Demokrasimizin en dip anındayız. Benim gibi şu anda Halk TV ekranında bu anları izleyen Kemal Kılıçdaroğlu bu hale getirilen genel merkeze girip "Ben Genel Başkan'ım, ben CHP Genel Başkanı'yım" diyecek öyle mi? Vallahi bravo!.
Sahip olduğumuz çok şeyi kaybedebiliriz.
Yakınlarımız, dostlarımız, işimiz, mesleğimiz, malımız mülkümüz, özgürlüğümüz ve elbette canımız.
Bunların ortak paydası, kazanılması ve kaybedilmesi sadece bizim kararlarımıza bağlı sayılamayacak değerler olmaktır.
Ama bir başka değerimiz vardır ki,
bu yargının dışında kalır ve sadece bize bağlı olarak var veya yok olur.
Buna insan onuru derler.
Hiçbir gücün ve iktidarın bize veremeyeceği ve bizden alamayacağı bir değerdir o.
Tutunacağımız ve uğrunda direneceğimiz tek şey de odur.
“Karanlık tarafa” geçenler…
Karanlık tarafa Anakin Skywalker gibi görece genç yaşta geçip siyah bir zırh içinde uzun bir azap dönemi yaşayanlar olduğu gibi yaşamının son demlerinde bir maskeye bile ihtiyaç duymadan geçenlere de rastlanır.
Hangisi daha büyük trajedi ve azap? Bilinmez! “Yaşamı boyunca herkes kendi heykelini yontar” derler. Karanlık tarafa geçenler de öyle.
https://t.co/1uQaZixPiG
📍Süregelen tartışmalı yargısal müdahaleler ve ana muhalefet partisinin kapatılmasına yönelik yaratılan tozlu, dumanlı ortama karşı bir tavrınızın olması için mutlaka CHP’li olmanız gerekmiyor.
📍En vahim teşhis, hukuken ve siyaseten, halkın kendi geleceğini, özgürce tayin hakkının hiçe sayılmasıdır. O hak ki, tüm demokrasi ilkeleri ve tüm insan hakları alanının etkisi ve meşruiyetinin kaynağıdır.
📍Görmezden gelinemez, sineye çekilemez.
📍Hukuk bunu söyler, bu şuura sahip bir tavrın yolunu açar.
İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar.
Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.
‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın.
Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur.
Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız.
Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek.
Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini vererek iyileşir.
Bugünün dünyası, insanı fark ettirmeden yoruyor. Gürültü çok ama temas az. İlişkiler var ama derinlik yok. Pek çok insan, kendi hayatının seyircisi gibi yaşıyor. Hayat yanı başımızdan geçip gidiyor.
Her şey yerli yerinde görünür, ama hiçbir şey tam olarak hissedilmez. Adeta, yaşanmamış bir hayattan ölürüz.
Çare ise büyük devrimlerde değil, küçük uyanışlarda. İnsanın yeniden bir şeye yönelmesinde, bir heves, bir tutku, bir ülkü sahibi olmasında.
Bir işe dalıp zamanın akışını unutmasında.
Bir dostun gözlerinde kendini hatırlamasında.
Kendinden büyük bir anlamın çağrısına kulak vermesinde.
Çünkü insan, ancak bağ kurduğu ölçüde vardır.
Ve hayat, ancak içine karıştığımızda, onunla alış verişe girdiğimizde, varoluşun sevincini hissettiğimizde başlar.
Susmak neyin çözümü olabilir?
Bilmiyorum.
Ama konuşmanın ne tür sorunlar yaratacağını biliyorum.
Buna rağmen, bilmediğime değil… bildiğime sığınarak ve onun sonuçlarını göze alarak konuşmak istiyorum:
Çürüyoruz!
İyi niyetle yapılan öneriler yaşadıklarımız için çözüm üretemez. İki gündür yaşanan şiddet bir sistemdir, zamanla oluşur. Bu çocuklar bir anda şiddet üretmediler.
Onlar, içinde yaşadıkları sistemin ve zamanın birikimini taşıyorlar. Meselemiz güvenlikçi bir bakış açısı ile bu şiddeti yalnızca durdurmak değil. Şiddeti mümkün kılan çevreleri, bu şiddetin ekolojisini görmek zorundayız. Tüm gelişimsel çevre katmanlarını birlikte düşündüğümüzde, şu gerçek daha net görünüyor;
Mikrosistemde çocuklar, gençler duygularını taşıyamıyorlar. En yakın ilişkilerde, ailede, okulda, arkadaş çevresinde çocukların öfkesini, utancını, dışlanmışlık hissini tutabilecek, anlamlandırabilecek bir ilişki alanı kurulamıyor.
Mezosistemde; aile, okul ve psikososyal destek mekanizmaları birbirinden kopuk, Yapısal sorunlar devasa, yoksulluk eşitsizlik ve kutuplaşma dili.
