Okul toplumun aynasıdır. Okuldaki şiddet toplumdaki şiddetin yansımasıdır. Toplum düzelmeden okul düzelmez. Öğrenci de, öğretemen de, müdür de, şikayete kulak asmayan emniyet müdürü de savcı da bu toplumun ürünleridir. Bu sistemin çıktılarıdır.
Recep Uçar: "Tırnak ucu kadar ofsayt çizilen, 10-15 saniyede karar verilen ama ekrana yansıması 7-8 dakika süren bir pozisyon. Geçen sene federasyon başkanımızın operasyon çekildiğini teyit ettiği bir sistemde VAR sistemine güvenmiyorum."
dunden beri uzuldum bu cocuga ama bi yandan da o kadar guzel konusuyor, halinden mutlu gorunuyor ve bilincli bi tercihte bulunmus gibi gozukuyor ki asamiyorum bu kismi. yorumlarda herkes major depresyon, psikiyatri vs diye diretmis. okudukca aklima gunduz vassaf'in cehenneme ovgu kitabindaki su kisim geldi
"toplumun temposuna ayak uyduramamak, onun akışını ve sürekli değişen standartlarını yakalayamamak, psikiyatrist için de bizim için de psikolojik sorunların belirtisi sayılır. bu bağlamda, psikiyatriste giden kişi, yeniden yarış pistine çıkmadan önce yağlama servisinde teknik bakım gören bir yarış arabasına benzer. yarışın kendisi asla sorgulanmaz. tersine, yarışı sorgulayanlar psikiyatrist tarafından sorgulanır."
yarismak istememek suc mu, hastalik mi, zorla yarisa konulmak istemek zorbalik mi, bu cocuga kurtarilmasi gereken birey olarak mi bakmak lazim diye ayrica kafami karistirdim
Standart sınavların zararı çok (6 yıl once yazmışım)
Gelelim, Türkiye’de benim şahsen gözlemleme fırsatı bulduğum yıkıma.
1) 3 üniversitede dekanlık yaptım ve birinci sınıflara üniversiteye giriş dersi verdim. Karşıma gelen öğrencilerin entellektüel sığlıkları ürkütücü seviyede. Müzik ile, sanat ile, edebiyat ile ilgileri çok zayıf. Futbol izleme ve oyun oynama dışında hobileri ise neredeyse yok. Zombi kuşaklar yetiştiriyoruz! Bu neden diye sorduğumda, “Hocam sınava hazırlanmaktan vakit mi kaldı?” diye sitem ediyorlar. Eşitlik sağlayamak amac��yla kurgulanan merkezi sınavlar gerçekten eşitlik sağlamış ama maalesef asgari müştereklerde! Kabahat tabii ki öğrencilerde değil. Önce eğitim sisteminde, sonra bu sisteme teslim olan ailelerde!
2) İsterseniz entellektüel boyutu bir kenara bırakalım. Ama artık kariyerde başarılı olmak için hemen hiç kimsenin tartışmadığı bir yetkinlik var: İngilizce bilmek. Üniversiteye gelen öğrencilerin İngilizce seviyesi son derece düşük. Sözde tüm ortaöğretim boyunca zorunlu İngilizce dersi almışlar ama İngilizce muafiyet sınavından geçme oranı %15, ki onlar da merkezi sınavlara daha az önem veren özel okullardan. Öğrencilerin neredeyse yarısı İngilizce hazırlık okuluna en alt seviyeden başlıyor. “Arkadaşlar ne bu haliniz?” diye sorduğumda verilen cevap aynı: “Hocam sınava hazırlanmak varken İngilizce ile kim uğraşacak?” Bu gençlerin ve ailelerinin kaçırdığı önemli bir konu var: 19 yasından sonra dil kolay öğrenilmiyor. Beyindeki gelişim büyük ölçüde tamamlanmış olduğundan, 19 yasındaki beyin yeni bir dil için gereken bağlantıları kurmakta zorlanıyor. Sonuç? İngilizce bilmeden gelen öğrencilerin çok azı İngilizceyi çok iyi kullanabilecek seviyeye gelebiliyorlar.
