AİHM yoluna çıktık.
33 yıl sonunda bu adımı atarken düşündüklerim ve duygularım sorulduğunda söylediklerim:
2 Temmuz 1993’te, yaş döngüsü tanımlarına göre henüz birkaç yılı geride bırakmış bir yetişkin olarak kendi yolumu çizmeye başladığımda bana bir meteor çarptı. Otuz üç yıldır, en sıradan günde bile en beklenmedik anda yeniden yaşanan, unutulamayacak izleriyle içimde hep korlu bir köz ateş bıraktı bana o meteor.
Unutturmamanın da bir görev olduğunu bildiğim uzun başka bir yola çıkmak zorunda kaldım.
Şimdi bir yanım hep babasını özleyen o genç yetişkin kız. Bir yanım, o gün bir günde bütün ömrünü tüketmişçesine yaşlanan; hep kırgın ve kendiyle kalmış bir dermansız. Bir yanım, adalet peşinde yorgun, yılgın ama kendine de nefes bırakmadan mücadele için gücünü kamçılayan bir inat.
Sivas Katliamı’nın 33. yılındayız. Olmaz denilecek her şey oldu. İnsanlık suçu zaman aşımına uğratıldı. Şeriatçı katiller önce Cumhurbaşkanı’nın özel affına mazhar oldular. Bu ideolojik tercihle hep mağdur ve mazlum olarak anılan, ama insanları gözünü kırpmadan benzin dökerek yakan vahşiler; bizim AYM’ye yaptığımız zaman aşımı kararına itiraz başvurusunu 12 yıl bile isteye işleme almayan iktidarın güdümlü yargısı tarafından aynı merciye yaptıkları serbestlik başvurusunun ivedilikle 1 yıl içinde sonlandırılmasıyla serbest bırakıldılar. Oysa hüküm giymiş, müebbet hapis cezasına çarptırılmışlardı.
İşin en acı tarafı tüm muhalefet de kendi konjonktürel kısır gündeminden gayrı
bu konuyu konuşmadı tweet muhalefeti bile kepenk kapattı. Göstermelik kınamalar ikinci güne kalmadı.
Şimdi AİHM yoluna çıkıyoruz. Otuz üç yıl boyunca defalarca türlü gelişmeyi anlattık. Sayısız yazı yazdım. Uzunca bir zamandır kendimi yinelediğim ve hep aynı şeyi söylediğim bu tekrarı sorguluyorum. Artık sözüm kelimelerden kopuyor; kelimeler harfleniyor ve etrafımda dönüyor.
Bugün yeniden sorulduğunda, bu duygumla ifade etmek için 33 kelime seçtim:
Kor, har, yangın, vahşet, acı, keder, yanık, yara, kabuk, kan, karanlık, dip, kısır döngü, isyan, sessizlik, yalnızlık, sürgün, kül, duman, utanç, inkâr, cezasızlık, bekleyiş, özlem, ağıt, hafıza, vicdan, direniş, inat, hakikat, adalet, hesaplaşma, umut.
Kirpiden mesaj var:
📌Bahçenizde görürseniz bana süt vermeyin!
📌Yiyecek ve su verin.
📌Böcek ilacı veya tuzak kullanmayın!
📌Zararsızım ve bahçenize yardım ediyorum çünkü sebzelerinize saldıran böceklerle besleniyorum.
📌Hayatta kalmama yardım edin!
📌Bakın,bende bir anneyim. Yavrularım var.
📌Lütfen yaşamamıza izin verin. Yoksa türüm yok olmak üzere.
📌Yoksa torunlarınıza bizi gösteremez siniz.
Lütfen kirpiyi dinleyelim.
Elif Güven savunmasının son kısmında, “‘Sen Ekrem İmamoğlu’nun örgütündensin’ denildi. Kendi kendilerine hüküm verip beni yargıladılar. Hatta neredeyse terör örgütü mensubuymuşum gibi davrandılar. Oysa ben vatan haini değilim” dedi.
