Mart darbesine karşı meşru her yolu kullanarak mücadele edeceğiz.
Ancak bu darbe için bile, ekmek gibi su gibi hava gibi mübarek bildiğim annelerimize hakaretler yağdırılmasına gönlüm razı gelmez.
Cumhurbaşkanının annesine yönelik hakaretleri tüm kalbimle sonuna kadar kınıyorum. Bu vesileyle kendisine yüce Yaradan’dan tekrar rahmet diliyorum.
Cezaevinde olmamızı fırsat bilip annemle, eşimle ve ailemle ilgili ahlaksız paylaşımlar yapan kişilerle ilgili de savcılığı göreve davet ediyorum.
Her konuda re’sen, jet hızında soruşturma açanlar söz konusu bizim ailemiz olunca kafasını sokacak yer arıyor.
Biz iktidara gelince sizin bize yaptığınızı yapmayacağız. Adalet herkesin güvencesi olacak, hukuk herkesin can ve mal güvenliğini sağlayacak, kimse kimsenin malına mülküne, şerefine, onuruna, haysiyetine el uzatamayacak.
Herkese merhaba, Ramazan ayınız mübarek olsun,
Benim çok kıymetli vatandaşlarım, anneler, babalar, teyzelerim, amcalarım, sevgili gençler, pırlantam çocuklarımız; her birinizi sevgiyle, saygıyla sıcacık kucaklıyorum.
Yaşanan ve yaşatılan bütün sefillikler, yargıda hepimizin başını öne eğdiren itibarsız kararlar, ekonomimizin düştüğü durum ve uluslararası itibarımızın yerle bir olmasına rağmen demokrasi devrimi gerçekleşti ve 23 Mart’ta CHP’li yol arkadaşlarım ile tüm vatandaşlarımızın oylarıyla Cumhurbaşkanı adayı halk tarafından seçildi. Bu muhteşem bir durumdur. Umut çok büyüktür. Bir avuç kötü insanı perişan etmiştir. Korkuları artmıştır. Korkacaklar, korksunlar. Çünkü biz milletimizle birlikte; Türkiye ittifakını temsil ediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin asil değerlerini, demokrasiyi temsil ediyoruz. Geleceği, adaleti, hukukun üstünlüğünü, eşitliği, birliği, beraberliği temsil ediyoruz. Cennet vatanın değerlerini, gelişmeyi, iyi eğitimi, aklı, bilimi, sanatı, sporu, kaliteli yaşamı temsil ediyoruz. Bugün çok korkan bir avuç insanın bile ailelerinin gelecekteki mutlu yaşamlarının, huzurunun teminatıyız.
Çok çalışıyorum. Daha çok çalışacağım. Benim nerede olduğumun gerçekten bir önemi yok. Benim pırlanta gençlerim; masanızda çalışırken beni yan sandalyenizde hissedin. Emekçilerin atölyesinde, çiftçilerin tarlasında, ninelerin dizinin dibindeyim. Çocukların oyun halkasındayım. Birlikte başaracağız. Akşam 20.30’da sizi Saraçhane’de ve tüm meydanlarda izlemeye devam edeceğim.
Sevgili Gençler;
Çatışmalardan uzak durun. Benim çok sevdiğim güvenlik güçlerimiz, polislerimiz, halkımıza iyi davranın. Bu akşam hepinizi güler yüzle göreyim. Millet büyüktür.
Ekrem İmamoğlu
24.03.2025 / Silivri
Sevgili vatandaşlarım,
Türkiye bugün büyük bir ihanete uyandı.
Yürütülen yargı süreci bir adli işlem değildir. Tam bir yargısız infazdır.
Milletimizi sorumluluk duygusu içinde hak mücadelesine davet ediyorum. Bu hak mücadelesi milletimizin ve evlatlarımızın geleceği meselesidir.
Türkiye’nin geleceği için bugün mutlaka oyunuzu kullanın. Sonra da İstanbul Saraçhane’de ve diğer illerimizde demokrasi meydanlarında buluşarak sesinizi yükseltin.
Milletin iradesini çalanlara karşı sorumluluk alma, hak mücadelesine katılma günüdür.
