Hafıza ile zikir ilişkisi ve farkları
Kuran'da korunan bilginin yeniden canlandırılması
İnsan zihninde bulunan her bilgi aynı konumda olmaz. Bir bilgi öğrenilmiş fakat unutulmuş olabilir, korunmuş fakat erişilemez hale gelmiş olabilir, hatırlanmış fakat anlaşılmamış olabilir, anlaşılmış fakat davranışa ve eyleme dönüştürülmemiş olabilir. Bazen de bilgi bütünüyle mevcuttur ancak insan dikkatini ondan uzaklaştırdığı için sanki yokmuş gibi davranmaya devam edebilir. Türkçede bütün bu durumları çoğu zaman tek bir kavramın hafıza çerçevesinde anlatırız. Kuran'da ise bilgiyle insan arasındaki bu çok katmanlı ilişki bir bilgi mimarisi olarak inşa edilir. Koruma, hatırlama, hatırlatma, bilinçte tutma, kavrama, dikkat etme, unutma, ihmal etme ve yüz çevirme için ayrı kökler kullanır.
Bu nedenle Kuran'daki zikir kavramını doğrudan hafıza diye çevirmek eksik, modern anlamdaki hafızayı doğrudan hıfz köküyle özdeşleştirmek de yanıltıcıdır. Hıfz bir şeyin kaybolmasını, bozulmasını veya ihlal edilmesini önlemeye yöneliktir. Zikir ise o şeyi zihinsel, sözlü, yazılı veya toplumsal hafızadan çıkararak yeniden hazır ve etkili hale getirir. Hıfz sürekliliği güvence altına alırken zikir erişimi ve etkinliği sağlar.
Kuran'da kullanılan kavramsal harita bundan daha geniştir. Tezkir bir öznenin diğerine hatırlatmada bulunmasıdır. Tezekkür hatırlatmanın muhatapta karşılık bulması ve kişinin onu kendi bilinç alanına almasıdır. Nisyan bilginin erişimden veya davranış alanından düşmesidir, en basit anlamıyla unutmaktır. Gaflet ise bilgi mevcut olduğu halde dikkatin ondan uzaklaşmasıdır. Sahv insanın sürdürdüğü bir işin olması gereken amacına karşı dalgın ve kayıtsız hale gelmesidir. İraz önüne getirilen içerikten yönünü çevirme eylemidir. Tedebbür bildirimin bağlantılarını, arkasını ve sonuçlarını 360 derece izlemektir. Akletme ve tefekkür duyulan veya görülen unsurları anlamlı bir bağ içinde kavramaya ve analiz etmeye yönelir. Va'y kavramı ise içeriğin bilinçli biçimde alınması ve tutulmasıdır.
Kuran böylece hafızayı bir tür işlevler ağı olarak ele alır. İçeriğin korunması gerekir ancak korunması yetmez. İnsana ulaştırılması gerekir fakat ulaştırılması yetmez. Duyulması gerekir fakat işitilmesi yetmez. Kavranması gerekir fakat kavranması yetmez. Hatırlatmanın insanın kararlarını ve davranışlarını yeniden düzenleyen bir zikre dönüşmesi gerekir ve sonucu kesinlikle pro-aktif eylemselliktir.
Kuran'da zikir hakikatin bilinçte, sözde ve davranışta yeniden hazır hale getirilmesidir. Hıfz bu hakikatin kaybolmasını, zikir ise pasifleşmesini önler.
Türkçede hafıza dediğimizde öğrenilen bilgilerin saklanması ve gerektiğinde yeniden hatırlanması gibi birçok işlevi tanımlarız. Öz arapça'da ise bu süreç katmanlıdır. Bu nedenle Kuran'daki zikir ve hafıza kavramlarını birbirine karıştırmak modern zihinler için bir tuzaktır.
Kuran'da yeminler, belirtilen sınırlar, salatlar, insanlar, evren sistemi ve ilahi kitap hıfz edilir, edilmelidir. Bu kullanımlarda hıfzın zihinsel ezber anlamına gelmediği açıktır. Bir yemini hıfz etmek onun sınırını korumaktır. Salatı hıfz etmek sürekliliğini ve işlevini muhafaza etmektir. Kitabın hıfzı da kitabın bütünlüğünü, tanıklığını ve yüklediği sorumluluğu korumayı içerir.
Hıfz kökünün Kuran içindeki anlam sabiti şöyle kurulabilir:
Bir şeyi kayıp, bozulma ve ihlale karşı belirlenmiş bütünlüğü içinde tutarak korumak.
Zikir ise bir şeyi arka plandan çıkararak bilinçte, dilde veya değerlendirmede hazır ve aktif hale getirmektir.
Daha önce bilinmeyen bir gerçek de vahiy yoluyla insanın önüne getirilebilir. Kuran hem unutulanı hatırlatır hem bilinmeyeni öğretir hem de bilindiği halde ihmal edilen hakikati yeniden 'zikreder'.
Hıfz ile zikir arasındaki fark Hicr 9'da aynı cümle içinde açıkça görülür:
Zikri biz indirdik; onun koruyucuları da biziz.
Hicr 9
Burada indirilen şey zikir ona yönelen eylem ise hıfzdır.
Yani:
Hıfz içeriğin kaybolmasını önler, zikir korunmuş içeriğin etkisizleşmesini önler.