Ekzososistemde dijital dünya filtrelenmiyor. Gençler, şiddeti estetize eden, öfkeyi besleyen ve görünürlük ile şiddet arasında bağ kuran içeriklere maruz kalıyorlar.
Makrosistemde değerler benimsenmiyor. Dindarlık, tek başına ahlaki bir gelişim zemini kurmaz. Bunu görmemenin bedelini daha çok ödeyeceğiz gibi görünüyor. Şiddetin dili normalleşirken, kutuplaşma artarken, çocuklara sunulan değerler sorgulanmıyor.
Kronosistemde ise, tüm bunlar zaman içinde birikiyor.
Ve bu birikim, bir noktada yıkıcı davranış olarak dışarı çıkıyor. Bu ekolojiyi dikkate almadan güvenlikçi yaklaşımlar durumu değiştirmez. Ayrıca ülkeyi senelerdir yönetme sorumluluğunu taşıyanların da bir nebze olsa düşünmeleri gerekiyor. Bütün bunlar neden mümkün oldu?..
Bu ülkede artık bir günde olan şeylerin ağırlığını taşıyacak omuz kalmadı. Kriz Yorgunluğu/Doygunluğu modelinin en trajik versiyonu: Vatandaş sabah Kılıçdaroğlu haberini, öğlen Hürmüz ablukasını, akşam Yavaş soruşturmasını gördü... Ülkede muhalefet kalacak mı, seçimler ne olacak diye endişelenirken aynı günlerde çocukların öldürüldüğü okul katliamları.
İran'ın İsrail'in demir kubbesini delmek için savunma sisteminin uğraşamayacağı kadar fazla roket gönderip, savunma sistemine takılmayanların şehrin içine düşmesi gibi...
Artık toplumdaki bireylerin de savunma sistemi tamamen doygunluğa ulaşmış ve aşmış durumda. Yeni hangi olay yaşanırsa yaşansın daha fazla tepki verecek yeri kalmamış durumda... Dolayısıyla olan her şey filtresiz şekilde geçiş hakkına sahip görünüyor.
Hangisine tepki verecek? Hangisine yas tutacak? Hangisini unutacağız?
Bizi toplum olarak bitirmesi kesin olan bu döngüyü kırmalıyız.
Bu akşam, Şengül Hablemitoğlu’nun Nilay Örnek’in podcastinde “yas” üzerine konuştuğu bölümü dinledim.
Ben de mesleki olarak yüreğimin yorgun hissettiği bir günde kendimi akşam yürüyüşüne atmıştım.
Herkesin ömründe en az bir kez adaletsizlik nedeniyle yas tuttuğuna dair söylediklerini dinlerken, kendi hayatımda ne kadar çok kez, adalet arayışının sonunda doğan o adaletsizliğe karşı müvekkille birlikte yas tuttuğumu düşündüm. Bugün kendimi yürüyüşte bulma nedenim de yine o duyguydu.
Mesleğimin en zor tarafı bu galiba…
Bir de üstüne anlattıkları “yurttaşlık hüznü” eklenince, kilometrelerce yürüseniz de atamayacağınız bir ağırlık bu.
@s_hablemitoglu@nilayornek
Hukuk bazen bir algı ve yönlendirme aracı olarak da kullanılabilir. Bazen bir tahliye kararı, adaletin tecellisi olarak okunur;sistemin “işlediği” izlenimini üretir.
Oysa karar hukuki değil stratejik de olabilir: Belirsizlik ve öngörülemezlik arttıkça, birey davranışını hukuka göre değil, muhtemel sonuçlara göre şekillendirsin istenir.
Bu noktada hukuk, koruyan bir zemin olmaktan çıkıp öngörülemeyen riskler karşısında bireyi uyum göstermeye zorlayan bir mekanizmaya dönüşebilir.
İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi, İBB davasında tutuklu bulunan Kadriye Kasapoğlu, Sırrı Küçük, Fatih Yağcı, Ali Üner, Evren Şirolu, Altan Ertürk, Ebubekir Akın, Hüseyin Yurttaş, Kadir Öztürk, Mustafa Bostancı, Mahir Gün, Başak Tatlı, Nazan Başelli, Davut Bildik, Sabri Caner Kırcı, Şehide Zehra Keleş Yüksel, Baran Gönül ve Esra Huri Bulduk hakkında tahliye kararı verdi
Bugün ülkedeki sınav sisteminin tamamen değiştiği ilan edildi.
Türkiye'nin şu an 5 yıl öncesinden bile ne kadar farklı bir durumda olduğunu bu haberin hiçbir etkisinin olmamasından ve hatta gündem bile olmamasından anlayabiliriz.
İran'ın İsrail'in demir kubbesini delmek için savunma sisteminin uğraşamayacağı kadar fazla roket gönderip, savunma sistemine takılmayanların şehrin içine düşmesi gibi...