Suçsuz olduğunu söyleyen Güven, savunmasını şu sözlerle bitirdi:
"Sayın Başkan, bana bazı görevliler tarafından ‘Sen Ekrem İmamoğlu’nun örgütündensin’ denildi. Kendi kendilerine hüküm verip beni yargıladılar. Hatta neredeyse terör örgütü mensubuymuşum gibi davrandılar. Oysa ben vatan haini değilim. Böyle bir şey yok. Sözde örgütü de bilmiyorum. Ortada bir örgüt de görmüyorum. Biz cezaevlerinde sağlığımızın da güvenliğimizin de tam anlamıyla korunduğunu hissedemiyoruz.
Ben cezaevinde, iki buçuk ay hücrede kaldıktan sonra koğuşa geçtiğimde hayatım boyunca unutamayacağım şeyler yaşadım. İçeri girdim. İnsanlar ‘Allah kurtarsın’ diyorlardı. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. Ama içlerinden biri bana: ‘Burada Allah’ın kurtarması gereken insanlar da var.’ dedi.
Sonra: ‘Burada bardağı kırarlar, insanın boğazını keserler.’ dedi. Ben daha yeni gelmişim. Zaten korkuyorum, titriyorum. O an gerçekten çok kötü hissettim. Tam o sırada bir avukat görüşü çağrısı yapıldı. ‘Memur, avukat görüşü’ diye seslendiler. Ağlaya ağlaya görüşe indim. Çünkü aklımdan gerçekten: ‘Acaba burada bana bir şey mi olacak?’ sorusu geçiyordu. Sonuçta yaşadıklarımız çok ağır şeyler. Gerçekten çok zor şeyler. Kolay taşınabilecek, kolay atlatılabilecek deneyimler değiller.
Ama ben kendimden eminim. Alnım ak, başım dik. Bu suçlamaların hiçbirini kabul etmiyorum. Beraat edeceğime de inanıyorum. Artık son beş-altı yıldır yaşadıklarımızı düşündüğümde, burada gerçekten çocuğum olmadığına sevindiğim zamanlar bile oldu. Kendimi bir kenara bırakıyorum.
Babalar için üzüldüm. Anneler için üzüldüm. Herkes ayrı bir acı yaşıyor burada. Her insanın hikâyesi başka, yükü başka. Bu nedenle benim sizden talebim elbette tahliyedir. Ama bunun yanında, burada yargılanan insanların da insan olduğunu göz önünde bulundurmanızdır. Bunun kolay olmadığını biliyorum. Farklı sorumluluklarınızın olduğunu da biliyorum. Ama dosyaların biraz daha ayrıntılı incelenerek tahliye taleplerimizin değerlendirilmesini istiyorum. Ben annemle yaşıyorum. Babamı pandemi döneminde kaybettim. Annem artık her görüşe geldiğinde kendisini büyük bir yalnızlığın içinde hissediyor. Her gelişinde kaygı var. Her gelişinde gözyaşı var.
Bu yüzden sizden talebim hem tahliye edilmek hem de aileme kavuşabilmek. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.”
ÇIPLAK ARAMA, ÇOCUKLARIYLA TEHDİT...
Dünden beri, İBB Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker'in savunmasını okuyorum. Okudukça insanın kanı çekiliyor. Bir dava düşünün ki, tutuklandıktan ancak 15 ay sonra hakim karşısına çıkıp, savunma yapabiliyorsunuz.
Gözaltına alınırken geride 2 kız çocuğunu tek başına bırakmak zorunda kaldı. Emniyette "çıplak aramaya" tabi tutuldu. Tutuklandıktan sonra savcının kendisini itirafçılığa zorlamak için " Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" diyerek çocuklarıyla tehdit ettiğini anlatıyor.
Fatoş Pınar Türker'in Silivri Cezaevi'ndeki savunmasını, herkese duyurmak gerekir ki bu ülkede adalet sisteminin ne hale getirildiğini herkes görsün.
