🔴 Cihat Yaycı :
Avrupa Parlamentosu, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Rum kadın ve kız çocuklarına yönelik sistematik cinsel suçlar işlendiğini ileri süren bir kararı 09 Temmuz 2026’da kabul etti. Kararda, Barış Harekâtı “işgal” olarak nitelendirilirken, Türkiye’den hesap vermesi, arşivlerini açması ve çeşitli adımlar atması talep ediliyor.
Peki soruyorum…
1963 Kanlı Noel nerede?
EOKA’nın Kıbrıs Türklerine yönelik katliamları nerede?
15 Temmuz 1974’te Yunan cuntasının Enosis amacıyla gerçekleştirdiği darbe nerede?
1960 Garanti Antlaşması’ndan doğan Türkiye’nin garantörlük hakkı neden yok sayılıyor?
Tarihin yalnızca işinize gelen bölümünü yazıp Türk Silahlı Kuvvetleri’ni topluca suçlayamazsınız.
Bu karar, hukuk değil; Yunanistan ve GKRY’nin yıllardır sürdürdüğü tek taraflı siyasi propagandanın Avrupa Parlamentosu eliyle meşrulaştırılma girişimidir.
Avrupa Parlamentosu bir mahkeme değildir. Kıbrıs Barış Harekâtı ise Kıbrıs Türk halkını katliamdan kurtaran meşru bir garantörlük harekâtıdır.
Bu karar yok hükmündedir.
Son günler Moldova yönetiminin Gagauz Yeri üzerinde baskısı artmış durumda.
Gagauz Türklerini yalnız bırakmamak gerekir.
1994 yılında Gagavuzya, önemli bir şartla Moldova’nın bünyesinde özerk bölge statüsü kazandı: Moldova bağımsızlığını kaybederse, Gagavuzya ayrılma ve kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olacaktı.
Gagavuzya’nın kendi Tüzüğü (Anayasası), parlamentosu (Halk Meclisi), bayrağı, marşı, arması ve bölge başkanı (Başkan/Başkan – Başkanlık makamı “Bașkan” olarak adlandırılır) bulunmaktadır. Özerk bölgede üç resmî dil vardır: Gagavuzca, Moldovaca ve Rusça.
Gagavuzların son dönemlerde Rusya'ya yakın duruşları Kişinev yönetiminin tepkisini çekiyor. Bu nedenle Moldova yönetimi özerkliği tasfiye etme girişimi yapıyor ki bu çok yanlış. Bu süreçte Gagavuzya Başkanı 7 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Öte yandan bölgenin mahkemeleri, seçim komisyonunu (MSK) ve güvenlik birimlerini denetleme yetkisinden mahrum bırakılmaya çalışılıyor.
İlginç olan durum ise dünyanın farklı yerlerinde "halkların kendi kaderini tayin" yaklaşımına destek veren AB, Gagauz yönetiminin Rusya'ya yakın durmasından dolayı Moldova tarafından haklarının çiğnenmesine ses çıkarmıyor.
📌 Bulgar yazar Sophia Proneikos,
Ankara'daki NATO Zirvesi'nde en etkileyici bulduğu anları paylaştı:
Tarih, beni şaşırmaktan asla vazgeçmeyen bir alışkanlığa sahiptir. Neredeyse hiç kaybolmaz. Sadece kendini o kadar zarif bir şekilde sunmayı öğrenir ki, modern insanlar buna törensel protokol demeye başlar.
Tam da bu yüzden, Ankara'daki NATO Zirvesi'nin en büyüleyici sahnesi, müzakere masasının etrafında gerçekleşmedi. Bu sahne, ilk el sıkışmadan hemen önce yaşandı; yirmi birinci yüzyılın en güçlü askeri ittifakının liderleri, dünyanın en eski askeri bandosu olan "Mehter"in sesiyle Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne hoş geldin derken, önlerinde Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı yüzyıllarını temsil eden tarihi üniformalı askerler duruyordu.
