Umarım cehennem vardır ve
Srebrenitsa'da 8 binden fazla Müslüman erkeğin -ki aralarında binlerce çocuk da var- ölüm emrini veren bu soykırımcı alçak katil, en dibinde kavrulur!
O toplu mezarları bir kez görmüş herkesin de benimle aynı şeyi dilediğinden eminim!
#MladicGebermiş
Sevgili Bursalı dostlar; zaferi, kurtuluşu, bağımsızlığı konuşmak üzere @NiluferBel 'in davetiyle @ozlemozdemir ve @orhan_sener_ ile birlikte 28 Ağustos akşamı güzel Bursa'ya geliyoruz. Herkese açık ve ücretsiz etkinliğimize hepinizi bekliyoruz.
Dilek Kaya İmamoğlu; vatansever, temiz ve dimdik duran bir kadındır.
Her şeye rağmen duruşunu asla bozmayan bu güçlü kadına ve onun gibilere selam olsun.
Gelir Vergisi rekortmenleri listesi açıklandı. İlk 100'e girip isminin açıklanmasını istemeyenler;
2000 14 kişi
2008 31 kişi
2012 35 kişi
2018 58 kişi
2019 67 kişi
2023 73 kişi
2025 78 kişi
İsmini gizlemeyen ama görünmeyen vergi rekortmenleri listede yok. Çünkü bu ülkenin gerçek vergi rekortmenleri; bir araba kendine iki araba devlete alan, cep telefonuna 4 ayrı vergi veren, maaşı daha eline geçmeden vergisi kesilen, mutfak tüpüne ÖTV, tuvalet kağıdına %20 KDV ödeyen vatandaşlardır.
Evinde ruhsatsız silahlar, çelik yelek, milyonlarca lira para bulunan adama ev hapsi.
Deniz Göktaş'a kuyu tipi cezaevi...
Çünkü düşünen, sorgulayan, güldüren insanlar mafyatik tiplerden daha tehlikeli
Böyle adalet olmaz olsun.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun danışmanı İbrahim Özkan:
İstanbul’da İBB UKOME kararı gereği AVM otoparklarında ilk 0-3 saat ücretsizdir.
Eğer bir AVM bu süre için ücret talep ediyor ya da girişte “0-3 saat ücretsiz” bilgisini açıkça belirtmiyorsa, hakkınızı arayın.
İBB Beyaz Masa 153 hattı üzerinden şikayette bulunabilirsiniz.
Haklarımızı bilelim. Hakkımızı arayalım.
500 GÜN!
Bir yandan kahvaltı ediyor, diğer taraftan Sabahattin Ali’nin Özel Mektuplar’ını okuyorum. Tam “Türk usulü”, çatalımın yan tarafını bıçak gibi kullanıp peyniri bölmeye çalışırken çatalımın eğilmesi üzerine artık burada kanıksayıp normalimiz hâline getirdiğimiz yoksunlukları tekrar yaşıyorum.
Tam 500 gündür hayatın yaşanış biçimi hâline gelen bu cezaevine özgü hâlleri yazarsam, 500 günlük hikâyemiz “için içeriden” dışarıya, bizi anlamaları ve gözlerinde canlandırmaları adına gerçekçi bir resim çizebilirim diye düşündüm.
Çatalım niye mi eğildi?
Olabilecek en inceltilmiş hâliyle imal edilmiş çatal ve kaşıklarımız var. Sadece birer adet. Kalın metalden olursa maazallah ya tünel kazarız ya da birilerini yaralayabiliriz! O yüzden incecikler ve kolayca eğiliyorlar.
Neden sürekli yumurtaya banmaktan hasretle bahsediyoruz?
Çünkü 500 sabah boyunca erişebildiğimiz tek yumurta hâli; 15 günde bir kantinden toplu biçimde aldığımız 15-20 haşlanmış yumurtayı buzdolabında muhafaza etmeye çalışarak, sağlığa zararlı bir duruma yol açma ihtimalini göze alıp protein ihtiyacımızı karşılamak için tükettiğimiz yumurtalardan ibaret. Başka şansımız yok.