"Sabah 5.30- 6.00'da. Ben iki kızımla dediğim gibi yalnız yaşıyorum. Çok ilginç. İşte polisler eve geldi. Tam polisler gelmeden yani onlar kapıyı çaldılar, ben hemen onları görünce şeyde ekranda, Allah'tan avukatımı arayabilmiştim, çünkü girince polisler hemen telefonumu aldılar. "Hiçbir şeye dokunmayın" dediler.
POLİSLER 'CİNAYET MASASINDAN GELİYORUZ" DEDİ, KIZLARIM AVAZ AVAZ AĞLIYORDU
İşte çocuklarım ağlıyor, işte diyorum ki, "Bir su vereyim". "Hayır". İşte küçük kızım okula gidecek, "Hayır, kimse kımıldamasın, delil karartmayın" diyor sürekli şey. Polis bey, komiser herhalde. O çok yani onun gözlerindeki bakışı hiç unutmayacağım. Bir tane kadın memur vardı en sonunda kızlarımla birlikte o da ağlıyordu. Dedim ki "Kaşe var mı" dedim. "Ne kaşesi" dedi. "Şirket kaşesi" dedim. "Yoo" dedim ben şirketin genel müdürüyüm kaşeyi ne yapayım? "Arayın evi" dedim, neyse evi arıyorlar filan. "Kimse yerinden kımıldamasın" filan dedi bize. Biz de böyle salonun ortasında pijamalarla duruyoruz. Kızlarım da haliyle ağlıyorlar ve ben yani bana sarılmak istiyorlar. "Sakın kimse birbirine dokunmasın" filan dedi. Dedim "Siz dedim mali suçlar için gelmediniz mi? Biz ne delili karartacağız?" Şey dedi polis; "Biz cinayet masadan geliyoruz" dedi. Öyle olunca benim kızlarım avaz avaz ağlamaya başladılar. Ben dedim "Ne cinayeti" dedim. Hayır dedim; "Şu an operasyon oluyor, polis kalmadı, biz geldik" dedi.
'ÇOCUĞUMA BİR BARDAK SU BİLE VEREMEDİM'
Yani hani delil karartma meselesi ve hani çocuğuma bir bardak su bile veremedim gerçekten ama o kadar hani tiyatro mu ya da kabus mu gibi desem o gerçekten polislerin gözlerindeki o şeyi hiç göremeyeceğim ama çok insani olan bir yanında polis memuru daha vardı. O hatta sonra beni sağlık kontrolüne götürdüğünde başına bir şey gelmeyecekse, annemi aradı iki kere, benim konuşmama izin verdi, "kızınız iyi" dedi, sonra tekrar aradı. Allah razı olsun kendisinden. Ben o şekilde çıktım evden. Küçük kızım da son kez okuluna uğramış oldum. O döneceğimi düşündü tabi akşam. 15 ay geçti üstünden. Vatan'a girdik, emniyete. Hakikaten ben oradan çıkamayacağım diye düşündüm ama sonra ben 2. girdim herhalde nezarete. Asistanım vardı. "Sen niye buradasın Canan" dedim.
EMNİYETTE ÇIPLAK ARAMA
“Beni de aldılar Pınar Hanım” dedi. Zaten sonra gerisi yağmur gibi yağdı, işte Fatoş geldi, Ceyda geldi. Tanımadığım bir sürü insan geldi. Sonra artık orada tabi hiç görmemişsinizdir muhtemelen görmeyin de inşallah nezarethaneyi ama zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz çünkü şeyin altında olduğu için Bodrum katı olduğu için hiç cam, pencere yok. Müthiş bir pislik var her tarafta. Artık kaçıncı gün ne şeyde, bir bilmiyorum. Bir kadın memur geldi, "Arama yapacağız" dedi. Sırayla götürüyorlar bizi. Geriye getiriyorlar. Ben de gittim. Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. "Soyun" dedi. "Nasıl yani" dedim. Eldiven taktı eline. Arkada böyle klasörler, çok küçük bir oda. "Üstünü çıkar" dedi, "Üstünü çıkardım". Ama üstünü çıkarmanın hani zaten çıplaksın, ne kontrol edeceksin ama kontrol yaptı, "Tamam" dedi. "Üstünü giyebilirsin."