Ne muhteşem bir tarihsel süreklilik hissi: Savaş sonrası dünyanın sembolü olarak 1949'da kurulan bir askeri ittifak, kökenleri on üçüncü yüzyıla uzanan bir askeri geleneğin müziği eşliğinde bir Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na giriyor. Mehter asla sıradan bir askeri bando değildi, bir silahtı. Osmanlı orduları Belgrad'a, Konstantinopolis'e, Rodos'a, Mohaç'a veya Viyana'ya doğru ilerlerken duyulan ilk şey, devasa "kös" davullarının gök gürültüsüydü; ardından "zurnalar"ın keskin sesi, sonra pirinç trompetler ve çarpan zil sesleri geliyordu; çünkü müzik sadece orduyu eşlik etmiyordu, ordunun bir parçasıydı; amacı askerleri eğlendirmek değil, savaştan çok önce düşmana bir imparatorluğun bizzat onlara doğru geldiğini söylüyordu.
Avrupa'nın Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaşmalarından sonra Batı ordularının kademeli olarak Osmanlı davullarını, zillerini ve sözde "Türk usulü"nü benimsemesi tesadüf değildir; bu usul daha sonra Mozart, Haydn ve Beethoven'ın müziğine bile yolunu bulacaktı, çünkü bazen tarih bir medeniyeti kılıçla fethetmez.
Bir ritim yeter.
Ve tam da bu yüzden bu töreni bu kadar büyüleyici buldum; kimse Osmanlı İmparatorluğu'nu canlandırmaya çalışmıyor diye değil, Türkiye'nin büyük medeniyetlerin her zaman anladığı bir şeyi anladığını fark ettiğim için: Geçmiş bir yük değil, bir dildir ve o dili konuşmayı bilen uluslar tarihlerini sadece nutuklarla anlatmazlar,
çünkü bazen birkaç davul vuruşu yeter.
@Pergament_F
Cihat Yaycı:
🇹🇷 EGAYDAAK’LARIN İSİMLERİ AÇIKLANMALI!
1996 Kardak Krizi’nden sonra Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya’nın talimatıyla, Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların tespiti için kapsamlı bir çalışma başlatıldı.
40’tan fazla akademisyen; İngiltere, İtalya ve Yunanistan arşivlerinde 1,5 yıl çalıştı. Sonuçta, antlaşmalarla ismen Yunanistan’a devredilmeyen 152 gruptan oluşan 176 ada, adacık ve kayalık tespit edildi.
Ancak en büyük sorun şudur:
Bu 176 EGAYDAAK’ın isimleri bilinmesine rağmen, resmen açıklanmamıştır.
Liste açıklanmadan “hangi
adalarımıza Yunanistan’ın sahiplendiği” hiçbir siyasi ya da bürokrat tarafından tam anlamıyla masaya konulamaz. Türkiye önce bu listeyi resmen ilan etmeli, ardından Yunanistan’a şu net mesajı vermelidir:
“Bu mesele çözülmeden sizinle hiçbir konuyu müzakere etmeyiz.”
Çünkü Türkiye ile Yunanistan arasındaki temel mesele, Yunanistan’ın talepleri değil; Türkiye’nin devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar üzerindeki egemenlik haklarıdır.
Talepleri “sorun” kabul ederek masaya oturmak, kaybetmeye başlamaktır.
🇹🇷 *EGAYDAAK isimlerinin listesi açıklanmalı, Türk milletinin hakkı ve egemenliği masaya konulmalıdır.
Yayının tümünün linki👇
https://t.co/Ky2J0hxDEl
Kerkük Valimiz Sayın Muhammed Seman Ağa’nın, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilmesini memnuniyetle karşılıyoruz.
Irak Türkmen Cephesi ve Iraklı Türkmenler adına, gösterilen yakın ilgi ve misafirperverlikten dolayı şükranlarımızı sunuyoruz.