Kuran noksansız biçimde korunabilir fakat toplumun kararlarında hiçbir karşılık üretmeyebilir. Kelimeler varlığını sürdürürken taşıdıkları ahlaki ölçü unutulabilir. Ayetler ezberlenebilir fakat ayetlerin eleştirdiği davranışlar devam edebilir. Böyle bir durumda lafız hıfz edilmiş fakat zikir işlevi kesintiye uğramış demektir.
Mesela başkasına hatırlatmanın sınırı verisi sadece Kuran'dır.
Onların ne dediklerini en iyi Bilen'iz. Sen, onları zorla yola getirecek değilsin. O halde Ben'im vaadimden çekinen kimselere Kuran ile hatırlat.
Kaf 45
Demek ki hatırlatıcılık Kuran ile mümkündür.
Tezekkür hatırlatmanın insanın içinde karşılık bulmasıdır. Kişi önüne getirilen işareti alır, fark eder ve kendisini onun ışığında yeniden değerlendirir. Bu nedenle Kuran tezekkürü çoğu zaman ince kavrayış sahipleri'ne bağlar. Mesele zikredilen anlamın insanın yönelimini derin düşünce ve analiz eşliğinde değiştirmesidir.
Kuşkusuz, korunmayı gözetenler şeytandan dolaşıp gelen bir etki kendilerine dokunduğunda hatırlayıp farkına varırlar, bir de bakarsın ki artık görür durumdadırlar.
Araf 201
Şeytani bir etkiyle karşılaşanların tezekkür ettikleri ve ardından görür hale geldikleri söylenir. Tezekkür burada görüşü açan, insanın durumu yeniden fark etmesini sağlayan bilinç dönüşümü gibi çalışır.
Tedebbür ayetlerin bağlantılarını, öncüllerini ve sonuçlarını izlemektir. Sad 29'da kitabın ayetleri tedebbür edilsin ve ince kavrayış sahipleri tezekkür etsin diye indirildiği bildirilir. Tedebbür ile tezekkür farklı süreçlerdir. Tedebbür metnin yapısı, anlam ilişkileri ve sonuçları üzerinde ilerler, tezekkür bu incelemenin analizle birleşerek insanda oluşturduğu farkındalıktır açılımıdır.
Akletme bilginin unsurları arasında bağ kurmayı ifade eder. Akıl tüm veri seti içerisinde eksik anahtar gibi çalışır. Anahtar olmadığında motor ateşlenmez ve veri hiçbir işe yaramaz. Bakara 44'te insanlara Birr'i emreden, kitabı okuyan fakat kendisi bu hükümleri uygulamayan ve unutanlara akletmiyor musunuz? denilir. Buradaki kişiler bilgiyi bütünüyle kaybetmemiştir. İyiliği bilmekte, kitabı okumakta ve başkalarına anlatmaktadırlar fakat bildikleri ölçüyü kendilerine uygulamamaktadırlar. Demek ki Kuran açısından unutma bilinen ilkenin davranış alanından çıkarılmasıdır.
Bu bizi zikrin karşıt kavramlarına götürür.
Nisyan içeriğin erişimden veya sorumluluk alanından düşmesidir. Kuran nisyan'ı kimi zaman gündelik unutma için kimi zaman da hatırlatılmış bir sözün gereğinin terk edilmesi için kullanır. Kendilerine hatırlatılan şeyden bir payı unuttular ifadesi bildirilen ölçünün korunmamasını anlatır.
Gaflet bilgi mevcut olduğu halde dikkatin ona yönelmemesidir. Hakikat ortadadır, ayet ulaşmıştır, uyarı yapılmıştır fakat insan ona karşı ilgisizdir. Nisyan erişim kaybına, gaflet ise dikkat kaybına yaklaşır.
Kuran'ın zikir oluşu bu kavram ağı içerisinde anlaşılmalıdır. Kuran korunan bildirimi insanın önüne getirir, unutulmuş ölçüleri yeniden açar, bilinmeyeni öğretir, yanlış bilineni düzeltir, geçmiş olayları bugünkü kararlarla ilişkilendirir ve insanı aktif düzeltici olmaya çağırır. Tam anlamıyla kişisel ve beyinsel fonksiyonlarla ortaya çıkarılacak hakikatin rehberidir.
Bu süreç şöyle haritalanabilir,
Akletme delillerin varlığını farkedip kanıtlara ulaşmanın aracıdır. İlk kıvılcımdır, anahtardır.
Hıfz içeriği korur.
Tezkir içeriği insanın önüne getirir.
Va'y içeriğin bilinçli biçimde alınmasını sağlar.
Tefekkür analiz katmanıdır.
Tedebbür 360 derece tüm ilişkileri ve sonuçları açar.
Tezekkür hakikati insanın kendisine döndürür, yani ayna tutar.
Zikir ise bu hakikati bilinçte ve davranışta canlı tutar.
Bu zincirin herhangi bir halkası kopabilir. Metin korunabilir fakat okunmayabilir. Okunabilir fakat tedebbür edilmeyebilir. Tedebbür edilebilir fakat insan kendisini ayetin kapsamına sokmayabilir. İlke anlaşılabilir fakat davranışa dönüşmeyebilir. Böylece kelimeler yaşamaya devam ederken yani hıfz edilirken hakikat toplumsal hayattan çekilebilir, yani zikre dönüşmez.