3) Hadi İngilizceyi de bir kenara bırakalım. Üniversiteye gelen öğrenciler Türkçe yazı yazamıyorlar. Nedeni basit: sınavda yok! Nitekim PISA okuma becerileri sınavında da öğrencilerimiz ancak ikinci seviyede çıkıyorlar. Bundan ötesi var mı? Çocuklarımıza kendi dillerinde okuryazar olmayı bile öğretemeyen bir eğitim/sınav sistemi kurgulamışız ve geleceğimizi bu yalan dünyaya emanet etmişiz. Milliyetçiliğe veya vatanseverliğe geldiğinde mangalda kül bırakmayan güzel ülkemiz vatandaşları kendi çocuklarımızı kendi dillerinde ileri derecede okuryazar olmaktan bile mahrum eden bu eğitim sistemine isyan etmiyor hatta elinden geldiğince katkıda bulunuyor.
4) Merkezi standart sınavlar öğrencilerde çok ciddi bir deformasyona yol açıyor. Öğrenci ilkokuldan itibaren önemli hedeflere ulaşmak için çoktan seçmeli sınavları hem gerekli hem de -daha da kötüsü- yeterli görüyor. Dünyayı algılama biçimi değişiyor. Çözmesi istenen bir problemden beklentileri şunlar: problem kısa olmalı (bir veya iki cümle), problem çözmek için gereken tüm veriler verilmiş olmalı, veriler belirsiz olmamalı, gereksiz veri olmamalı, problemin 4 veya 5 farklı cevap alternatifi olmalı ve bu cevaplardan sadece bir tanesi tartışılmaz bir şekilde doğru, diğerleri ise yanlış olmalı. Ama aslında dünyanın böyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Son derece komplike bir dünyanın çok basitleştirilmiş ve tek boyuta indirilmiş bir resmini öğrenciye gösterip onu hayata hazırlamaya çalışıyoruz. Üniversitede sadece bilgi transferi yapmayıp vaka çalışması ile öğretmeye çalışan hocalar neden bahsettiğimi çok iyi anlayacaklardır. Örneğin işletmeye giriş öğrencisine 3 sayfalık bir vaka analizi verdiğinizde öğrenci neresinden tutabileceğini bile bilmiyor. Bana “hocam şıkları vermemişsiniz” diyen öğrenciler oldu. Vaka tartışması sırasında, problemin çözüm sayısının 4 veya 5 değil, onlarla, yüzlerle, hatta bazı problemlerde binlerle ölçülebildiğini farkeden test kahramanı iyice afallıyor. Vaka içinde verilmiş ama oluşturulacak stratejiye pek de yararı olmayan veriler sayesinde çok kolay yanlış yollara girebiliyor -çünkü verileri seviyor-. Vaka dosyası içinde bulunan bilgilerden başka bilgilere ulaşmaya çalışmayı akıl etmiyor çünkü -araştırma becerisi olmadığını bir yana bırakalım- bir probleme cevap bulmak için problemin içinde olmayan bilgiye ihtiyaç olabileceğini düşünmüyor. 3 hafta boyunca aynı vaka üzerinde çalıştıktan sonra bir sonraki konuya geçerken “Hocam iyi güzel de doğru cevap neydi?” diyen öğrenciler oldu. Özellikle sosyal bilimlerde tek bir doğru cevabın olmayacağını öğrenci kavramakta güçlük çekiyor. Çünkü testler sayesinde çok önemli bazı becerilerini iyice törpülemişiz: belirsizlik toleransı, varsayımlar yapabilmek, senaryo analizleri üzerinde çalışabilmek. Kanımca bu çok ciddi bir sorun ve test konusu açıldığında pek sözü edilmeyen bir zarar. Çoktan seçmeli testler sayesinde öğrencileri gerçek ile pek ilgisi olmayan aşırı basitleştirilmiş ve belirsizliklerden arındırılmış bir dünyaya hazırlıyoruz. Tam puan alsa neye yarar?