Bu önemli ziyaretin, Türkiye ile Irak arasındaki kardeşlik bağlarının güçlenmesine, ortak iş birliğinin gelişmesine ve bölgemizin istikrarına katkı sağlamasını temenni ediyoruz.
Günümüz dünyasında diplomasiden ziyade sert güce dayalı adımların öne çıktığı bir dönemde, Türk devletleri artık iki konuda net ve kararlı adımlar atmalıdır:
1- Askerî ittifaklar daha da derinleştirilmeli. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki Şuşa Beyannamesi örnek alınarak, gerekirse tüm Türk devletlerinin ortak savunma gücü oluşturulmalıdır.
2- Türk devletleri birbirlerinin “kırmızı çizgilerine” ortak hassasiyet göstermelidir. Elbette her ülkenin kendi menfaatleri vardır; ancak kritik meselelerde ortak müştereklerde buluşulmadan güçlü bir birlik inşa edilemeyeceği anlaşılmalıdır.
TBMM'de milletvekilliği yapan Ermeni kökenli Garo Paylan'ın Ermenistan'da sokakta Türkçe konuştuğu için ırkçı saldırıya uğradığı görüntüler ortaya çıktı:
– Burası benim vatanım, Ermenice konuşacaksın.
– Benim de vatanım.
Türk Akademisi uzmanı, Türkolog Timur Kozırev, Sovyetler döneminde Türkoloji'ye karşı baskı hakkında konuştu:
"Sovyetler döneminde "Pantürkizme karşı mücadele" adlı geniş çaplı kampanyanın daha iyi anlaşılabilmesi için bir örnek vereyim: 1926 yılında Bakü'de düzenlenen Türkoloji Kurultayı'na SSCB'nin tüm Türkologlarını hatta Türkiye'den de uzmanları davet etmişlerdi. Rus entellektüelleri de vardı. Sonradan kongreye katılanlardan kurşuna dizilmeyenler sadece kendi kaderleriyle ölenler olmuştu. Geri kalan herkesi kurşuna dizip öldürdüler. Hatta Pantürkizmle alakası olmayan Rus Türkologlarını bile. Dolayısıyla herkesi ortadan kaldırdılar ve Türkoloji'yi bilim olarak mahvettiler."
ASELSAN, 2027’de tamamen yerli ve milli akıllı cep telefonu üretmeyi hedefliyor. Yerli batarya, yerli çip ve güvenli iletişim teknolojileriyle donatılacak.
Projenin amacı, savunma sanayisindeki bilgi birikimini sivil alana taşıyarak yerli batarya, yerli çip ve güvenli iletişim teknolojileriyle donatılmış bir telefon üretmek.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev, Türkistan şehrindeki TDT Zirvesi'nde yaptığı konuşmada Türk ülkeleri arasındaki birliğin sağlamlaştırılması gerektiğini söyledi, çok çok önemli teklifler sundu.
"Türkistan, kadim zamanlardan beri atalarımız için yol gösterici bir yıldız olmuştur. Bu kadim şehir Türk halklarının beşiği olarak adlandırılır. Kadim zamanlardan beri kutsal Türkistan, tüm Türk dünyasını birleştiren manevi bir merkez olmuştur.
Karmaşık ve istikrarsız jeopolitik koşulların yaşandığı bir çağda yaşıyoruz. Uluslararası ve bölgesel düzeyde rekabet tırmanıyor. Silahlı çatışmalar ve savaşlar daha sık hale geliyor. Bu çalkantılı dönemde, yüzyıllardır süregelen ortak bir tarihle bir araya gelmiş olan Türk devletlerinin birliği özellikle önemlidir."
Bazı teklifleri:
1- Türk Konseyi üye devletleri arasında ortak bir bilişim merkezi açılmasını öneriyorum. Merkezin adı Türk Yapay Zekası olabilir.