Kurani anlamda asıl hafıza kaybı kelimeler yerinde durduğu halde onların taşıdığı ölçünün insanın kararlarından, ilişkilerinden ve kurumlarından yok edilmesidir.
Bu nedenle hıfz ve zikir birbirini tamamlayan iki işlevdir. Kuran'ın zikir oluşu korunmuş hakikatin yeniden yaşayan hakikate dönüşmesidir ve zikrin fonksiyonu hakikati eyleme dönüştürme noktasında ortaya çıkar.
Zikri hala sayı boncuğu çekmek sanmıyoruz öyle değil mi?
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Hayatımızı neye adıyoruz?
Modern kahramanlık, sahte sıratlar ve Kuran'ın çağrısı
İnsanın hayatını neye adadığı çoğu zaman neye inandığından daha önemli bir önceliktir. Çünkü inanç dilde taşınabilir adanmışlık ise bedel ve eylem ister. İnsan ne uğruna yoruluyorsa, ne uğruna vazgeçiyorsa, ne uğruna yalnız kalmayı, kaybetmeyi, savaşmayı, hatta ölmeyi göze alıyorsa onun gerçek merkezi de oradadır.
Bu yüzden hayatımızı neye adıyoruz? sorusu insanın iç mabedini ve eylemlerinin neye hizmet ettiğini açan bir sorudur. Kimi ülkesini korumaya adar hayatını. Kimi ailesini ayakta tutmaya. Kimi özgürlüğe, kimi devrime, kimi sanata, kimi bilime, kimi başarıya, kimi soyluluğa, kimi fetihler yapmaya, kimi de sadece kendi adını tarihe yazdırmaya.
Modern dünya insana sürekli büyük anlatılar sunar, vatan için yaşa, özgürlük için savaş, ailen için kendini ortaya at, kariyerin için her şeyi göze al, sanatın için her şeyi feda et, kariyerin için acı çek, çok çalış, çok kazan, büyük düşün...
Bunların çoğu ilk bakışta asil yönelişler gibi görünebilir. Hatta bazıları gerçekten değerlidir. Fakat insanlık tarihindeki en büyük yanılgılar çoğu zaman iyi görünen şeylerin mutlaklaştırılmasından doğar. Çünkü insan bazen iyiliğin bir parçasını alır ve onu bütüncül hakikatin yerine koyar sonra da parçayı merkeze taşır bunu yaparak aslında göreceli olanı mutlaklaştırır. Ara değeri nihai değer yapar ve fark etmeden kendi sıratını inşa eder. Burada kötülüğü hayatının merkezine koyanları zaten hiç ele almayacağız, iyi gibi görünen parçaların ana merkez haline getirilmesi sorununu inceleyeceğiz.
Hayatımızı neye adadığımız bir çok film ve dizide önemli karakterlerin repliklerinde karşımıza çıkar. Bir kaçını inceleyelim:
James Bond evreninde M karakterinin hayatını ülkesini korumaya adaması bu modern adanmışlığın en net örneklerinden biridir. Burada M karakteri kendini kişisel çıkarın üstüne koyar ve artık onun hayatı özel bir mülkiyet olmaktan çıkarak devletin ve ülkenin güvenliğine bağlanmış bir tür hayati görevdir. Ajan, istihbaratçı, asker veya devlet adamı için bu adanmışlık son derece meşru hatta kutsala yakın bir anlam taşır. Çünkü kendinden büyük bir şey için yaşamak modern insanın gözünde hayatı sığlıktan kurtarır.
Ama tam burada kritik soru sormalıyız, kendimizden büyük olan her şey mutlak hakikate ne kadar yakındır?
Braveheart'ta William Wallace özgürlüğü yaşamdan üstün bir değer haline getirir. Whiplash'te sanatsal mükemmellik insanın benliğini öğüten ve onu büyük yapacağına inanılan bir tanrıya dönüşür. Black Swan'da kusursuz performans arzusu bedeni ve zihni parçalayan karanlık bir ibadete benzer. The Prestige'de iki sihirbazın rekabeti mesleklerini aşarak kendilerini yutan bir üstün gelme takıntısına dönüşür. Oppenheimer'da bilimsel deha hakikati keşfetme arzusuyla başlasa da insanın eline dünyanın yıkım gücü verildiğinde geriye sadece vicdanın enkazı kalır. Her romantik filmde aşk somut bir ilişki olmaktan çıkıp iki insanın birbiri için hayatını feda etme serüvenine dönüşür. The Wolf of Wall Street'te para, haz ve yükselme tutkusu başarı adı altında meşrulaştırılmış bir sarhoşluk üretir. Nightcrawler'da kişisel çıkar ve kariyer hırsı insanı başkalarının acısından beslenen soğuk bir makineye dönüştürür. Rush'ta hız, rekabet ve kazanma arzusu hayatı anlamlı kılan bir tutkudan çıkıp ölümle flört eden bir varoluş biçimine dönüşür. The Social Network'te ise başarı, zeka ve tanınma arzusu insanın kendini ispat etme savaşı haline gelir, sonunda ortaya büyük bir imparatorluk çıkar ama merkezde hala giderilememiş büyük bir boşluk kalır.
