Modern dünya bize bireyselliği öğretti ama yaşlılıkta yalnız kalmanın soğukluğunu anlatmadı. Bir evladın anne babasına sadakati, sadece bir hayırlı evlat meselesi değil bir toplumun merhamet sınavıdır. Allah her anne babaya, vaktinde ektiği sevgi tohumlarının meyvesini vefalı bir evlat olarak toplamayı nasip etsin.
Dört saattir kıpırdamadan duran bir köpek, dondurucu soğukta bedenini yuva yaptı bir yavruya. Biz ise birbirimize sığınak olamıyoruz çoğu zaman. Sıcacık odalarımızda, elimizin altında her şey varken, yanıbaşımızdakinin titrediğini görmüyoruz. Sevgi bazen sessiz bir karardır.
Saat gece 2’de bir güvenlik kamerası, tek bir adım atmaktansa donarak ölmeyi tercih eden küçük bir köpeği kaydetti.
Manitoba’da bir otoyolda saat 02:28’di. İnsanın iliklerine işleyen, karın yağmak yerine adeta yüzüne çarptığı türden bir gece yarısı. Güvenlik kameralarını izleyen bir kamu çalışanı dikkatini çeken bir şey fark etti: Dört saattir aynı yerden kıpırdamayan bir köpek.
Arabalar geçiyordu, farlar sisin içini yarıyordu, sürücüler hepimizin sahip olduğu o kör aceleyle kornaya basıyordu. Ama o hareket etmiyordu. Bu inat değildi. Bu bir görevdi.
Görevliler olay yerine geldiklerinde korkmuş ya da yaralanmış bir hayvan bulmayı bekliyorlardı. Buldukları şey ise etten ve kemikten bir sığınaktı. Kar yığınının altında, pes etmeyi reddeden bir bedenin sıcaklığıyla korunmuş minicik bir yavru vardı. Donmak üzere olan, yaşamaya tutunmaya çalışan küçücük bir nefes.
Yetişkin köpek havlamadı. Saldırmadı. Sadece tehlike ile o küçücük canlı arasına girdi. Gökyüzü parçalanıyormuş gibi üzerlerine çökerken, o bir yuva oldu.
Anlatılanlara göre, sağlık ekipleri yavruyu ambulansa aldığında büyük köpek hemen arkasından atlamadı. Kuyruğu aşağıda, bir işaret bekler gibi baktı. Küçüğün güvende ve sıcak bir yerde olduğunu gördüğünde ancak o zaman gardını indirip o da araca bindi.
Hayatta kaldılar. Çünkü bazen kurtulmak için gereken tek şey, gitmemeye karar veren birinin varlığıdır. Sevginin bir duygu değil, termometre sıfırın altını gösterdiğinde bile verilen bir karar olduğunu anlayan biri.
Sadakat her zaman gürültülü değildir. Bazen fırtınanın ortasında gösterilen cesur bir sessizliktir.
NOT: Bu metin eğlence ve düşünmeye teşvik amacıyla yapılmış anlatısal bir uyarlamadır. Orijinal bilgiler internet üzerindeki kamuya açık kayıtlardan alınmıştır.
Eskiden akademisyen bilgiyi üretirdi, şimdi üretileni kopyalıyor. Bir zamanlar üniversiteler fikir ocağıydı, şimdi kadro savaşının cephesi. Budanacak dal kalmadı, kök kurudu.
Teoman, "Niye uyuyamıyorsun?" sorusunu cevapladı:
"Bir şeyleri takıyorum hep, bir şeyler düşünüyorum. Oradan oraya zıplıyor düşüncelerim.
Kaygılarım var, çok akılcı da değiller. Birilerine anlattığım zaman bana saçmaladığımı söylüyorlar. Uyuyamıyorum." https://t.co/ARzxAiRJ8O
Arkadaşlar, yapay zeka gümbür gümbür geliyor. Dolayısıyla yapay zekanın kullandığı her şeyde kıtlık var; elektrik, veri merkezi, GPU, ram, ssd, yetişmiş insan...
Tek tek şaşırmanıza gerek yok, hepsine bir kertede şaşırın geçin diye söylüyorum bak.
Yok, vallahi de yok, billahi de yok.
Eğer işinize tutkuyla bağlıysanız, insanlar size ücretsiz fazla mesai veya angarya iş yüklemeyi daha "meşru" görür.
Çünkü "işin kendisi ona ödül, zaten gönüllü yapardı" diye düşünürler.
Şimdi normal bir vatandaşın buradan alacağı mesaj şu; eğer biri senin mekanını pompalı tüfekle basıp, linç seviyesine varacak şekilde kürek, sopa ile döverse, tehdit ederse ve sen ölmediysen o kişi serbest kalıyor.
Konya’da Ferhat ve Sami Karaman kardeşler, parkta kavga eden çocukları ayırmak isterken tartışma çıktı.
Çocuklardan biri durumu babasına söyleyince, baba yanına bazı kişiler ve çocukları alarak kardeşlerin iş yerine gitti.
İş yerine gelen grup, kardeşlere bıçak, sopa ve kürekle saldırdı.
Ç.B. isimli bir kişi pompalı tüfekle havaya ateş açarak iki kardeşi tehdit etti.
Polis, 5’i çocuk 8 kişiyi gözaltına aldı.