Artık toplumdaki bireylerin de savunma sistemi tamamen doygunluğa ulaşmış ve aşmış durumda. Yeni hangi olay yaşanırsa yaşansın daha fazla tepki verecek yeri kalmamış durumda... Dolayısıyla olan her şey filtresiz şekilde geçiş hakkına sahip görünüyor.
Bunun bir adı var: Kriz Yorgunluğu/Doygunluğu
Savunma mekanizması, tek bir konu/hedef belirleyip ona odaklanmak ve bunun iletişimini yapıp kitleleri de bu hedefe kilitlemek. Bu becerilemezse durum çok vahim.
Rahmetli babam Mustafa Sabri Bey, Yargıtay Ceza Genel Kurulu Başkanlığı yapacağı günlerde büyük bir huzursuzlığa kapılır, akşam yemeğinden sonra masanın üstüne yığdığı klasörlere gömülür, başı ağrımasına rağmen uzun saatler boyunca çalışırdı. Bizler, kendinizi bu kadar yormayın baba dediğimizde ise kulağımıza küpe olan şu sözleri söylerdi: Bunlar dosya değil evladım, hepsi bir insan hatta bir aile. Hatalı bir karara sebep olurum diye ürperiyorum ve kul hakkı yememek için titizlikle inceliyorum. Allah korusun bir yanlış karar bir insanı ve bir aileyi mahveder, ben de bu vebali iki cihanda taşıyamam.” Yargı mensuplarına örnek olması dileğiyle.
İlber Ortaylı hocamız son bir defa bir önemli ders daha öğreterek bizlere veda ediyor:
Her şey ama her şey bir azınlığın keyfine ve menfaatlerine göre öylesine vahşice siyaset zeminine çekildi, toplum öylesine hunharca gerilip pozisyonel cephelere bölündü ki, insanımız herhangi bir mensubunun vefatına kol kola hep beraber üzülüp hep bir ağızdan "iyi bilirdik, helal olsun" deme kabiliyetini yitirdi.
Bu, ömrünün sonuna gelen kişiyle ilgili bir durum değil. Bu, toplumun içinde bulunduğu durumla ilgili.
"Bu konu İlber Ortaylı ile ilgili" demeye cüret edecek olanlar, bu yazının altına, halen hayatta olan ve vefat ettiğinde toplumca kenetlenip tartışmasız birbirimizin gözyaşını sileceğimiz tek bir kişinin adını soyadını yazsınlar. Şakaya vurmadan yahut hayalci davranmadan bunu kimse yapamayacaktır.
Kucaklaştırıcı biçimde kendi yasını tutturmanın en yakınına gelebilecek isimler de, herkesi siyasi girdaplarda gerip parçalama çılgınlığının öncesinde tüm Türkiye'nin sevgilisi olmayı başarmış ve son 15-20 yılda da çok üretken ve göz önünde olmamış kimi dev isimler olacaktır. Aklımda isimler var ama yaşarlarken ölümlerini konuşmak istemem. Ayrıca o tek tük isimlerin dahi bu ortamda göçüp gittiklerinde topluma bir hüzün mutabakatı yaşatabileceklerini zannetmiyorum. Ya muhalif kimlik edinip ses çıkarmadılar diye ya da güce eklemlenmeyi reddettiler diye, toplumun bir kesimi tarafından eleştirileceklerdir.
Asıl eleştirilmesi gerekenler, bir aileyi tek bir vefatta bile birbirlerine sarılarak hep birlikte kayıplarını yaşayamayacak hale koyanlar, sessizce bu durumu körükleyip seyretmeye devam edecekler. Toplumun daha büyük bir çoğunluğu "huzur hepimizin hakkı" diyebilirse; diyene dek.
Bir devrin hafızası daha aramızdan ayrıldı. İlber Ortaylı yalnızca bir tarihçi değil; bu toprakların hafızasını diri tutan, geçmişle bugün arasında köprü kuran bir münevverdi. Büyük bir kayıp… Ruhu şad olsun.
El odio ya no es una emoción. Es un producto que algunos fabrican y distribuyen para enriquecerse con él.
Mientras, la sociedad entera sufre. Tú también.
İddia makamındaki savcı ile yargı makamındaki hakimler, fiilen adeta bir heyet gibi hareket ederken,savunma makamındaki müdafi avukatın müvekkili ile irtibat kuramaması silahların eşitliği ilkesine de aykırıdır.
Avukata,savunduğu sanığa etkin hukuki yardımda bulunabilmesi için onunla rahatlıkla iletişim kurma imkanı sağlanmalı..
@ersozhuseyin itirazında haklı👇🏼
"Bugün burada metrelerce uzaktan müvekkilimize hukuki yardımda bulunmaya çalışıyoruz.Bir savunma evrakını dahi müvekkilimize veremediğimiz,onun yanına gidip kimsenin duyamayacağı şekilde savunma stratejisini konuşamadığımız bir ortamda adil yargılanma hakkının sağlandığını söylemek mümkün değildir."