Filmlerde karakterler birbirinden çok farklı görünse de hepsinin içinde benzer bir yapıyı görebiliriz. Önce bir değer seçilir, sonra bu değer kişinin kendi varlığından daha üst bir seviyeye yerleştirilir. Ardından o değer uğruna bedel ödemek anlamlı hale gelir. Son aşamada ise o değer artık bir tercih olmaktan çıkar ve insanın varoluş nedeni haline gelir.
İnsan bir şeye ne kadar güçlü bağlanırsa artık kendini onunla tanımlamaya başlar. Ben kimim? sorusunun cevabı neye adandım? sorusunun içine yerleşecektir.
Vatansever için cevap vatandır. Devrimci için dava. Sanatçı için eser. Bilim insanı için keşif. Aşık için sevgili. Anne baba için evlat. Savaşçı için onur. Kapitalist için kariyer. Filozof için kendi fikirleri. Modern birey için ise tüketim hırsı.
İnsan çoğu zaman seçtiği değerin hakikat olup olmadığı ile ilgilenmez, sadece o değere ne kadar sadık olduğunu ölçer. Yani yönün doğruluğundan önce yürüyüşün kararlılığına bakar. Kararlıysa doğru zanneder. Bedel ödüyorsa haklı zanneder. Acı çekiyorsa yüce zanneder. Kendinden vazgeçiyorsa kutsal zanneder.
Oysa insanın bir şey uğruna acı çekmesi o şeyin hakikat olduğunu göstermez. Bir insan yanlış bir yol için de fedakarlık yapabilir. Yanlış bir dava uğruna da ölebilir. Yanlış bir ideoloji için de dürüstçe çalışabilir. Yanlış bir merkeze de sadakat gösterebilir. İnsan samimi olabilir fakat samimiyet yön hatasını düzeltmez.
Bu yüzden adanmışlık tek başına ahlaki bir kanıt olmayacaktır. İnsanlık tarihi kendini büyük amaçlara adamış insanların en büyük yıkımları üretebildiğini göstermiştir. Bir insan ülkesini koruma iddiasıyla zulmü meşrulaştırabilir. Özgürlük adına başka insanların özgürlüğünü kısıtlayabilir. Bilim adına vicdanı susturabilir. Sanat adına ahlakı gereksiz görebilir. Aile adına adaletsizlik yapabilir. Din adına Allah'ın söylemediğini Allah'a söyletebilir.
Burada ana mesele aslında değerlerin hiyerarşisidir. Hiçbir değer hatta insanın kendi adına iyi insan olma arzusu bile mutlak değildir. Çünkü insan kendi iyilik fikrini bile putlaştırabilir ve zamanla toplumsal fayda fikrinden uzaklaşabilir.
Felsefe tarihi de aslında bu sorunun etrafında döner. Aristoteles insan hayatını erdemli yaşama fikrine bağlar. Ona göre insan aklını ve karakterini doğru biçimde işlettiğinde iyi olan hayata yaklaşabilir. Albert Camus anlamsızlık karşısında başkaldıran insanı yüceltir ve dünyaki tüm insanlar duyarsız olsa dahi birey eylemlerine devam etmelidir der. Nietzsche eski değerlerin yıkıldığı yerde insanın kendi değerlerini yaratmasını ve kendini aşmasını ister. Viktor Frankl ise insanın en temel arayışının haz olamayacağını ve daha üstün bir anlam bulması gerektiğini söyler. Bütün bu yaklaşımların ortak havuzu insanın boşlukta yaşayamayacağı gerçeğidir. Mutlaka bir anlam merkezine ihtiyaç duyar.
Modern insan tanrı fikrinden uzaklaşsa bile kul olmaktan uzaklaşmaz, sadece kulluk nesnesini değiştirir. Secde etmeyi bırakmaz mesela, başka fikirlerin ve kişilerin önünde eğilir. Mutlak hakikati reddettiğini söyler ama kariyeri, arzuyu, ulusu, ideolojiyi, bedeni, imajı, piyasayı, özgürlüğü veya kendini mutlaklaştırır. Ben kimseye boyun eğmiyorum, özgürüm derken bile henüz keşfedemediği bir merkeze bağlı ve boyunduruk altında olduğunu farkedemez. Çünkü insan merkezsiz var olamaz.
Bu yüzden asıl soru hayatımızı adadığımız şey bizi nereye götürüyor? sorusudur.
Bir yol üzerinde yürüyor olmak o yolun sırat olduğu anlamına gelmez. Bir hedefe kilitlenmek o hedefin hakikat olduğu anlamına gelmez. Sözde büyük bir davaya sahip çıkmak o davanın Allah katında büyük olduğu anlamına gelmez. İnsan çok doğru, çok ahlaki, çok asil, çok fedakar görünebilir fakat bütün bu yoğunluk yanlış merkeze bağlıysa ortaya trajik bir sapma çıkar.
Kuran bu meseleyi yüzeysel bir kaç ahlak öğüdüyle geçiştirmez. İnsanın bütün varoluş haritasını yeniden kurar. Kuran'a göre insan başıboş bırakılmış bir varlık değildir. Hayat ve ölüm, kimin daha iyi ve fonksiyonel işler ortaya koyacağını açığa çıkaran bir rotadır. İnsan bir yön, bir sorumluluk ve bir hesap içinde yaşamalıdır fakat bunu çok azımız keşfedebilir.