“Peki” dedim, “gidebilir miyim?” “Hayır” dedi. “Eşofmanını da indir” dedi. İndirdim. “Çamaşırını da”. “Nasıl yani” dedim? “İndireceksin” dedi. Dolayısıyla ikisini de ayak bileklerime kadar indirdim. “Şimdi yere çömel” dedi. Ondan sonra, o tutanlar varsa çıkabilir, ben utanmıyorum ama yani hani bu onurunu gururunu insanların belki şeyini yıkmak için yapılıyormuş ama hani yapan utansın, ben utanmıyorum. “Cinsel organını aç” dedi. Başını, arkanı dön, eğil filan. “Tamam” dedi. Halbuki ben şimdi biz ne olduğunu anlamıyoruz hani, bu arada ben kendi deneyimimi anlatıyorum. Diğer arkadaşlarımızın farklı polis memurları varmış, daha farklı uygulamalar olmuş olabilir. Ben kendi deneyimimi anlatıyorum. Bir de bunun biz şey olduğunu da anlamadık yani hani eldiven taktı ya eline, eldiveni kullanmadığı için biz mutlu olduk. Çünkü ben böyle jinekolojik muayene filan gibi bir şey olacak zannettim. Hani eldiven takınca biz sevindik nezarette sonra, tutuklandıktan sonra Fatoş'un çığlıklarıyla Elif'in ağlamasını hiç unutmuyorum. Çünkü şimdi biz tutuklandık her şey film gibi.
'FATOŞ ÇOK ÇIĞLIK ATIYORDU'
O an bir avukatın telefonuyla annemi aradım, kızlarımla konuştu. Hepsi ağlıyorlar filan. Sonra biz Silivri'ye geldik akşam vakti. Hakikaten film gibi. Çünkü insan cezaevine düşeceğini hani bir de böyle yedi sülalesinde böyle bir şey olmayınca, hiç suça bulaşmayınca filan hiç insanın aklının ucundan geçmiyor ama olabiliyormuş. Her şey insana dairmiş. Geldik, bize dediler ki sizi dediler merak etmeyin biz 5 kadınız. Bir de dışarıdan bir firma temsilcisinin eşiymiş o var. Siz dediler 6 kişilik koğuşa koyacağız. A biz çok sevindik filan. Sonra müdür hanım dedi ki Adalet Bakanlığı'ndan dedi talimat işte talimat geldi dedi. Sizi ayrı ayrı koyacağız dedi. Bizi götürdüler böyle ilk biz el eleydik Elif'le zaten. Elif de İtalya'da tatildeydi, sonra ona hani firar filan dediler de Elif kendi ayağıyla geldi duruşma salonuna ve sürekli şey diye ağlıyor kendisi, hatırlamıyorum. "Ama ben gelmek zorundaydım Pınar Hanım, kaçamazdım" diyor. El ele tutuşuyoruz biz Elif'le, ilk koğuşun kapısına geldik, "Burası sen" dediler. Açtılar koğuşu, koydular beni içine. Kapı kapandı. Ben hemen cama koştum. Cama koştum çünkü bir yanımdaki koğuşa "Elif, Fatoş seni koydular mı?" Sonra Fatoş'u sonra seni sonra Elif'i. Fakat biz sırayla Fatoş çok çığlık atıyordu.