5) Ülkeye hiçbir katma değer sağlamayan devasa bir test ekonomisi oluşmuş. Binlerce öğretmen test hazırlığı dersleri veriyor, yüzlerce teste hazırlama dergisi yayınlanıyor, onlarca yeni girişim test hazırlığı işini mobil platform taşımaya çalışıyor. Test hazırlığına harcanan paralar eğitim bütçemiz ile yarışıyor. Bu dünden bugüne olmuş bir şey değil. Onyıllardır süren sistemik bir büyüme. Dolayısıyla, bir anda değiştirilmesi de mümkün değil. Dersaneleri kaldıracağız diye çok konuşan duyduk ama daha bunu becerebilen olmadı. Bir an için test hazırlığına harcanan paraların gerçek anlamda eğitim ve öğretime harcandığını ve öğrencilerimizi 21. yüzyıla daha iyi hazırladığımızı düşünün. Bunu yapacağımıza zaten dar olan kaynaklarımızı komşularla silahlanma yarışına gömüyoruz. Tüm bunlara sebep olmuş olan devletimiz ise bu durumu sadece seyrediyor.
6) Test paniği yüzünden eğitim ciddi şekilde aksıyor. Birkaç örnek vereyim:
- Velilerin baskısı ile birçok ortaokul ders saatlerinden sonra veya hafta sonuna test hazırlığı dersleri koyuyor. Haftada 10 saati geçen bu dersler öğrencilerin derse çalışma, proje yapma, sosyalleşme veya dinlenme zamanlarından çalıyor.
- Yine velilerin baskısı ile birçok ortaokul rehberlik saatlerinde, hatta başka bazı derslerin yerine (sınavda olmayan dersler tabii) test hazırlığı eğitimi veriyor. Halbuki müfredattaki her ders belirli bir değeri olduğundan müfredata konmuş ve aslında okulun her dersin çıktılarını ölçmesi gerekiyor. Verilmeyen dersin çıktısını nasıl ölçeceğiz? Cevap: ölçemezsek 100 veririz olur biter…
- Öğrenciler dersaneye gidebilmek veya özel ders alabilmek için okulu tamamen boşluyorlar. Örneğin, birçok lisede 12. sınıftaki öğrencilerin neredeyse tümü “raporlu”dur. Hatta maalesef bazı müdürler okula gelmek isteyen tek tük öğrenciye de rapor alıp gelmemelerini önerirler. Bunun sonucu olarak koskoca bir lise yılı tümüyle boş geçer. Düşünebiliyor musunuz, 4 yıllık lise eğitiminin bir yılı öğrenciler tarafından reddediliyor ve sistem buna göz yummak, hatta desteklemek üzerine kurgulanmış. Veliler ve öğrenciler memnun, çünkü öğrenci “sınava hazırlanıyor”, öğretmenler memnun çünkü derse girmeseler de maaşları çalışıyor, müdürler memnun çünkü öğrenciler olmayınca okulu yönetmek daha kolaylaşıyor, dersaneciler memnun çünkü öğrencilerin dikkatini ve zamanını okul gibi gereksiz bir alternative ile paylaşmak zorunda kalmıyorlar, dersane öğretmenleri memnun çünkü haftada 40 saat derse girmek zorunda kalsalar da maaş alabiliyorlar. Görüntüde ortada bir kazan-kazan sistemi var. Ama aslında olan herkesin ortak olduğu bir sahtekarlık. Herkesin gözü önünde, çocuklarımıza kuralların eğilip bükülmek için koyulduğunu ve hedefe ulaşmak için her yolun mübah olduğunu öğretiyoruz. Herkes “suça” ortak. Bundan daha büyük bir ihanet olabilir mi? En acısı, hiç kimse utanmıyor. Sonra pişkin pişkin ülkedeki ahlak seviyesi konusunda ahkam kesiyoruz.
- Bazı özel okullar mezunlarının sınav ortalamalarını yükseltmek için “yaratıcı” çözümlere başvuruyorlar:
* Haftalık ders saatini artırarak okulda en çok zamanı test hazırlığına harcayan okullar var.
* Lise müfredatını hızlandırarak vererek 4 yılı 3 yıla sığdıran ve son sınıfta sadece test hazırlığı yaptıran okullar var.
* Başka okulların en parlak ö��rencilerini son senelerinde çeşitli burs ve ödüller ile okullarına çeken okullar var.