Kehf suresi:
103. De ki: "Size, yaptıkları bakımından en çok kayba uğrayanları haber vereyim mi?"
104. "Onlar, dünya hayatında iyi işler yaptıklarını sanırlarken, yaptıkları boşa gitmiş olan kimselerdir."
Dünya hayatındaki çabaları boşa giden, buna rağmen iyi işler yaptıklarını zanneden insanlardan söz edilmesi ve buna günümüz dünyasında şahit olmamız gerçekten trajiktir. Kehf 103 ve 104 modern adanmışlık meselesinin kalbine iner. Çünkü burada sorun tembellik veya çabasızlık veya boşluğa düşme olarak tanımlanmaz. Sorun çabanın yanlış merkeze bağlanması ve parçanın merkez zannedilmesi hatasıdır.
İnsan çalışmıştır, koşmuştur, üretmiştir, mücadele etmiştir, belki alkışlanmıştır hatta belki kahraman sayılmış ve tarihe geçmiştir. Fakat Kuran daha derin bir soru sorar: Bütün bunlar hangi hakikat adına yapıldı? Hangi merkeze bağlanıldı? Hangi istikamete hizmet edildi?
Bir şeyi ilah edinmek için ona tanrı adını vermek gerekmez. İnsan bir arzuyu, bir ideolojiyi, bir kimliği, bir davayı, bir korkuyu, bir tutkuyu, bir statüyü, bir kutsal anlatıyı hayatının nihai belirleyicisi yaptığında da aynı mekanizma çalışır.
Bu yüzden modern insanın putları daha rafinedir. Taş yerine kavramlardır. Heykel yerine ideallerdir. Bu putlar tapınaklar yerine zihinlerde yaşar. Bazen bayrak olur, bazen kariyer. Bazen özgürlük olur, bazen devrim. Bazen bilim olur, bazen sanat. Bazen güvenlik olur, bazen haz.
Peki ne yapacağız?
Değerli olanla mutlak hakikat olanı ayıracağız.
Enam 162 bu nedenle bütün parçalı adanmışlıkları tek merkezde toplar:
De ki: "Benim salatım, nusukum, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabb'i olan Allah içindir."
Enam 162
Bu ayet bir varoluş mimarisidir.
İnsan hayatını evrenin egemen otoritesine adamalı ve diğer bütün değerler de anlamını bu merkezden almalıdır. Vatan Allah'ın adalet ölçüsüne bağlıysa değerlidir. Aile Allah'ın emanet bilinciyle insan yetiştiriyorsa değerlidir. Özgürlük insanı hevadan kurtarıp hakikate götürüyorsa değerlidir. Bilim evrenin egemen gücünü keşfetmemizi sağlıyosa değerlidir. Sanat içinde Tanrı fikri varsa değerlidir. Mücadele zulmü büyütmüyor ve ıslahı çoğaltıyorsa değerlidir.
Sırat insanın kendi kendine seçtiği ve adına büyük dava dediği bir yol veya yaşam olamaz. Sırat insanı Allah'a götüren istikamettir. Bir yolun kalabalık olması o yolun kahramanlar üretmesi, acı, fedakarlık ve cesaret istemesi onu sırat yapmaz. Sırat hakikate götüren yoldur.
İnsan hayatını adadığı şeyi kutsallaştırır. Kutsallaştırdığı şey de zamanla onu yönetir hale gelir. Eğer bu merkez hakikat değilse en asil değer bile insanı esir alabilir. O zaman vatan putlaşır, özgürlük putlaşır, aile putlaşır, dava putlaşır, sanat putlaşır, bilim putlaşır, benlik putlaşır. İnsan kendini büyük bir yürüyüşte zanneder ama yürüdüğü yolun kendi yücelttiği ara değere çıktığını geç fark eder.
Merkezimizi düzeltmek, neye adandığımızı sorgulamak hayatımızı ve ölümümüzü kime adadığımızı fark etmek ana yükümlülüğümüzdür. Doğru görünen bir yolun ucu eğer Allah'a çıkmıyorsa sadece iyi döşenmiş bir sapmadır.
Hayat ve ölüm Allah içindir. Geri kalan her şey ancak bu merkeze bağlandığında yerli yerine oturur. Aksi halde insan en doğru zannettiği yolda bile kaybolabilir.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Günümüz dünya müslümanları bazı konulara tepki verirken bazılarına da duyarsız kalır. Ama tepki verdiği tüm konular aslında geleneğin dayattığı ve adına 'din' denilen uydurmalardır. Müslümanların tepkileri hatalı konulara yönlendirilir, böylelikle 'tepki verme' refleksi boşaltılmış olur.
Konuyu şöyle örneklendirebiliriz:
- Mushaf yakılınca ayağa kalkarlar ama Kuran ilkeleri hiçe sayıldığında susarlar
Mushafa yapılan fiziksel ve sembolik saldırılara karşı bir öfkeyle sokaklara dökülünür veya kitabı belden aşağı tutmamak, evde en yüksek duvara asmak veya abdestsiz dokunmamak için azami gayret gösterilir. Ancak Kuran'ın özünü oluşturan adalet, merhamet, ehliyet, emanet, düzelticilik, ölçü ve düşünme ilkeleri kamusal, hukuki ve ticari hayattan silindiğinde yani kitabın içeriği yakıldığında hiçbir tepki vermezler.