2- Türk Medeniyeti Mirasının Korunmasına İlişkin Sözleşme taslağının geliştirilmesi. Bu belgenin, Türk halklarının tarihi ve kültürel mirasının korunması ve geliştirilmesi için yasal temel oluşturacağı ve UNESCO'nun bu alandaki çalışma kapsamını genişletmeye de katkıda bulunacağı belirtiliyor.
3- Türk halklarının tarihi ve kültürüyle ilgili materyalleri bir araya getirecek yapay zekâ tabanlı özel bir dijital platformun tesisi.
4- Türkistan'ın Türk maneviyatındaki rolünü göz önünde bulundurarak, şehirde bir Türk Medeniyeti Merkezi kurulması. Bu merkezin, kardeş ülkelerin ortak bilimsel araştırmalar yürütmesine, kültürel projeler ve eğitim programları uygulamasına olanak sağlayaması ve ülkeler arasında insani iş birliğini güçlendirmeye katkıda bulunmasının beklenmesi.
5- Türk dilleri için ortak bir terminoloji tabanının oluşturulması.
Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu tarafından oluşturulan alt komisyonlardan, şahsımın da yaklaşık iki yıla yakın süre görev yaptığı Kültür ve Gönül Coğrafyası Komisyonunun yanı sıra Mavi Vatan Komisyonu tarafından teklif edilip kabul edilen kavram değişiklikleri; yalnızca kelime tercihi değil, tarihî bakış açısı, millî hafıza ve medeniyet tasavvuru açısından da önemli bir anlam taşımaktadır.
Özellikle Kültür ve Gönül Coğrafyası Komisyonumuz, “Orta Asya” yerine “Türkistan” ifadesinin tercih edilmesi konusunda ısrarcı olmuş ve bunun tarihî hafıza açısından önemli bir kazanım olduğunu savunmuştur. Çünkü Türkistan, yalnızca coğrafi bir alan değil; Türk milletinin tarihî hafızasını, kültürünü ve medeniyet köklerini ifade eden kadim bir isimdir.
“Haçlı Seferleri” yerine “Haçlı Saldırıları” denilmesi de Anadolu ve İslam coğrafyasının maruz kaldığı askerî işgal ve yıkım gerçeğini daha doğru ifade etmektedir. Çünkü mesele yalnızca bir “sefer” değil, aynı zamanda büyük bir istilâ hareketidir.
İçinde Prof. Dr. Necdet Hayta, Doç. Dr. Cihat Yaycı ve Prof. Dr. Mehmet Ali Beyhan gibi kıymetli akademisyenlerin bulunduğu Mavi Vatan Komisyonu tarafından teklif edilen “Ege Denizi” yerine “Adalar Denizi” ifadesinin kabulü sürecinde bazı sorunlar yaşanmış olsa da anlaşılan o ki bu yanlıştan dönülmüş ve tarihî hafıza açısından son derece önemli bir adım atılmıştır. Çünkü “Adalar Denizi” ifadesi, hem tarihî kaynaklarla hem de Türkiye’nin jeopolitik yaklaşımıyla daha uyumlu bir kavramdır.
Benzer şekilde “Coğrafi Keşifler” yerine “Sömürgeciliğin Başlangıcı” denilmesi de Batı merkezli tarih anlatısının dışında, yaşananların gerçek sonuçlarını ortaya koyan daha adil bir bakış açısını yansıtmaktadır. Çünkü bu süreç yalnızca keşif değil; milyonlarca insanın sömürülmesi, işgaller ve küresel eşitsizlik düzeninin kurulması anlamına gelmiştir.
Ancak tarih ve sosyal bilimler alanında milletimizin hafızasını güçlendirecek şekilde yeniden değerlendirilmesi gereken daha pek çok kavram bulunmaktadır. Eğitim dili; kimlik, aidiyet ve tarih şuuru inşa eder. Kavramlara hâkim olan, zihinlere de hâkim olur.
#millieğitim #millieğitimbakanlığı
🔴 Milli Eğitim Bakanlığı, müfredatta bazı terimleri değiştirdi.