Yine maazallah, çiğ yumurta verilince inşaat malzemesi olarak kullanılır; tünel kazılır, birilerine atılarak zarar verilir ya da protesto amacıyla kullanılabilir!
Neden çıkınca uzun uzun yürümekten bahsediyoruz?
Sahillerde, ormanlarda, kırlarda arzulanan yürüyüş kısmını elbette herkes anlıyordur. Ama uzun ve dümdüz yürüme ihtiyacımızın; avluda volta atarken benim için beş adımda bir dönme zorunluluğundan, en geniş mekânda, halı sahada bile ancak yirmi adım yürüyüp yeniden dönmek zorunda kalışımızdan kaynaklandığını da hatırlatmalıyım.
Beton kafesin insanın bacaklarından yüreğine kadar uzanan bir prangası var.
Ufuklara bakma, gökyüzünü görme, insanları izleme ve hayatı yaşama ihtiyacımız da on metrelik, duvarlarla çevrili; birbirimizi göremediğimiz izole beton kafesler ve paslı demir sürgüler altında yaşamak zorunda oluşumuzdan kaynaklanıyor.
Sabahattin Ali, koğuş ve kalabalıklar içindeki bir hapislikten bahsederken bizler; her lokmayı yalnız yediğimiz, tek başımıza içtiğimiz çaylarla dertleştiğimiz, tehdit altında ve birbirimizden izole edildiğimiz bir “modern dönem işkencesi” yaşıyoruz. Dertleşecek kimsenin olmadığı, “hiçliğin içinde eşitlenmiş” bir yalnızlık hâli bu.
Sevdiklerimize hasretimiz neden bu kadar büyük?
Elbette her türlü yoksunluk içinde insan sevdiklerini özler, hasret yüreğini dağlar. Ama biz, bu 500 günün yani 12 bin saatin içinde sevdiklerimize sadece 27 saat dokunabildik. Onları yalnızca 44 saat camın arkasından görebildik.
Hükümlülerle aynı biçimde ayda bir saat temas edebildiğimiz, sarılıp öpebildiğimiz açık görüşler; haftada bir saat camın arkasından telefonla konuşabildiğimiz kapalı görüşler ve haftada yalnızca on dakikalık telefon hakkı dışında sevdiklerimizden yoksunuz.
Sevdiklerimizden haber alırken bile yüreğimiz titriyor. Hasta olsalar yanlarında olamıyoruz. Ellerini tutamıyoruz. Eşlerimizi, çocuklarımızı, anne ve babalarımızı 12 bin saatin en fazla 27 saatinde görüp ellerini tutabilmiş olmanın sızısını, özgürlüğün kıymetini bilmeyenler anlayamaz.
Burada hasta olsanız sevdikleriniz yanınızda olamaz. Çekmeyen anlamaz. Yapayalnız hasta olmanın, bir bardak ıhlamur demleyenin, bir tabak çorba kaynatanın olmamasının sızısını ancak buradakiler bilir. Bu örnekleri çoğaltabilirim ama maksadın hasıl olduğunu düşünüyorum.
“Cezaevinde olmak, bence ölmekten bir basamak önce; yokluğu ve yoksunluğu ailenizle birlikte yaşamak” demek.
Bu öyle bir hâl ki bir süre sonra uyum sağlamak zorunda olduğunuz cezaevi yaşamının gerçekleri, sizi gerçek hayatın güzelliklerinden de uzaklaştırıyor ve yoksunluklara alıştırıyor.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
Milyonların Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun özgürlüğünü elinden aldınız. Şimdi de sesinin ulaşacağı yolları bir kez daha kapatıyorsunuz.
X hesabına yeniden getirilen erişim engeli, ifade özgürlüğüne yönelik sansür politikalarının bir kez daha devreye sokulduğunu gösteriyor.
Bir hukuk devleti, hesap kapatarak değil; hukuku işleterek ve temel hakları güvence altına alarak ayakta kalır.
Erdoğan’ın ilan ettiği “yeni nesil teşkilatlanma!”