- Camide saf düzenine dikkat ederler ama mahalledeki adalet düzenini umursamazlar
Namazda omuzların ve ayakların milimetrik olarak hizalanmasına, safların sık ve düzgün olmasına azami dikkat gösterilir. Buna karşın caminin dışına çıkıldığında iş yerinde hakkın tam verilmesi, komşuluk hukukunun korunması, zayıfın ezilmemesi, yaşlıların gözetilmesi ve toplumsal ilişkilerde adaletin tesis edilmesi noktasında aynı sistemik titizlik ve takip mekanizması işletilmez.
- Kadının saç teline takılırlar ama kadın cinayetleri ve tecavüzlerine karşı gevşek kalırlar
Toplumun ahlak seviyesi sadece kadının giydiği kıyafetin biçimi ve saç telinin görünürlüğü üzerine kurulur ve buradan fitne teorileri üretilir. Buna karşılık kadın bedenine kurşun sıkan zihniyete, tecavüzcülere, tacizcilere, kadını iş hayatında sömüren ya da mirastan mahrum bırakan uygulamalara karşı tepki verilmez.
- Hafızlık yarışması yaparlar ama Kuran'ın asıl yarışma konularını askıya alırlar
Çocuklar adeta bir ses yarışmasına sokulur gibi Kuran'ın melodik okunması ve ezber yarışmalarında yarıştırılır ve bu gelenek büyük merasimlerle kutsanır. Fakat o çocuklara Kuran'ın içindeki adalet, ıslah, ölçü ve haksızlığa başkaldırı ilkeleri aktarılmaz. Allah'ın sabikun adını verdiği düzelticilik ve hayırda yarışanlar kavramı unutturulur ve üzeri örtülür.
- Ramazan'da lokanta açık mı veya dışarda yemek yiyen var mı diye bakarlar ama aç insan var mı diye bakmazlar
Oruç tutmayanların görünürlüğüne, Ramazan ayında açık kalan lokantalara ve şekli unsurlara büyük bir toplumsal öfke yöneltilir. Ancak aynı dönemde yaşanan derin yoksulluk, lüks iftar sofralarındaki gıda israfı, borç içinde hayatta kalmaya çalışan aileler ve çocukların yetersiz beslenme problemleri hiçe sayılır.
- Ölü yakılmasına öfkelenirler ama orman yakılmasına susarlar
Bir insan bedeninin ölüm sonrası yakılması fikrine veya abdest suyunun her gözenekle temas edip etmediği tartışmalarına büyük bir mesai harcanır. Ancak binlerce canlının ortak yuvası ve yaşam kaynağı olan ormanların yakılması, su kaynaklarının israf edilmesi ve ekosistemin geri dönülmez şekilde tahrip edilmesi aynı ahlaki öfkeyi doğurmaz. Halbuki Kurani bilinç inşasında yeryüzü bütünüyle bir emanettir. Ölülerle ilgilenmeyi bırakıp bir türlü yaşayanları gözetmeye başlayamazlar.
- Cenaze ritüellerine yoğunlaşırlar ama geride kalan yaşayanların hukukunu unuturlar
Cenaze merasimlerinde kimin nerede duracağına, hangi duanın kaç kez okunacağına ve defin işlemlerinin şekli kurallarına saatlerce kafa yorulur. Buna karşın ölen kişinin arkasında bıraktığı yetimlerin nitelikli eğitimini, dul kalan eşin ekonomik ve sosyal geleceğini, arkada bakıma muhtaç hasta bırakılıp bırakılmadığını umursamazlar. 'Helal olsun' dedikten sonra görevlerinin bittiğini zannederler.
- Gençlerin dövmesine ve küpesine takılırlar ama umutsuzluğuna bakmazlar
Genç nesillerin dövmesi, küpesi, saçı veya giyim tarzı üzerinden yüzeysel ahlak okumaları yapılır ve bu durum bir inanç krizi gibi köpürtülür. Ancak aynı gençlerin yaşadığı derin anlamsızlık duygusu, işsizlik kıskacı, gelecek kaygısı ve onları inançtan koparan samimiyetsiz sözde dini temsillerin kök sebepleri akılcıl bir şekilde analiz edilip çözüme kavuşturulmaz.
- Dinin sözde sembollerini korumaya çalışırlar ama dinin maksadını ihmal ederler
Sakal, sarık, başörtüsü, tapınak mimarisi, belirli ritüeller ve sloganlar büyük bir iştahla korunur, sembolik bir unsura yönelik eleştirilerde toplumsal infial yaratılır. Fakat insanı ahlaken ıslah eden, toplumu ayağa kaldıran, zulmü engelleyen ve akıl yürütmeyi emreden Kuran'ın özü gözden kaçırılır. Sembollerin zedelenmesine verilen kolektif tepki Allah'ın en önemli uyarılarından olan insanın haksızlığa ve zulme uğraması karşısında derin bir sessizliğe dönüşür.
Kuran'dan ne kadar da uzağız öyle değil mi?
Ahsenel hadis, sözün en güzeli nedir?
Vahiy, akıl ve söz hiyerarşisinde Kuran merkezli bilgi filtresi
Onlar ki sözü dinleyip en iyisine uyarlar. İşte onlar Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir ve işte onlar sağlıklı düşünen ince kavrayış sahipleridir.