- Haçlı Seferleri → Haçlı Saldırıları
- Orta Asya → Türkistan
- Ege Denizi → Adalar Denizi
- Coğrafi Keşifler → Sömürgeciliğin Başlangıcı
🔴 Cihat Yaycı: Heybeliada Ruhban Okulu Meselesi Dinî Değil, Egemenlik ve Siyasî Statü Meselesidir
Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılacağı yönündeki açıklamalar, yalnızca bir eğitim kurumu tartışması değildir. Bu mesele; Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik hakları, Lozan dengesi, patrikhanenin hukuki statüsü ve karşılıklılık ilkesi bakımından değerlendirilmesi gereken stratejik bir konudur.
Öncelikle şu temel sorunun sorulması gerekir:
Bugün Türkiye’de bu okulun eğitim vereceği, ihtiyaç duyacağı ölçekte bir Rum Ortodoks cemaati var mıdır?
Gerçek ortadadır. Türkiye’de patrikhaneye bağlı cemaat son derece sınırlı sayıdadır. Buna karşılık Yunanistan’da, başta Batı Trakya olmak üzere yüzbinlerce Türk ve Müslüman yaşamaktadır. Eğer mesele gerçekten dinî eğitim ve inanç özgürlüğü ise, önce Yunanistan’ın Batı Trakya Türklerinin eğitim, müftülük ve vakıf hakları üzerindeki baskıları kaldırması gerekir.
Bu nedenle kamuoyunun şu soruyu sorması son derece meşrudur:
Cemaati neredeyse kalmamış bir yapı için Türkiye’de bu kadar yoğun ve sürekli uluslararası baskı neden yapılmaktadır?
Çünkü mesele yalnızca bir ruhban okulu değildir. Esas hedef; Fener Rum Patrikhanesi’ne fiilî ve zamanla hukukî bir “uluslararası/ekümenik statü” kazandırma arayışıdır. Türkiye’nin hassasiyet göstermesi gereken konu tam da budur.
Lozan Antlaşması çerçevesinde patrikhane; Türkiye’de yaşayan Rum Ortodoks cemaatinin dinî ihtiyaçlarını karşılayan yerel bir kurum statüsündedir. Türkiye Cumhuriyeti, patrikhanenin “ekümenik” sıfatını tanımamaktadır. Dolayısıyla Heybeliada Ruhban Okulu üzerinden patrikhaneye uluslararası nitelik kazandırabilecek her adım, yalnızca eğitim meselesi değil, doğrudan egemenlik ve hukuk meselesidir.
Türkiye elbette din ve vicdan özgürlüğüne saygılı bir hukuk devletidir. Ancak hiçbir devlet, kendi egemenlik alanında zamanla siyasî sonuç doğurabilecek ayrıcalıklı yapılar oluşturulmasına kayıtsız kalamaz.
Unutulmamalıdır ki mesele bir okul meselesi değil; Lozan’ın dengeleri, karşılıklılık ilkesi, egemenlik hakları ve Türkiye’nin üniter yapısı açısından çok boyutlu bir devlet meselesidir.
Türk bayrağına ve bayrağı tutan gençlere saldıran herkes, vatana ihânet ve terör suçlamasıyla tutuklanmalı, üniversite kayıtları silinmeli ve her türlü sosyal haklardan mahrûm kılınmalıdır.
Üniversite yönetimi de bunların örgütlenmesine engel olmadığı için görevden alınmalı ve doğrudan kayyum görevlendirilmelidir. Destek veren her öğretim üyesi de görevden alınmalı ve her türlü unvânları iptâl edilmelidir.
Vefat yıl dönümünde Alparslan Türkeş’i rahmetle anıyoruz.