Şüpheliler serbest bırakıldı.
Sn. Zafer Bey,
Akademisyenler, lisans eğitimi sonrası, Yüksek Lisans, Doktora ve Post-doktora süreçlerini tamamlayıp, en az 8-9 yıllık bir uzmanlık eğitimi ve araştırma deneyiminden sonra hoca olabiliyor. Ders, proje ve idari görevler ile gece-gündüz çalışıyorlar. Kariyer memurlarına verilen bu zamma karşı değiliz, ancak akademisyenler aynı şartlarda ve neredeyse benzer maaşlarda (kıdemli Doçent'lerin aldığı maaş 1. derece kariyer memurlarının aldığı maaş ile benzer) çalışmalarına ve yıllardır zam beklentileri olmasına rağmen böyle bir artışa neden dahil edilmediklerini anlamakta zorluk çekiyoruz.
Kaldı ki, laboratuvarlarda çalıştırdığımız kadrosu olmayan gençlerimizin durumu çok daha kötü. Bu genç araştırmacılar projelerden (TÜBİTAK vb) bursiyer olarak; Yüksek Lisans (YL): 19.000 TL, Doktora: 27.500 TL, doktoralı araştırmacı (Postdoc): 36.500 TL ve YÖK Ek-34 kapsamındaki sözleşmeli doktoralı araştırmacılar ise ~52.000 TL, BAP projelerinden ise (YÖK limitine göre) YL: 8.500 TL ve Doktora: 13.500 TL alarak geçim mücadelesi verip bilimsel çıktı üretmeye ve kendi alanlarında uzmanlaşmaya çalışıyorlar. Bizler yani hocalar akademide devam edecek yetenekli öğrenci bulmakta ve gençleri Türkiye’de kalıp üretmeye ikna etmekte ciddi zorlanıyoruz.
Bu konuda hem YL ve doktora öğrencilerimiz, hem doktora sonrası araştırmacılarımız, hem de tüm akademisyenlerimiz için gerekli düzenlemelerin yapılmasını talep ediyoruz.
🔥 Eskiden akademik kadro dosyası makalelerin, projelerin, derslerin ve yetiştirdiğin öğrencilerin ağırlığıyla dolardı. Şimdi yerini ‘yönetim radarına girme ritüelleri’ aldı.
Her etkinlikte fotoğraf karesine sızmaya çalışanlar, adını bir yere iliştirince akademik seviye kazandığını sananlar,
tribünlere oynamayı ‘başarı’ diye pazarlayanlar.
Akademi, bilim üreten bir kurum olmaktan çıkıp ‘yöneticinin etrafında tur atan uydu topluluğuna’ dönüştü.
Bilimsel çıktı yerini fotoğraf çıktılarına,
nitelik yerini yakınlık performansına,
akademik emek yerini duruş pozisyonlarına bıraktı.
Bu çürüme artık öyle görünür ki,
dosya bile açmadan kişinin akademisyen mi yoksa kurumsal aksesuar mı olduğu anlaşılır hale geldi.
Durum tam da bu. Ne Akademi kaldı ne de bilim.
Yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada oligarşik bir bilim(!) onay mekanizmasına takılıp kaldık. Elsevier ve Clarivate şirketleri tarafından kapitalistleştirilip milyarlarca dolarlık bir endüstriye döndürülen Akademi sektörü her gün bilim dışı yeni bir iş ve meşguliyetle sınanıyor. Şimdilerde de kalite ve akreditasyon uğruna sabahtan akşama kadar rapor yazıp, “ölçüt, girdi-çıktı, PUKÖ döngüsü vs.” diyerek binlerce sayfa şablon hazırlayan, yayın fetişizmini proje fetişizmine dönüştüren bir rakamsal bir çöplüğe dönüşmüş durumdayız. Yaratıcılık yok, bilim yok, düşünce yok, sürüden kaçış yok, şablon dışına çıkış yok.
Milyarlık bütçeli kardinaller heyeti tarafından onaylanmak zorunda olan akademik kölelerden başka bir şey değiliz. Köleliğine aşık olan kölelerimiz ise sistemce en makbul olanımız . Helvası çoktan kavrulmuş bir dünya Akademi. Bilimsel çaba, özgür düşünce, yaratıcı üretim falan yok; esaretin kutsandığı ve onore edildiği bir kilise topluluğu var maalesef. Tüm dünyada bu sistemin finansörleri de belli. Onların istemediği şekilde düşünenleri ABD’de dahi yerle yeksan ediyorlar. Geçmiş olsun hepimize. Durum bu!
Akademi hakikatin peşinde midir? https://t.co/b88utpYYzU @serbestiyetweb aracılığıyla
Bazı lider görünümlü insanlar, toplum davası adı altında sizi de kendi davasına ortak yapar. Sonra gün gelir bakarsınız ki mesele toplum davası değil, kendi çıkarlarıymış. Bunu sizi basamak kullanıp yükseldiği zaman anlarsınız. Bunu önceden anlamakta pek mümkün değildir zaten.
Sürünün en çok nefret ettiği şey, farklı düşünen bir insandır. Sürü aslında onun görüşünden nefret etmez, ancak bu kişinin kendi başına farklı düşünme cesaretine sahip olmasını sevmez. Bu, sürünün tam olarak anlayamadığı bir şeydir.
Arthur Schopenhauer