Ruhunu satın alarak, bedeni ile zafer ilan etmek…
Hapisle, tutsaklıkla tehdit etmek…
Seçilmişi diz çöktürmek, boyun eğdirmek, el öptürmek!
Sonra da bu fotoğrafı kapalı salonlarda alkışlatmak!
Böylesi dönemi milletimiz hiç yaşamadı. Haysiyet, onur, namus hisleri hiç bu kadar aşağılanmadı. Milli iradeye hiç bir zaman bu kadar büyük zarar verilmedi.
Türk milletine, bile isteye, iktidarını korumak adına, sandıkta kazanamadığında, yargı kollarıyla devletin gücünü kullanarak, kazandım naraları atmak…
Bir iktidarın, saray rejiminin sonudur, bitişidir.
Bu eylemin bir parçası olmuş, yüzü gözü birbirine girmiş zavallıları ise nedamet gözyaşları da kurtaramayacak.
Bu millet onları hiç affetmeyecek!
Çünkü söz de makamlar da milletindir!
Senin olmayanı kime satıyorsun!
Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan…
Siz bu yoldan dönmedikçe, biz de dönmeyeceğiz.
Siz arkamızda oldukça, korkmadan iktidara yürüyeceğiz.
Bizim yolumuz milletle birdir!
Onlar birilerine boyun eğmeyen cesur kadınlar!
“AKP’ye geçeceğime paşa paşa yatarım” Fatma Hürriyet Kaplan.
“Bize esaret yakışmaz. Bize umutsuzluk yakışmaz. Bize vazgeçmek de yakışmaz.” Sinem Dedetaş.
Uydurdukları mazeretlere bakmayın. Partidaşları, arkadaşları betona gömülmüşken kendilerini kurtarmak için AKP’ye teslim oldular. Bundan sonraki hayatlarını yoldaşlarını betona gömenlere hizmet etmenin utancıyla yaşayacaklar. O sığındıkları yerdekilerin bakışlarında bile bu utancı görecekler.
Üsküdar Belediye Başkanı #SinemDedetaş'ın basın danışmanı Berk Özkan, dün akşam tutuklanan Sinem Dedetaş'ın Önce Silivri sonra Bakırköy Cezaevi diyerek yola çıkarıldığını..avukatlarına haber verilmeden Tekirdağ Karatepe Kapalı Cezaevi’ne götürüldüğünü açıkladı.
Sinem Dedetaş'ın, emniyette ifadesi 16 saat sürmüş.. 2 gün boyunca uykusuz bırakılan Dedetaş sabah saatlerinde adliye getirilmişti. Gün boyunca (12 saat) Kartal Adliyesi'nde işlemleri devam eden Sinem Dedetaş, akşam tutuklanmıştı.
Sinem Dedetaş'ın ailesi adliyeye alınmamıştı.
Ailesi ile vedalaşması bile çok görülen Dedetaş, Tekirdağ'a gönderilmiş...
Siyaseti yargı kollarına devreden Saray rejimi bu kez de Üsküdar Belediye Başkanımız Sinem Dedetaş'ı hedef aldı ve tutukladı.
Seçilmiş belediye başkanlarını peş peşe adliye koridorlarına taşıyan, gözaltı görüntülerini servis eden bu tablo anayasal düzene ve milletin seçme hakkına saldırıdır.
Sinem Başkanımız'ın yanındayız.
FATMA BAŞKAN NE Mİ YAPMIŞTI?
TÜGVA’ya 25 yıllığına tahsis edilen yurdun protokolünü iptal etti.
Ensar protokollerini sonlandırdı.
Araç kiralama saltanatına son vererek İzmit’e 400 araçlık hizmet filosu kazandırdı.
Yok pahasına kiralanan alanları tek tek halka geri verdi.
Belediyeyi müteahhitlere, kiralama şirketlerine ve çıkar çevrelerine bağımlılıktan kurtardı.
Yedi yılda dışa bağımlılığı yüzde 60 azalttı.
İzmit’in kaynaklarını bir avuç çevreye değil, İzmit halkına kazandırdı.