SAVCI: FATOŞ ŞİMDİ AĞLARSIN BÖYLE KARŞIMDA
Fatoş çok çığlık atınca, ben ona bir şey olacak diye ben bari susayım dedim yani bütün gece şey diye geçti o gecemiz. Çünkü birimiz susuyoruz, birimiz ağlıyoruz. Bir de daha fenası ses gelmezse birbirimizi görmüyoruz, camdan konuşuyoruz. Orası da ağırlaştırılmış müebbet arkadaşlar yatıyormuş. Alt katta da cama çıktı başka kadınlar, dedi ki İBB geldiniz mi dedi. Bizim için hazırlık yapılmış, o koridor boşaltılmış, biz de sizi bekliyorduk dedi. Öyle ilk geceyi geçirdik. Sonra ertesi gün mazgal açıldı, şey dedi ki bana, infaz koruma memuru, "Fatoş" dedi. "Efendim" dedim. "SEGBİS" dedi. Dedim ki "O ne?" "Mahkemeye çıkacaksın" dedi. "Ben daha yeni tutuklandım" dedim. "Dün çıktım mahkemeye" dedim. "Yine çıkacaksın" dedi. Dedim ben herhalde idam edecekler ya da şey, müebbet verecekler hemen hüküm giyiyorum. Yine ağlamaya başladım. "Dur" dedi, "mahkemeden niye ağlıyorsun?" Dedim ki "Ben bilmiyorum, bu ne SEGBİS ne?" İşte dedi böyle online ekrana bağlanıyorsunuz. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü Savcı Bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi.
SAVCI: Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını
"Ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben "dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. Dedi, dedim ki "Tamam" dedim, "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ" dedi, "avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet. "Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. Değil dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet. "Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun" dedi, "ya da" dedi "malını mülkünü de alacağım" dedi.
'BEN HİÇ KİMSEYE HAKKIMI HELAL ETMİYORUM'
Yani bir şey söyleyeceğim. Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Hani nasıl bunu söyle... Mesela annesi yok mu bu insanların? Hepimiz zıbın giymedik mi? Ben hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum. "
BÜTÜN SALONU
AĞLATAN O SAVUNMA
Fatoş Pınar Türker yaptığı savunma ile herkesi ağlattı. Polis baskını, savcılık ve cezaevi sürecinde yaşananlar çok çarpıcı:
Sabah 5.30- 6.00'da. Ben iki kızımla dediğim gibi yalnız yaşıyorum. Çok ilginç. İşte polisler eve geldi. Çocuklarım ağlıyor, işte diyorum ki, "Bir su vereyim". "Hayır". İşte küçük kızım okula gidecek, "Hayır, kimse kımıldamasın, delil karartmayın" diyor sürekli şey. Polis bey, komiser herhalde. O çok yani onun gözlerindeki bakışı hiç unutmayacağım. Bir tane kadın memur vardı en sonunda kızlarımla birlikte o da ağlıyordu. "Sakın kimse birbirine dokunmasın" filan dedi. Dedim "Siz dedim mali suçlar için gelmediniz mi? Biz ne delili karartacağız?" Şey dedi polis; "Biz cinayet masadan geliyoruz" dedi. Öyle olunca benim kızlarım avaz avaz ağlamaya başladılar. Ben dedim "Ne cinayeti" dedim. Hayır dedim; "Şu an operasyon oluyor, polis kalmadı, biz geldik" dedi.
Vatan'a girdik, emniyete. Hakikaten ben oradan çıkamayacağım diye düşündüm Artık kaçıncı gün ne şeyde, bir bilmiyorum. Bir kadın memur geldi, "Arama yapacağız" dedi. Eldiven taktı eline. Arkada böyle klasörler, çok küçük bir oda. "Üstünü çıkar" dedi, "Üstünü çıkardım". Ama üstünü çıkarmanın hani zaten çıplaksın, ne kontrol edeceksin ama kontrol yaptı, "Tamam" dedi. “Eşofmanını da indir” dedi. İndirdim. “Çamaşırını da”. “Nasıl yani” dedim? “İndireceksin” dedi...
Siz dediler 6 kişilik koğuşa koyacağız. Sonra müdür hanım dedi ki Adalet Bakanlığı'ndan dedi talimat sizi ayrı ayrı koyacağız dedi.
Öyle ilk geceyi geçirdik. Sonra ertesi gün mazgal açıldı, infaz koruma memuru, "Fatoş" dedi. "Efendim" dedim. "SEGBİS" dedi. Dedim ki "O ne?" "Mahkemeye çıkacaksın" dedi. "Ben daha yeni tutuklandım" dedim. "Dün çıktım mahkemeye" dedim. "Yine çıkacaksın" dedi. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü Savcı Bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi.
"ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben "dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ" dedi, "avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet. "Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. Değil dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet. "Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun" dedi, "ya da" dedi "malını mülkünü de alacağım" dedi.
Yani bir şey söyleyeceğim. Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Hani nasıl bunu söyle... Mesela annesi yok mu bu insanların? #İBBDavası
LÜTFEN OKUYUN
#İBBDavası'nda 47.gün
"Cinayet büro ev baskına gönderilmiş"
Medya AŞ Genel Müdürü #FatoşPınarTürker beyanda bulunuyor.
"Bir gün sonra sabah saat 05.30'da evime polis geldi.
Ben iki kızımla yalnız yaşıyorum.
Kapı çaldığında ekran üzerinden polisleri gördüm ve Allah'tan avukatımı arayabildim. Çünkü polisler içeri girdikten hemen sonra telefonumu aldılar.
"Hiçbir şeye dokunmayın" dediler.
Çocuklar ağlıyordu.
"Bir bardak su vereyim" dedim.
"Hayır."
"Küçük kızım okula gidecek."
"Hayır."
"Sakın kimse yerinden kıpırdamasın."
Sürekli delil karartmaktan söz ediliyordu.
Oradaki polislerden biri, sanırım bir komiserdi. Gözlerindeki ifadeyi hiç unutamayacağım.
Bir ara bana:
"Kaşe var mı?" diye sordu.
"Ne kaşesi?" dedim.
"Şirket kaşesi."
"Yok" dedim.
"Ben şirketin genel müdürüyüm, şirket kaşesini evimde ne yapayım?"
Buna rağmen evi aramaya devam ettiler.
Biz pijamalarımızla öylece bekliyorduk.
Çocuklar ağlıyor, kimse hareket edemiyordu.
Bir noktada polise:
"Siz mali suçlar için gelmediniz mi?" diye sordum.
Polis:
"Biz Cinayet Büro'dan geldik" dedi.
Bunu duyunca kızlarım daha da korktu.
"Ne cinayeti?" dedim.
"Şu anda operasyon yürütülüyor, biz görevlendirildik" dedi.
O an yaşadıklarımız gerçekten tarif edilmesi zor şeylerdi.
Bir bardak su bile veremediğim çocuklarımın yanında, ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Bugün geriye dönüp baktığımda yaşananların bir tiyatro mu yoksa bir kâbus mu olduğunu hâlâ tarif edemiyorum.
Sonrasında sağlık kontrolüne götürüldüm.
Orada bir polis memuru, başına bir şey gelmediğinden emin olmak için annemi aramama izin verdi.
Daha sonra tekrar aramama da izin verdi.
Kendisine bu insani davranışı nedeniyle teşekkür borçluyum.
Ben evden bu şekilde ayrıldım.
Küçük kızımı son kez okuluna bırakmış oldum.
Akşam geri döneceğimi düşünüyordum.
Sonra Vatan Emniyet'e götürüldük.
Açıkçası ilk başta oradan çıkamayacağımı düşündüm.
Fakat içeri girince asistanımı gördüm.
"Canan, sen neden buradasın?" dedim.
"Beni de aldılar" dedi.
Sonra diğer arkadaşlarımız gelmeye başladı.
Tanıdığım ve tanımadığım birçok insan getirildi.
Sonrasında artık orada yaşamaya başladık.
Nezarethane şartlarını anlatmak istemiyorum ama umarım hiçbiriniz hayatınız boyunca görmek zorunda kalmazsınız.
Bodrum katta olduğu için cam yoktu, pencere yoktu.
Gün mü gece mi anlamıyordunuz.
Bir gün kadın polis memuru geldi.
"Arama yapılacak" dedi.
Bizi sıraya dizdiler.
Sonra beni küçük bir odaya aldılar.
Odayı da, o polis memurunu da hayatım boyunca unutmayacağım.
Memur:
"Üstünü çıkar" dedi.
Çıkardım.