Hiç kimseyi arkada bırakmadan hep birlikte.
yıllardır gördüm ki batı avrupalılar, bırak koca dünyayı 20 dakika ötesindeki şehirde ne olduğunu merak etmeye ihtiyaç duymayacak kadar rahat, varlıklı ve hayatından memnun insanlar.
insan demek ki yaşayamadıkça "dünya"ya ihtiyaç duyan bir varlık; yaşayana çevresi yetiyor.
Erdoğan neden kazandı biliyor musunuz? Bodrum'da oturduğum apartmanda 8 komşum var. Sorsanız hepsi demokrasiden ve hukukun üstünlüğünden yana. "Ben eski solculardanım" diyen komşum manzarasını kesiyor diye güzelim ağacı kökünden kestirdi. Herkesin kapısına kamera taktırdı bir ben mahkemeye verdim. Atatürkçü doktor olan komşum aynı sebepten site dışında kamuya ait olan zeytin ağacını kestirirken zabıtayı çağırıp engel oldum. Geçen yaz bir kiracı karısını tekme tokat döverken jandarmayı çağırdım, sonra benim de üzerime yürüdü, alt komşum (erkek) camı kapatıp perdeyi çekip aradan izledi. Diğer komşumu öz oğlu sinkaflı küfürler ve ölümle tehdit edince evime sığındı, günlerce misafir ettim, sonra oğluyla barıştı şimdi hepsi bir olup beni apartmandan atmaya çalışıyor:) Yapamazlar elbette onlar giderken ben geliyordum, onun için yazmadım. Bu ülkede şikayet ettiğiniz ne varsa bir parçası sizsiniz. Çoğunuz içinizde küçük Tayyipler taşıyorsunuz. Karınızı aşağılıyorsunuz, talanı eleştirip imar aflarıyla evinize kat çıkıyorsunuz, çalışanlarınıza haklarını vermiyorsunuz, başkalarının düşüncelerine saygı duymuyorsunuz, hayvanlara bir kap su vermiyorsunuz örnekler çoğaltılabilir. Ezcümle eleştirdiğiniz zihniyeti taşıdığınızın farkında bile değilsiniz. Benim en çok midemi bulandıran da bu ikiyüzlülük. Ve elbette sustuklarınız ve korktuklarınız. Siz değişmezseniz Erdoğan yine kazanır. İsmi değişir belki ama siz değişmezseniz Türkiye kazanamaz.
Preliminary but fairly clear results from the runoff of the Turkish elections show that President Erdogan will have a historic third term. This has implications for democracy and the economy.
First Turkish woman to win The Award for Best Actress in Cannes! #MerveDizdar dedicates her award to the women of Turkey “who don’t bow down to the treatment they receive, who risk it all to take action and to everyone hoping to live better days in Turkey”
“Karşı mahalleden Kılıçdaroğlu’na sorulan sorular hayli düşündür��cü. Kimse Kılıçdaroğlu’nun yoksulluğu nasıl çözeceğini merak etmiyor. Ekonomik krizden ülkenin nasıl kurtulacağına dair fikirlerini ve planlarını öğrenmek istemiyor. Türk lirasının değer kaybı, döviz rezervlerinin tükenmesi, ülkenin dış borcu, cari açık ve siyasi bağımsızlığa yönelik gerçek tehditler ilgi çekmiyor. Genç işsizliği ve yoksulluğuna ilişkin kafalarda bir kılçık yok. Sanki çok sıradan ve gelip geçici konularmış gibi… Milli gelirin adaletsiz bölüşümü, sermaye şişerken emekçilerin yaşadığı gelir ve hak kayıpları umursanmıyor. Yargının tarafgir tutumu, kuvvetler ayrılığının nasıl tesis edileceği radara giremiyor. Liyakatin ayaklar altına alınması, torpilsiz iş bulamama sorunu, 14-15 yaşındaki çocukların bu ülkeden kaçma isteği de çok mesele edilmiyor.”
söylemesi tuhaf, çeyrek asırdır fikrim neyse söylemeye çalıştım. bu pazara dair de birkaç şey söylemek istiyorum. sanki arkadaş arasındaymışız gibi rahatça konuşarak. çünkü bu pazartesi uyanacağımız ülkeye dair açıkça konuşmak, belki onun nasıl bir yer olacağını etkiler.