Başbakanlık Müsteşarlığı döneminde öncülük ettiği eserleri hatırlamak onun devlet adamlığını anlamak açısından oldukça önemli diye düşünüyorum. Bu vesileyle genç nesillere Alparslan Türkeş'in sadece bir ideolog değil kurucu" ve "stratejik" bir devlet adamı kimliğine sahip olduğunu da hatırlatmak istiyorum.
Bu kurumların çeşitliliği ve kapsamı incelendiğinde, Türkeş'in devlet adamlığına dair şu temel çıkarımları yapabiliriz:
1. Planlı Kalkınma ve Bilimsel Yaklaşım
DPT ve TÜBİTAK gibi kurumların temellerinin atılması, onun devlet yönetiminde "günü kurtarma" yerine planlı ekonomi ve bilimsel liyakati esas aldığını gösterir. Kalkınmanın ancak veriyle, planla ve teknolojiyle mümkün olduğuna inanan modern bir vizyona işaret eder.
2. Savunma ve Güvenlik Vizyonu
OYAK’ın kurulması, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının sosyal ve ekonomik refahını koruyarak ordunun moral ve motivasyonunu yüksek tutma amacını taşır. Bu, ordunun sadece bir savaş gücü değil, ekonomik ve sosyal bir yapı olarak da güçlü kalması gerektiğini savunan bir savunma vizyonudur.
3. Nükleer Güç ve Enerji Bağımsızlığı
TAEK’in (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) kuruluşu, o dönem için oldukça ileri bir adımdır. Türkeş’in Türkiye’yi sadece tarım veya basit sanayi ülkesi olarak değil, nükleer teknolojiye sahip bir enerji devi olarak kurguladığını kanıtlar.
4. Kültürel ve Millî Kimlik Hassasiyeti
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü (TKAE), onun devlet adamlığının sadece teknik ve ekonomik değil, aynı zamanda kültürel bir temele dayandığını gösterir. Türkeş, devletin bekasının millî kimliğin bilimsel metodlarla araştırılması ve korunmasıyla mümkün olduğuna inanmıştır.
5. Toprak Reformu ve Gıda Güvenliği
Toprak Reformu Müsteşarlığı gibi girişimler, onun toplumun en alt tabakasıyla devlet arasındaki bağı güçlendirmeye çalıştığını gösterir. Köylünün ve çiftçinin kalkınmasını, hem sosyal adaletin sağlanmasını hem de gıda güvenliğini teminat altına alacaktır.
Özetle Türkeş'in Devlet Adamlığı Profili şu hasletlere sahipti:
Teknokrata Önem Veren: Kurumları ehliyetli kadrolarla yönetme arzusu.
Kurumsallaşmacı: Şahıslara değil, kalıcı devlet mekanizmalarına odaklanma.
Tam Bağımsızlıkçı: Teknoloji, enerji ve kültür alanında dışa bağımlılığı azaltma hedefi.
Gelecek Odaklı: 50-100 yıl sonrasının Türkiye’sini (21. yüzyılı) o günden planlamaya çalışan bir vizyoner.
Bu vesileyle bir kez daha Başbuğ Alparslan Türkeş'i rahmet ve minnet ile anıyorum. Ruhu Şad olsun.
Günlerdir CNN International, inanılmaz bir provokasyon ve manipülasyona sebep oluyor.
Türkiye topraklarını da içeren bir "Kürdistan" haritası paylaşmakla kalmayıp, "kaynaklara göre Trump yönetimi, İranlı muhalif gruplar ve Irak’taki Kürt liderlerle onlara askeri destek sağlanması konusunda aktif görüşmeler yürütüyor" gibi yalan haberler de servis ediyorlar.
Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt, bu iddialara cevaben Trump'ın Kuzey Irak'ta bulunan askeri üs çerçevesinde Kürt liderlerle görüştüğünü doğruladı.
"Ancak başkanın [kara harekâtı benzeri] bir planı kabul ettiğine dair tüm haberler tamamen yalandır ve yazılmamalıdır" dedi.
Sanki haberler doğrudan İsrail tarafından servis ediliyor!