Zümer 18
Kuran muhatabından dinamik, sorgulayan ve analitik bir düşünce yapısı talep eder. İslam düşünce geleneğinde zaman zaman göz ardı edilen bu gerçek Zümer 18, Zümer 23 ve Enfal 22. ayetlerin çapraz okumasıyla sarsılmaz bir sütun gibi karşımıza çıkacaktır. Bu üç ayet söz, akıl ve vahiy üçgeninde müthiş bir bilgi süzgeci inşa eder ve inanan insanın her türlü anlatı, rivayet veya öğreti karşısında nasıl bir zihinsel duruş sergilemesi gerektiğini net sınırlarla çizer.
Dinle, ayıkla ve en iyisine uy prensibi Kuran'da övülen ve ulul elbab yani işin kabuğunu delip ince işçilikle özü görüp kavrayanlar olarak tanımladığı ideal düşünen insan modelinin ilk vasfı bilgiye açık olmasıdır.
Zümer 18. ayet sözü dinlerler, onun en güzeline uyarlar derken körü körüne bir itaate veya dogmatik bir reddiyeye davet etmez, seçici ve eleştirel aklı merkeze yerleştirir. Burada birbirini takip eden iki aşamalı bir süreç işler. Önce söz dikkatle dinlenir, ardından duyulanlar aklın terazisinde tartılarak en güzel olana tabi olunur. Bu durum her duyulan cümlenin, her nakledilen hadisin otomatik olarak kabul edilmeyeceğini inanan insanın duyduklarını ayıklamakla mükellef aktif bir akla sahip olması gerektiğini gösterir. İkinci incelik ise duyulan söz ne olursa olsun 'sözün en güzeli'ne uymaktır.
Peki en güzel söz'ün merkezi kriteri nedir? Duyulan sayısız söz, görüş, yorum veya anlatı arasından en güzel olanı nasıl tespit edeceğiz? Güzellik çok fazla ucu açık değil mi? Bizi mutlak doğruya götürecek referans noktamız ne olacak? İşte bu kritik sorunun cevabı Zümer suresi 23. ayet verilir:
Allah hadisin en güzelini ikişerli müteşabih bir kitap olarak indirdi. Ondan, Rablerine huşu duyanların derileri* ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine doğru yumuşar. Bu, Allah'ın hidayeti/rehberliğidir ki onunla dilediğini hidayete yöneltir. Allah kimi sapıklığında bırakırsa artık ona bir yol gösteren olmaz.
Zümer 23
Allah hadisin en güzelini indirdiğini söyler. Bu ayet Zümer 18'deki sözün en güzeline uyma ilkesinin mutlak merkezini ve sarsılmaz kriterini belirler. Hadisin, anlatının ve sözün en güzeli hiçbir insan sözü, mezhep içtihadı, tarikat öğretisi veya tarihsel rivayet olamaz, doğrudan doğruya Allah'ın indirdiği vahiydir.
Kuran kendisini birbiriyle uyumlu, iç içe açılan ve çift yönlü anlam ve teyitlerle ilerleyen bir sistem olarak tanımlar. Dolayısıyla Kuran dışı hiçbir nakil, yorum veya metin ahsen'ul hadis olan vahiy ile aynı düzlemde bağlayıcılık seviyesine çıkarılamaz. Diğer tüm sözler tarih, tecrübe, ibret, yorum veya sosyolojik bir değer taşıyabilir ancak dini hüküm ve mutlak hakikat iddiasıyla Kuran dışında ortaya atılan hiçbir sözün peşinden gidilemez.
Bu seçici aklı ve Kuran'ı merkeze alan bilgi süzgecini devre dışı bırakanların durumu ise Enfal suresi 22. ayette çarpıcı bir dille özetlenir:
Allah katında debelenen canlıların en şerlisi** aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir.
Enfal 22
Kuran'ın burada bahsettiği sağırlık ve dilsizlik tabi ki fizyolojik bir kusur olarak konumlanmıyor. Burada kastedilen sağır ve dilsizler hakikati duymaya kendini kapatmış, duyduğu doğruyu dile getirmekten kaçınmış ve en önemlisi akli bağlantı kurma yeteneğini felç etmiş zihinsel bir tutulma hali yaşayan kişilerdir.
Ayetin sonundaki aklını kullanmayanlar vurgusu sorunun temelinin bilgi eksikliği olmadığını, mevcut aklın kasten işlevsiz bırakılmasının ana problem olduğunu gösterir. Bir kişi sözü dinlemiyor, dinlediğini tartmıyor, tarttığını sözün en güzeli olan Kuran'a götürmüyor ve başkalarının sözlerini vahyin üstünde tutarak din diye taşıyorsa Enfal 22'nin işaret ettiği zihinsel kapanma tipine dönüşür.
Bu çapraz olarak okuduğumuz 3 ayetin ortaya koyduğu sistem müminin temel görevini aslında somutlaştırıyor. Mümin önüne konan her söze din etiketi taşısa dahi teslim olmamalıdır. Her sözü Kuran'ın ışığında inceleyen ve yalnızca ahsen'ul hadis olan vahye tabi olan kişi mümindir. Bir rivayet, bir tasavvufi anlatı, bir tarihsel yorum veya bir alim sözü Kuran'ın sözlerinin yanı sıra kutsal olarak kabul edilemez. Eğer herhangi bir söz Kuran'ın önüne geçiyor, onun evrensel mesajını gölgeliyor veya ona rağmen bir hüküm dayatıyorsa o noktada sözün en güzeline uyma prensibi iptal edilmiş ve sözlerin karmaşasına uyulmuş demektir.