Sonra:
"Altını da çıkar" dedi.
Şaşırdım.
Ama çıkardım.
Ardından:
"İç çamaşırını da çıkar" dedi.
Ne olduğunu anlayamadım.
Ama söylediklerini yaptım.
Sonra:
"Çömel" dedi.
Daha sonra çeşitli hareketler yapmamı istedi.
O an ne yaşadığımızı gerçekten anlamıyorduk.
Kadın memurun eldiven takması bile bize normal bir sağlık kontrolü yapılacağı hissini vermişti.
O kadar yabancıydık bu sürece.
Sonrasında tutuklandık.
Akşam saatlerinde Silivri Cezaevi'ne getirildik.
Hayatında hiç cezaevine girmemiş bir insan olarak yaşadıklarım gerçekten bir film sahnesi gibiydi.
İnsan, suç işlemediği sürece bir gün cezaevine düşebileceğini hiç düşünmüyor.
Ama olabiliyormuş.
Her şey insana dair.
Cezaevine geldiğimizde bize:
"Merak etmeyin, siz beş kadınsınız. Sizi aynı koğuşa koyacağız." dediler.
Buna çok sevindik.
Ancak daha sonra müdür geldi ve:
"Adalet Bakanlığı'ndan talimat geldi. Hepiniz ayrı ayrı koğuşlarda kalacaksınız." dedi.
Bizi tek tek farklı koğuşlara götürdüler.
İlk gün birbirimizi sadece pencerelerden görebildik.
Ben koğuşa konulduğum anda pencereye koştum.
Çünkü diğer arkadaşlarımın da yan koğuşlara yerleştirildiğini anlamıştım.
Fatoş'un sesini duyuyordum.
Çok ağlıyordu.
Bir şey olacak diye korkuyordum.
Bütün gece pencerelerden birbirimize seslenerek geçti.
Birimiz ağlıyor, birimiz teselli etmeye çalışıyordu.
İlk gecemiz böyle geçti."
Denizli’de; tüm mahalle sakinleri tarafından sevilen, mahallenin tüm çocuklarının dostu bir köpek, Özel Odak Hastanesinde göre yapan Doktor Adem Çatak tarafından canice, çekiç darbeleriyle öldürüldü.
Özel Odak Hastanesi’ne @odak_hastanesi soruyoruz:
Cinayete ortak mı olacaksınız?
19 Mart'ta mesele İmamoğlu değildi, bugün de mesele CHP değil. Mesele Türkiye'yi karanlığa sürükleyenlerle omuz omuza ve ihanet içinde partisini işgal eden kayyum da değil.
Mesele ülkemizde onurlu, huzurlu bir yaşam ve gelecek hakkının adım adım gasp edilmesidir. Bu bir yaşam mücadelesidir, hepimizindir.
A milestone moment in Turkish political history: Police are breaking down the door of the main opposition party #CHP’s headquarters in an attempt to seize the building
🔴 #SONDAKİKA | Özgür Özel: “CHP Genel Merkezi'nden çıkmayacağız.
Bu parti bina içerisinde kurulmadı, savaş meydanında kuruldu.
Binadan atılırsak iktidar mücadelemize devam edeceğiz.
Şimdi o hukuksuz kararı aldıkları yetmezmiş gibi kapıya dayandılar. Kapılar kapandı direniş başladı. Şimdi polisle geldiler.
Bu binayı tahrip etmek, ele geçirmek istiyorlar, buradan çıkmayacağız. Ne kadar dayanabiliriz bilmiyorum”
Polis biber gazı ve plastik mermi ile müdahale ederek CHP Genel Merkezinin bahçe kapısını yıktı
Binaya da giren polisin sıktığı biber gazı nedeniyle dumandan vekiller etkilenmiş durumda
Polis bina içinde plastik mermi kullanıyor
@zkivancel
Türkiye Cumhuriyetinin kurucu partisi, eski genel başkanının talimatıyla polis tarafından biber gazıyla basılıyor; bugün 24 Mayıs 2026; bu günler geçer, bugün unutulmaz…