* Kendi okullarının en başarısız öğrencilerini son sınıfa geldiklerinde çıkartan okullar var.
* Farklı okullarındaki en iyi öğrencileri aynı sanal okuldaymış gibi gösterip bu okulun sınavda Türkiye birincisi olduğunu iddia eden bir okul zinciri var.
Bu çözümlerin bazılarını kabul edilebilir bulabilirsiniz. Ben bir eğitimci olarak hepsine itiraz ediyorum.
* Test hazırlığının pedagojik değeri olmadığından, projeye, grup çalışmasına, kulüp faaliyetlerine, hobilere, merağa, keşfe ve oyuna harcanacak yüzlerce saatin test hazırlığına harcanmasını yanlış buluyorum.
* 4 yılık müfredatı 3 yıla sıkıştırdığınızda, yine aynı zaman sorunu ortaya çıkıyor. Ayrıca bazı öğrencilerin hızlandırılmış öğrenmeyi içselleştirmede zorlanacağından kaygılıyım.
* Başka okulların parlak (ve genellikle dar gelirli) öğrencilerini son sene için transfer etmeyi bir eğitim kurumu için fazlaca ticari buluyorum. Ayrıca bu öğrencinin performansı da kültür değişikliği nedeniyle olumsuz yönde etkilenebilir.
* Daha ciddisi, başarısız öğrencisini son sene öncesi okuldan çıkarma uygulaması düpedüz ahlaksızlık. ��
* Sanal okul uygulaması ahlaksızlıktan da öte, bildiğiniz ticari suç. Maalesef ne hukuk sistemi, ne bakanlık, ne de Özel Okullar Birliği bu ahlaksızlıkların ve suçların önüne geçebiliyor. Ortalık bu TEOG, YGS/LYS ve KPSS furyasından nemalanmaya çalışan eğitimci rolündeki fırsatçı ve her yolu mübah gören tüccarlar ile dolu.
7) Standart sınavlar için oluşturulan sosyal baskı ortamı öğrencilerde ciddi bir deformasyona yol açıyor. Bu sınavların “hayati” önemi olduğu sanılıyor, hem ailenin hem de öğrencinin üzerine inanılmaz bir sosyal baskı kuruluyor ve ailede huzur kalmıyor. Okul, öğretmen, arkadaş, akraba, komşu, bakanlık hep birlikte ülkenin gördüğü en büyük mahalle baskılarından birisini oluşturup aileleri ve öğrencileri eziyorlar. Bu baskı aile ve çocukların hayatlarını karartıyor. 8. sınıfta ve lise sonda hatta öncesinde gençler ne gezmekten, ne sinemaya gitmekten keyif alabiliyorlar, hep suçlu hissediyorlar. Bu süreçte öğrenci belirgin bir kişilik bozulması yaşıyor, hatta bir bakıma insanlıktan çıkıyor. Saydığım bir lise müdürünün tabiri ile “sevgi, saygı, dürüstlük, dostluk, risk alma, açık fikirlilik, empati, dönüşümlü düşünme, merhamet, özgüven, hoşgörü, cesaret, sebat, vizyon, iletişim ve benzeri değer ve karakter özelliklerinin neredeyse tamamı anaokulundaki çocuklarda doğal bir şekilde varken, lise mezunlarında neredeyse hiçbiri kalmamakta. Okul-aile-sistem, hep birlikte başarıyoruz bunu.”
Jose Mourinho: Şampiyonluk kutlayış biçimi sizin insani durumunuzu gösterir. Taraftarlar ayrıdır ama kulüp olarak yaptıklarınız sizi gösterir. Bugünkü şampiyonluk kutlamaları sene içindeki hikayelerin özeti gibi oldu. 2-0'ken kaleciye penaltı attırmaları onların nasıl bir insani boyutta olduklarını göstermeleri için harika bir görüntü oldu.
Profesyonellik ve algıcılık kisvesi altında yabancının “sportsmanship” dediği şeyi tamamen kaybettik, sahada, sokakta, siyasette. Sporcusundan, başkanına, vekilinden en tepedekine herkesin yaptığı yanına kar kalıyor, kimse utanmıyor, utandırılmıyor, mutlaka bir savunanı çıkıyor.