Öyleyse üç ayetin ortak prensibini ortaya dökelim:
Sözü dinleyen akıl sahibi en güzel söze uyar, en güzel söz Allah'ın indirdiği Kuran'dır, Kuran dururken başka sözleri dinin merkezine alan kişi ise işitiyor görünse de hakikate karşı sağırlaşmıştır, körleşmiştir.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
* Zümer 23'te geçen deri olarak çevrilen CLD kökünün semantiğine ineceğiz.
** Enfal 22'de geçen kötülük ve şer olarak çevrilen ŞRR kökünün temeline ineceğiz.
Hesabıma özellikle birkaç gün güçlü bir destek verirseniz çok sevinirim. Dört koldan saldırıyorlar. Birlikte yürüyecek daha çok uzun bir yolumuz var. Hepinize şimdiden çok teşekkür ederim 🌹❤️
Bu yazdığımı paylaşıp yayılmasına ve sesimin duyurulmasına yardımcı olur musunuz? Hiçbir şey yapmazsak, ya hesaplarımızı kapattıracaklar ya da şu anda olduğu gibi tamamen görünmez kılacaklar. X yönetimi, Türkiye'de yaşanan bu problemden haberdar olmalı. Hepinize desteğiniz için çok teşekkür ederim.
Kör ile gören bir olmaz.
Karanlıklar ile aydınlık bir olmaz.
Gölge ile sıcaklık bir olmaz.
Diriler ile ölüler de bir olmaz.
Allah dilediğine işittirir.
Sen kabirlerde bulunanlara işittirecek değilsin sen ancak bir uyarıcısın.
| Fatır 19~23 |
(Pazar Yazısı)
TÜM İNSANLIĞA KUR'AN'IN ŞU MESAJLARINI İLETMENİN BİR YOLUNU BULMALIYIZ
-canlı, cansız, fiziki, metafizik bütün putlara isyan et
-vehimleri/zannı terk et
-aklet
-çalış
-bir işte yorulunca başka bir işte dinlen
-toptancı olma; seç ayır
-az ve öz konuş
-isteyeni azarlama
-iyiliği geçim kapısı yapma
-kendi emeğini ye
-din adamlarından kaç
-dinin adamlarına sor
-delil ara, körükörüne inanma
-kimsesizlikten korkma, yalnız değilsin
-güzel konuş; ok gibi, bıçak gibi, çiçek gibi, bal gibi; ama
patavatsızlık etme
-cahille uğraşamazsın; ona uyma, "selam" de geç
-ikna olmadığında "olmuş" gibi yapma
-dedikodu yapma
-akıl dışı şeyleri, vehimleri, zanları terk et
-kendinde olanla övünme; başkasında olanlarla bütünleştir
-elbiseni ve yüreğini temiz tut
-bedevilikten kurtul, medeni ol
-sana saldırmayana saldırma
-eşya, oğul, para, mal, mülkle övünme
-malının kölesi değil, sahibi ol
-bildiklerinin tapınıcısı olma
-yeni ve doğru bilgi geldiğinde mevcutları çöpe atmanın bedelini ödemekten kaçınma; yoksa bilgilerinle birlikte çöp olacağını unutma
-alay etme
-dimdik dur, ama inatçı olma
-hiziplere tabi olma
-kütle duvarlarından; ata, zan, hurafe, mit kalelerinden kaçabileceğin bir delik açmak için gerekirse kazma kürek giriş!
-yüreğini ferah tut
-ân'a mahkûm olma; az sonrayı bilmiyorsun, bunu unutma..
-alkış müptelası olma
-sürüden ayrıl, sayıdan sıyrıl, "sen" ol, kendin ol, şahsiyet ol
-önemli, yüce, kalabalık, resmi, protokol, ulvi ortamlarda kimliğini değil şahsiyetini kuşan..
-Kur'an'ı hayata, hayatı Kur'an'a arzet
-yetkiyi senden olanda değil, ehil olanda gördüğünde şükret..
-namazı heba etme
-orucu ziyan etme
-haccı berhava etme
-iyiliği başa kakıp murdar etme
-sözü ziyan etme..
-tebessüm et
-affet
-kötülüğü unut
-iyiliği aklında tut
-zor yokuşlara yapayalnız tırmanırken hissettiğin mutluluğu hiçbir haz ortamında/aracında hissedemezsin
-farklı olanları baskılayıp işgüzarlık, ilahlık etme..
-yeri delecek gibi, dağlara erecek gibi yürüyüp ayağını başını ve diğer azalarını harap etme
-kibir, öfke, ihtiras tufanına kapılıp, ordan oraya savrularak
ilerliyorum zehabına kapılma..
-yetimin, mazlumun, mağdurun, zayıfın yanında durmak; güçlünün, muktedirin karşısında olmak doğal eğilimin olsun
-candan, içten, yürekten, ciğerden yaşa...
-suratını ekşitecek kadar gülünç ve komik olma; tebessüm edecek kadar, gülüp geçecek kadar ciddi ol
-hesap yaparken, Allah'ın hesabını da unutma!
-az sonra, hemen sonra, bir ân sonra hesap var;
bunu asla unutma!
Bunun için Allah'ı hep zikret; yani hep hatırda tut.
Ramazan Yaman