Hiçbir zaman hiçbir konuda Yusuf Tekin gibi biriyle benzer düşüncede olmayacağımı biliyorum…Bazal seviyede de olsa bu cümlenin getirdiği bir huzur var.
İyi biri olarak bilinmenin pek işe yaradığını görmedim. Daima bir yönünüzle karanlık, savaşa hazır, haklarınız uğruna ortalığı ayağa kaldırmaya hazır biri olmalısınız. Aksi takdirde sömürü ve müdahaleye açık hale geliyorsunuz. İyiyim ama senin bana iyi olduğun kadar, mesele bu.
Bu yenidoğan skandalında Ahmet Necdet Sezer’e kadar sorumluluk arayıp, Cumhurbaşkanını, hastane patronu Sağlık Bakanlarını, İl Sağlık Müdürlerini, SGK teftiş sistemini, sağlıkta ticarileşmeyi görmezden gelmeye “Erdoğan Fanatizmi” diyoruz.
Geçen sene bizim çocuğu kedi tırmalamıştı. İnternette biraz araştırma yaptıktan sonra apar topar Beylikdüzü Devlet Hastanesine gittik. Danışmadaki kişi hastanede kuduz aşısının kalmadığını söyledi. “İnternette baktım, bu bölgede bir tek burada varmış ama…” dedim gözlerimi kısarak. Adam da kaşlarını çatıp, “Şu an yok ama!” dedi tekrar.
Adama bir türlü güvenemedim. “Hiç mi yok?” dedim camdaki delikten başımı içeri uzatıp.
“Beyefendi, dalga mı geçiyorsunuz?” dedi adam sesini yükselterek. “Kuduz aşısını niye saklayalım? Turşusunu mu kuracağız? Dr. Sadi Konuk Devlet Hastanesine gidin. Orada vardır.”
Kafamı geri çekip “Tamam, teşekkürler” dedim. Asla kudurmaması gereken imtiyazlı kişiler için tezgâh altında birkaç tüp aşı olma ihtimali içten içe beni kemirirken, çıkıp diğer hastaneye gittik.
Orada da çocuğum kimliği yanında yok diye aşı yapamayacaklarını söylediler. En azından kimliğin bir fotoğrafının olması lazımmış. Galerimde üç tur attım, bulamadım. Evde de kimse yoktu.
Danışmadaki kadını bir şekilde ikna edip kimlik olmadan aşı yaptırabilme ihtimalinin verdiği gerginlikle biraz oyalandım. “Hanımefendi, bir şeyler yapamaz mıyız?” türünden cümleler birikti içimde. Yukarılardan birisini arayıp veya başhekimi kafalayıp olayı halledebileceğimi düşündüm.
Ben türlü ihtimaller arasında boğuşurken birisi bizim eve gitti ve kimliğin fotoğrafını çekip gönderdi. Aşıyı yaptırıp döndük. O gece kendimi başarısız, beceriksiz ve iş bitiremeyen birisi gibi hissettim.
“Hiç mi yok?” sorusunun kökeni büyük ihtimalle bir zamanlar çok meşhur olan “Bayinizden ısrarla isteyiniz” sloganına dayanıyor. Niçin ısrarla istiyoruz? Çünkü kimseye güvenmiyoruz. Bu güvensizlik de hepimizi toptan perişan ediyor. İnsanı her an başarısız, tedirgin ve yarım hissettiren garip bir durum…
Ben hakkım olanı almak için altından girip üstünden çıkmak falan istemiyorum. Bırakın nereden girdiysem oradan çıkayım. Niye efendi gibi tutmak varken illa bir "tuttuğunu koparma" gayreti var hepimizde? Ağzım laf yapmıyor, gözüm çok açık değil diye niye hep tedirgin olmak zorundayım?
Evlilik alışverişinde perde almaya giderken, “Sen pazarlık yapamazsın, kazıklarlar şimdi seni” diyerek yanıma bir akrabayı vermişlerdi. Böyle bir şey olabilir mi?
Akıllı, efendi, kurallara uyan, kimsenin hakkını yemeyen çocuklar da komşunun ağzı laf yapan, açıkgöz, iş bitirici çocuğuyla kıyas edile edile yıllar içinde değişiyor. Pısırık damgası yememek için kirlenmeye başlıyorlar.
Çünkü sahtekârlığın adı iş bitiricilik olmuş. Ambulans peşine takılıp kazandığın üç dakika seni açıkgözlü yapıyor. Ağzı yüzü ayrı oynayan, bir cümleye on yalan sıkıştıranlar iş bitirici sıfatıyla taltif ediliyor. Efendi insanlar da “Eline vur, ekmeğini al” diye tarif ediliyor.
İşin en kötüsü de ne biliyor musunuz? İnsan böyle bir iklimde kimsenin hakkına girmeyip, araya adam sokmayıp, yandan dolanmayıp her şeyi akışına bıraktığında, kendisini affedersiniz geri zekâlı gibi hissediyor.
Aşı yoksa yoktur ya! Bu neyin mücadelesi!
Yıllardır aklımı koruyabilmek adına ana haber bültenlerini izlemiyorum. Nasılsa Twitter’dan her şeyi görüyorum, diyorum. Twitter, ana sayfa algoritmalarını değiştirdikten sonra artık burayı da okumuyorum doğru düzgün. Çünkü hukuksuzluklar, yalanlar, nefreti körükleyenler beni mutsuz ediyor. Umutusuzluğuma yeni umutsuzluklar ekleniyor. Ben okumayınca her şey düzeliyor mu? Tabii ki bir şey düzelmiyor. Ama kendimi sadece bu şekilde koruyabiliyorum. Belki düşüncelerimi çatır çutur yazabilsem rahatlardım. Ne yazık ki bu da pek mümkün olmuyor. Görmemek, bilmemek, öğrenmemek. Bencilce ama sağlıklı.
Bir ulusu kurtarıp, sıfırdan bir devleti ihya etmek ve Türklere kendi öz benliğini hatırlatmak için harcanmış bir ömür...
1925-1937, Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
Türk düşmanlığı öyle bir şey ki; biz sunniyiz, müslümanız diye gezen tiplere, Müslümanları kıtır kıtır kesen sırpları savundurtur. İşte bunların mayası bu derece bozuktur
Bugün Lozan Antlaşması’nın 100’üncü yıldönümü. Antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesidir. 100. yılında tekrar görüşme diye bir şey yoktur. Bugün Lozan üzerinde zafer mi mağlubiyet mi kavgası yapılıyor. Bu boş ve art amaçlı bir kavgadır. Hukuki vesikalar mesnetsiz tarih kavgalarına alet edilemez. Şüphesiz ki Lozan bir vesika olarak tarafların riayet ettiği, bu bölgedeki barışı ve hâkimiyeti tanıyan önemli bir girişimdir. Bir grubun bilhassa Oniki Ada’nın Yunanistan’a bırakılması gibi muayyen maddeler ileri sürdükleri, yakın Türkiye tarihinden haberdar olmadıkları görülüyor. Bunlar samimi davranışlar değildir. Hukuki vesikalar mesnetsiz tarih kavgalarına alet edilemez. Şüphesiz ki Lozan bir vesika olarak tarafların riayet ettiği, bu bölgedeki barışı ve hâkimiyeti tanıyan önemli bir girişimdir.