@rabiacsgun14 Şiirce’sini bulduğunu düşündüğü o geçmiş bahar mimozaları döneminde ‘Şair’ diye hitap edilmiş bir ‘Şair Eskisi’ olarak; “Ne kadar da güzel bir şiir…” diyorum.
“Kendimi yeniden duyuyor, kendimi yeniden hatırlıyorum. Çünkü ne zaman biri sorarsa ‘Nereden geldin?’ diye. Bir sessizlikten, duyulmayan bir çığlıktan, bir daha dönelemeyen bir coğrafyadan geldim derim.”
“Çünkü bazen anlatmak, hele olanları anlatmak, saklamaktan daha büyük bir yüktü. Yaşanan bu sessizlik bir giz saklamanın değil, bir incinmişliğin suskunluğuydu.”
Kalabalıklarda sessizliğini yaşamayı unutma, geçici yaşamın kusurlarını kabullen, kusurları doğal ve kabul edilebilir gör, mükemmeliyetçi olma. Küçük adımlar at, her gün bir şeyleri iyileştir. Sorunları tek hamlede değiştiremezsin.Hayatın basit olduğunu unutma, hayatı basit yaşa.
“Sonra her şey değişir, öncelikler yeniden düzenlenir, heyecanlar yeniden canlanır. O yüzden ‘Seni özledim’i, sarılmaları, yapmak istediklerini bir daha hiç gelmeyecek yeni bir ana erteleme. Ne istediğini, ne hissettiğini sonraya bırakma. Sonrası belki de bir daha hiç olmayacak.”
Bir kuyruklu yıldız gibiydi koca şehirde, Ona bakarak yönünü bulabiliyordu ancak… Belki de mutluluk denen şey, hayatın verdiklerini kaybetmemekti aslında…
Aldığımız ne kadardı? Verdiğimiz kadar oldu mu? Aldığımız, verdiğimize dönüşmedikçe hep eksik kaldığımızı unuturuz. Onun içindir ki yuttuğumuz bir önceki kancalı yemden kurtulmuş olsakta, yutacağımız yeni kancalı yemi bekleriz hep! Oysa, eksik gördüğümüz şey, bizi ayakta tutandı.
“Sonra ne mi oldu? Önce şiirce gitti, sonra şiir bitti, ardından şair sustu. Kasabanın telefon direklerindeki kablolar sökük, diller lâl, kelimeler öksüz kaldı. Ve Nisan sabahının yaprağa düşen çiy damlası günü anlaşıldı ki! Yaşananlar bir düş’tü. Ve o sevda, bu gönülden düştü…”